Bir devlet başkanının performansını değerlendirmek için bir yıl yeterli değildir. Ancak, ABD Başkanı Donald Trump'ın ikinci döneminin ilk yılı, bu sürede gerçekleştirdikleri nedeniyle değil, açıklanan politikalar ile sonuçlar arasındaki tutarsızlık nedeniyle istisnai görünüyor. “Önce ABD ve Güçlü ABD” sloganı ile dünya meselelerine daha geniş çaplı Amerikan müdahalesi, siyasi ilişkilerin yerine ekonomik ilişkileri yerleştirmek, bunun sonucunda her ikisinin de zarar görmesi, savaşları sona erdirme vaadi ile çatışmaların çözümsüz bir şekilde yönetilmesi arasında, gerçekleştirilenlerin vaat edilenlerle örtüşmediği açıkça ortaya çıkıyor.
Öncelikle Amerikan iç siyasetine bakalım; burada Trump'ın devlet yapısıyla çatışması sadece yönetim, yargı ve eğitim, göç politikaları ve iç güvenlik gibi hassas konularla sınırlı kalmadı; medya, üniversiteler, araştırma ve kültür kurumlarına da uzanarak anayasal tartışmalara, siyasi gerilimlere ve keskin sosyal bölünmelere yol açan dönüşümlere neden oldu.
İroni şu ki, “devleti geri kazanma” söylemi, kurumlarına olan güvenin zayıflamasına ve Amerikan iç siyasetinin bir çatışma alanına dönüşmesine yol açtı.
Dış politikada ise Trump izolasyonculuk ve taahhütleri azaltma sloganını benimsedi, ancak geri çekilme yerine Amerikan müdahalesi Ortadoğu'dan Latin Amerika'ya kadar genişledi. Dahası bu müdahaleler, kapsamlı bir stratejinin parçası olarak değil, net siyasi vizyondan yoksun, sert güç araçlarıyla yönetilen seçici adımlar şeklinde gerçekleşti. “Önce ABD” ilkesi, dış müdahaleyi azaltma sözünden, Washington'a doğrudan getirdikleri kazanımlarla ölçülen ittifaklar ve taahhütlere dayalı, siyasi ufuktan yoksun, istikrarsız bir müdahaleci modele dönüştü.
Uluslararası ilişkileri yönetme aracı olarak siyasi uzlaşılar yerine gümrük tarifeleri ile yaptırımlara güvenilmesi hem rakipleri hem de müttefikleri zayıflattı, Batı sisteminin kendi içinde güveni aşındırdı, transatlantik ilişkileri gerdi ve NATO'nun konumunu ve rolünü sarstı.
Küresel ticaret sistemi belirsizlik evresine girdi ve ekonomiyi siyasetin yerine koymanın ne siyaseti ne de ekonomiyi koruyamadığını kanıtladı, kolektif güvenliği bir “fatura” haline getirmesinden bahsetmiyoruz bile.
Barış konusunda Trump sekiz savaşı sona erdiğini duyurdu, ancak gerçek barış anlaşmalarının yokluğunda bu iddiayı destekleyen hiçbir şey yok. Dahası barış olarak tanımlananlar, yeni isimler altında çatışmaların dönüştürülmesinden başka bir şey değil. Bunun en açık örneği Ukrayna; burada savaşın hızlı bir şekilde bitirilmesi vaadi, kanlı ve ucu açık bir çatışmayı izlemeye dönüştü.
Bu model, birbirine bağlı Gazze, İran ve bölgedeki vekilleri dosyaları aracılığıyla bölgemize de uzanıyor. Eylül 2025'te Trump “Gazze için barış planını” açıkladı ve bugün ateşkes kırılgan olmayı sürdürürken ikinci aşamasından bahsediliyor. Trump'ın başkanlığındaki “Barış Konseyi”nin kapsamlı bir çözümün temel taşı olarak önerilmesi, net bir siyasi boşluğu açığa çıkardı. Zira biz kapsamlı bir vizyon, yasal bir çerçeve ve uygulama veya hesap sorma mekanizmaları bekliyoruz ama bu boşluk, konseyin işgalin ve Gazze'nin günlük olarak bombalanmasının devamı için siyasi bir kılıf haline geleceği endişesini doğuruyor.
Gazze dosyasındaki yerinde sayma, kapsamlı bir çözüm ve Filistinlilerin hakları konusundaki belirsizlik, Washington'un İran'a yaklaşımına doğrudan yansıyor. Bu sorun çözülmediği sürece, Tahran'ın elinde merkezi bir koz olmayı sürdürecek ve İran krizine yönelik herhangi bir Amerikan yaklaşımını doğası gereği eksik kılacaktır.
1979'dan beri var olan İran ile gergin ilişki, şimdi nükleer program, balistik füzeler ve bölgedeki vekil güçlerin rolü etrafında dönüyor ve buna bir de iç protestoları bastırma dosyası eklendi. Eşi benzeri görülmemiş Amerikan askeri yığınağına rağmen, doğrudan bir saldırı düzenleme konusunda, tansiyonun yükselmesini önleme yönündeki bölgesel çağrılarla desteklenen bir ağırdan alma haline tanık oluyoruz. Bu ağırdan alma akıllıca bir politika olarak yorumlanabilir, ancak nihai amaç hakkında soru işaretleri doğuruyor: Trump yönetiminin amacı bir rejim değişikliği mi yoksa sadece kendi çıkarlarını koruyacak şekilde rejimin davranışlarını değiştirmek mi? Doğası nasıl olursa olsun, mevcut rejimin kalması seçeneği, açık kaostan daha mı az maliyetli?
Müzakere ve savaş arasındaki bu gri alanda ve müzakerelerin protestocuların bastırılması veya İran'ın bölgedeki istikrarsızlaştırıcı rolü ele alınmadan sadece nükleer meseleyle sınırlı kalabileceğine dair işaretler arasında, İran'ın Lübnan, Irak ve Yemen'deki vekillerinin hareketliliği artıyor. Trump'ın tehditleri, ne yapacağına dair hiçbir işaret vermeden İran muhalefetinin beklentilerini yükseltti. Somut sonuçların yokluğuna rağmen, tehdidin kendisi bir “başarı” olarak değerlendirebilir.
Trump'ın ilk yıl deneyimi, daha ziyade politikalar ve sonuçlar arasındaki uyuşmazlığı teyit ediyor; ABD'nin askeri gücünü korudu, ancak diplomatik ve ahlaki olarak onu zayıflattı. Uluslararası düzendeki en güçlü oyuncu olmaya devam ediyor, ancak artık lideri değil; aksine, en istikrarsız ve endişe verici oyuncusu. İttifakları ve eski düzeni derinden sarstı ve Rusya ile ilişkileri pragmatik bir şekilde ele aldı. Çin'i yenemedi, ancak kusursuz küreselleşme yanılsamasını paramparça etti. Mutlak kazananların olmadığı, aksine daha az kaybedenlerin olduğu yeni bir ekonomik ve egemenlik çatışması çağını başlattı.
*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
Şarku'l Avsat
© The Independentturkish