Küreselleşme denince akla genellikle modern çağın parlak icatları gelir: Buharlı makineler, telgraf hatları, internet ağları ve küresel ticaret anlaşmaları. Bu anlatıda küreselleşme, teknolojik ilerlemenin kaçınılmaz bir meyvesi gibi sunulur; sanki insan iradesinden bağımsız, kendi başına evrilen bir süreç. Oysa tarih, bu hikâyenin eksik bir parçasını fısıldar: Küreselleşme, her şeyden önce siyasi bir tercihtir. Ve bu tercihin en erken, en radikal örneklerinden biri, XIII. yüzyılda Cengiz Han'ın ellerinde şekillenmiştir. Moğol İmparatorluğu, sadece kılıçla çizilmiş bir harita değil; Avrasya'yı tek bir sistemde eriten, bugünün küresel düzeninin prototipi bir vizyonun ürünüdür – bozkırın rüzgârı gibi hızlı, fırtına gibi dönüştürücü.
Cengiz Han'ın Avrasya bozkırlarında kurduğu küresel imparatorluk, Çin'den Karadeniz'e, Hindistan'dan Sibirya'ya uzanan devasa bir coğrafyayı kapsıyordu. Bu genişlik, tesadüfi askerî başarıların sonucu değil; bilinçli bir entegrasyon stratejisinin meyvesiydi. Ticaret yollarını güvence altına almak, hukuku standartlaştırmak ve kültürel akışı teşvik etmek, bu yapının temel taşlarıydı. Modern küreselleşmenin anahtar unsurları –serbest ticaret, güvenli lojistik ağlar, sınır ötesi hareketlilik– burada, bozkırın sert rüzgarlarında doğmuştu; tıpkı bir nehrin kollarının okyanusa akması gibi, kıtaları birbirine bağlayan bir akıntı gibi. Analitik açıdan bakıldığında, bu sistem, günümüzün küresel ekonomisini andıran bir proto-modeldi: Farklı bölgeleri ekonomik bağımlılıkla birbirine zincirleyen, siyasi iradeyle desteklenmiş bir bütünleşme.
Cengiz Han, iktidarının başından itibaren ticareti salt ekonomik bir faaliyet olarak görmedi; onu siyasi bir silaha dönüştürdü – bir kılıç kadar keskin, bir ok kadar hızlı. Tüccarların korunması, kervanların güvenliği ve ticari teşvikler, devlet politikasının merkezine oturdu. Seyhun kıyısındaki Otrar'da bir Moğol ticaret kervanının katledilmesi, duygusal bir intikam olarak yorumlanır sıklıkla. Ancak bu olay, Moğol düzeninde ticaretin dokunulmaz bir ilke olduğunu gösterir: Ekonomik akışın kesilmesi, imparatorluğun varlığına tehdit olarak algılanıyordu. Sonuç? Büyük İpek Yolu, parçalanmış bir ağdan küresel bir otoyola dönüştü – kıtaların damar sistemi gibi, Çin mallarını Türkistan üzerinden Karadeniz'e, oradan Avrupa'ya pompalayan bir kalp atışı gibi. Bu dönüşüm, küreselleşmenin ekonomik temellerini önceden haber veriyordu: Ticaretin siyasi güçle korunması, bugünün serbest ticaret anlaşmalarının atasıydı.
Bu akışın omurgası, "yam" adı verilen posta ve menzil sistemiydi. Belirli aralıklarla kurulan istasyonlar, yedek atlar ve görevlilerle donatılmıştı; haberleşme ve seyahat, olağanüstü hızlanıyordu. Günümüzün lojistik devleri neyse, XIII. yüzyılda yam da oydu: Küresel bağlantının sessiz kahramanı, bir örümcek ağı gibi kıtaları saran bir ağ. "Gerege" (paiza) adlı serbest geçiş belgeleri ise hukuki bir yenilikti. Elçiler, tüccarlar ve yetkililer, yerel engellere takılmadan dolaşıyordu – tıpkı bugünün pasaportlarının, sınırları eriten bir anahtar gibi. Bu uygulamalar da küreselleşmenin hukukî altyapısını erken dönemde kurmuştu; standartlaşmış kurallar olmadan küresel akışın sürdürülebilir olmadığı gerçeğini kanıtlıyordu.
Küreselleşme yalnızca malların değil, fikirlerin ve inançların da dolaşımıdır. Moğol İmparatorluğu'nda din politikası, bu açıdan çarpıcıdır. Budistler, Müslümanlar, Hristiyanlar ve Şamanistler, aynı çatı altında özgürce var olabiliyordu – bir mozaik gibi, farklı renklerin armonisi. Karakurum'da dinler arası münazaralar düzenlenmesi, Orta Çağ Avrupa'sındaki hoşgörüsüzlüğe kıyasla devrim niteliğindeydi; adeta bir fikir borsası gibi, inançların serbestçe alınıp satıldığı bir pazar. Cengiz Han'ın bu politikası, kültürel çeşitliliği siyasi bir avantaja çeviriyordu; günümüzün çokkültürlülüğünün öncüsüydü.
Cengiz Han için önemli olan inanç değil, liyakat ve sadakatti. Etnik kökenler ve dinler, pragmatik bir yönetimle aşılıyordu – tıpkı bir orkestra şefinin farklı enstrümanları uyum içinde çalması gibi. Çok uluslu ve çok kültürlü bir imparatorluğun ayakta kalabilmesi, bu yaklaşım sayesinde mümkün olmuştur. Bugün küresel şirketlerin "yetenek odaklı" sistemi, aslında bozkırda erken bir dönemde uygulanmıştı – yetenekleri mıknatıs gibi çeken bir çekim alanı gibi. Bu liyakat merkezli yaklaşım, küreselleşmenin insan kaynakları boyutunu aydınlatır: Farklılıkları eritmek yerine, onları sisteme entegre etmek.
Elbette bu tabloyu romantize etmek hata olur. Moğol askerî harekâtları yıkım, zorunlu göç ve insan kayıpları da doğurdu – bir fırtına gibi, güzelliği kadar yıkıcılığı da olan. Modern küreselleşme de eşitsizlikler ve sömürüyle ilerlemedi mi? Moğol deneyimi, küreselleşmenin hem yaratıcı hem çelişkili doğasını aydınlatıyor: Güvenlik, ticaret ve otorite dengesi kurulduğunda doğar, ama bedelleri ağır olabilir. İşte bu çelişkiler küreselleşmenin diyalektiğini gösterir: Entegrasyon, her zaman güç asimetrileriyle birlikte yürür.
Bugün küreselleşme, sıklıkla ya bir kurtuluş reçetesi ya da küresel sorunların temel kaynağı olarak tartışılmaktadır. Tarihsel perspektiften bakıldığında ise bu süreç, öncelikle siyasî iradenin ve stratejik kararların bir sonucudur. Cengiz Han'ın Moğol İmparatorluğu'ndaki yaklaşımı, bunun erken bir örneğini sunar; burada ticaret, hukuk ve entegrasyon politikaları, modern küresel sistemlerin temel dinamiklerini önceden yansıtmaktadır. Sorun, Cengiz Han'ı olumlu ya da olumsuz değerlendirmekten ziyade, küresel düzenlerin tarihsel köklerini objektif biçimde kabul etmektir. Çünkü küreselleşme, geleneksel olarak Batı merkezli anlatılarda liman kentleri ve deniz ticaretine bağlansa da asıl kökenleri İç Asya'nın uçsuz bucaksız bozkırlarındaki siyasî ve ekonomik birleşmelere dayanır ve bu miras, günümüz küresel yapılarını hâlâ etkilemektedir.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish