Batı Afrika’nın üzerinde dolaşan gölgeler değişiyor. Artık o gölgeler helikopterlerin, savaş uçaklarının gölgesiyle sınırlı kalmıyor. Ucuz, sessiz ve çoğu zaman fark edilmeden gelen küçük drone’lar da bu gökyüzünün yeni sahipleri.
9 Şubat tarihinde yayınlanan bir rapora göre 6 Ocak’ta Nijer’in batısındaki Tillabéri hattında kalabalık bir pazar yerini vuran drone saldırısında en az 17 sivil hayatını kaybetti.
O pazar yeri, Sahel’de şiddetin hangi eşiğe taşındığını gösteren soğuk bir işaret fişeği gibiydi: gökyüzü ucuzladı, menzil büyüdü, hata payı siyasetin tam merkezine yerleşti.
Batı Afrika’nın üzerinde dolaşan gölgeler bu yüzden değişiyor. Helikopterlerin, savaş uçaklarının gölgesine yeni bir katman ekleniyor. Sessiz, erişilebilir, çoğu zaman fark edilmeden yaklaşan küçük drone’lar, çatışmanın dilini de hızını da yeniden kuruyor.
Son yıllarda Mali, Burkina Faso ve Nijer’de hem devletlerin hem de cihatçı yapıların drone kullanımına ilişkin kayıtlı saldırı sayısı hızla artıyor.
Bir yanda IŞİD ve El Kaide bağlantılı örgütler “mikro hava gücü” üretirken, öte yanda devletler uzaktan vuruş kapasitesini büyütmeye çalışıyor. Aynı teknoloji, sahada güç dengesini oynatırken meşruiyet tartışmasını büyüten bir turnusole dönüşüyor.
Bir dönem devletlerin tekelinde görülen hava gücü, bugün IŞİD ve El Kaide bağlantılı örgütlerin gündelik taktik araçlarından biri haline gelmiş durumda.
Mali çöllerinde, Burkina Faso’nun orman kuşaklarında, Nijerya’nın üslerinin çevresinde benzer bir hikâye izleniyor. Gökyüzünden gelen ses, sahadaki dengeleri hızla değiştiriyor.
Bu değişim savaşın teknik detayına indirgenemeyecek kadar geniş bir kırılma üretiyor. Drone’ların yaygınlaşması, devlet ile silahlı örgüt arasındaki güç farkını kısmen kapatıyor, çatışmanın psikolojisini ve siyasetini dönüştürüyor.
Soruyu bu yüzden daha net sormak gerekiyor: Batı Afrika’da drone’lar örgütleri mi büyütüyor, yoksa devletleri daha zayıf ve kırılgan bir noktaya mı itiyor?
Drone’lar örgütleri nasıl “hava gücüne” dönüştürdü?
Son yıllarda Batı Afrika’daki IŞİD ve El Kaide bağlantılı yapılar, sivil kullanıcıya açık dört pervaneli drone’larla adım adım bir “mikro hava kuvveti” inşa etti. Bu dönüşümün merkezinde iki basit gerçek var: düşük maliyet ve düşük risk.
Eskiden bir askeri üsse saldırmak uzun hazırlık, yüksek risk ve ciddi insan kaynağı gerektiriyordu. Bugün aynı üs hem keşif hem taarruz amaçlı drone’larla uzaktan yoklanabiliyor.
Gökyüzünden alınan görüntüler, konvoyların hareketini, nöbet değişimlerini, savunma hatlarının zayıf noktalarını militanların eline hazır bir paket gibi bırakıyor.
Bu sayede klasik pusu, EYP ve baskın taktikleri de değişiyor. Örgütler önce drone’larla sahayı tarıyor, ardından karadan gelen hücreleri devreye sokuyor.
Bazı vakalarda ise tersine bir kurgu öne çıkıyor: Kara saldırısı başladığında, üs içindeki kritik noktaları vuran tek kullanımlık FPV drone’lar devreye giriyor ve savunmayı çökertecek son darbeyi indiriyor.
Bu tablo sahadaki güç dengesini ters yüz ediyor. Drone’lar örgütlere, normalde erişemeyecekleri bir menzili ve hassasiyeti kazandırıyor. Üstelik bunu, tek bir intihar bombacısının maliyetinin altına inebilen bedellerle sağlıyor.
Bir diğer kritik boyut psikoloji. Cephedeki asker için, üzerinde sürekli dolaşan küçük bir gözün varlığı, klasik çatışmalarda kolay kolay oluşmayan bir tedirginlik üretiyor. Nereden ve ne zaman vurulacağını bilememe hali, sahadaki moral dengelerini sessizce eritiyor.
Bu psikolojik baskı cephe hattıyla sınırlı kalmıyor, kırsalda yaşayan sivili de içine alıyor. Tarlasında çalışan çiftçi, pazar yerine giden kadın, sınır hattındaki köyde yaşayan genç, gökyüzünde beliren her küçük lekeyi potansiyel bir tehdit olarak okumaya başlıyor.
Bu noktadan itibaren drone, bir silah olmanın ötesine geçiyor. Gündelik hayatın ritmini bozan, güven duygusunu parça parça aşındıran bir sembole dönüşüyor.
Devletlerin drone bağımlılığı ve kırılgan meşruiyet
Hikâyenin diğer yüzünde devletler var. Nijer’den Mali’ye, Burkina Faso’dan bölgenin diğer ülkelerine kadar pek çok başkent son yıllarda silahlı drone’lara ciddi yatırım yaptı.
Amaç net: Zor arazide hareket eden, yerel istihbarat ağlarını çökertebilen örgütlere karşı uzaktan ve düşük riskle vurucu güç üretmek.
Kâğıt üzerinde bu tercih anlaşılır. Güvenlik bürokrasisi ve siyaset, kendi askerinin can kaybını azaltan “cerrahî vuruş” vaadi taşıyan bu teknolojiye yöneliyor. Fakat sahada ortaya çıkan sonuç, teorideki kadar pürüzsüz ilerlemiyor.
Son dönemde sivillerin hayatına mal olan drone saldırıları, bu çelişkinin en çarpıcı örneği. Kalabalık pazar yerlerine, köylere, sınır hattındaki küçük yerleşimlere isabet eden mühimmatlar, ülkelerin başkentlerinde görülmeyen ölçekte bir kırılma yaratıyor.
Devletin “gökyüzünden gelen tehdit” gibi algılanmaya başlaması, cihatçı propagandanın aradığı zemini büyütüyor.
Hesap basit işliyor. Sivillerin öldüğü her operasyon, “devlet bizi korumuyor, aksine hedef alıyor” cümlesini güçlendiriyor. Bu da kimi bölgelerde, örgütlerin sunduğu alternatif düzen vaadini daha cazip hale getiriyor.
Bir süre sonra ortaya bir paradoks çıkıyor. Devlet, örgütlere karşı drone’lara yaslandıkça, bazı bölgelerde kendi meşruiyetini drone’ların gölgesine bırakıyor. Güvenlik kapasitesini artırmak için kullanılan araç, toplumsal desteği aşındıran bir faktöre dönüşüyor.
Üstelik bu paradoks güvenlik başlığıyla sınırlı kalmıyor. Drone’larla yürütülen operasyonlar, yerel yönetişim krizleriyle birleştiğinde, merkez ile çevre arasındaki tarihsel kırılmaları yeniden görünür kılıyor.
Kendisini yıllardır ihmal edilmiş hisseden topluluklar, drone saldırılarını bu ihmalin yeni ve daha sert bir yüzü olarak yorumluyor.
Sıradan bir teknoloji değil, yeni bir isyan dalgasının habercisi
Drone meselesini “yeni bir silah” tartışmasına sıkıştırmak yanıltıcı olur. Batı Afrika’daki örnekler, daha derin bir kırılmanın işaretlerini veriyor.
Birincisi, drone’lar çatışma alanını yataylaştırıyor. Devlet ile silahlı örgüt arasındaki asimetrik güç farkı kısmen kapanıyor. Topçuya, klasik hava kuvvetine, gelişmiş radar sistemlerine sahip olmayan aktörler, ucuz drone’larla bu açığı belli ölçüde telafi edebiliyor.
İkincisi, bu teknoloji sınır tanımıyor. Bugün Mali kırsalında denenen taktik, yarın Nijer çölüne, ertesi gün kıyı ülkelerine taşınabiliyor. Göç veren, sahil şeridinde kırılgan dengelere sahip ülkelerin bu dalgadan etkilenmemesi zor görünüyor.
Üçüncüsü, küresel savaş sahalarının birbirini taklit etme hızı arttı. Ukrayna’da, Ortadoğu’da, Kafkasya’da görülen drone kullanım biçimleri kısa sürede Sahel coğrafyasına uyarlanıyor.
Yerel örgütler, ideolojik metinlerle yetinmiyor. Cephe görüntülerine, Telegram kanallarındaki savaş deneyimlerine bakarak taktik geliştiriyor.
Bu nedenle drone’lar yeni bir isyanın aracı olmanın ötesinde, bu isyanın hangi dil ve tempoyla ilerleyeceğini de haber veriyor. Düşük maliyetli teknoloji, derin siyasi kırılganlıkla birleştiğinde, uzun süreli ve yayılma potansiyeli yüksek bir şiddet dalgası üretme riski taşıyor.
Bu yeni dalga, klasik “terörle mücadele” söyleminin sınırlarını zorluyor. Yalın biçimde askeri kapasiteyi artırmak ya da güvenlik bütçesini büyütmek, tabloyu tersine çevirmeye yetmiyor.
Devletlerin sahada kaybettikleri güveni yeniden inşa edecek siyasi, ekonomik ve toplumsal adımları üretmeden drone’lara yaslanması, yangını kontrol etmek yerine rüzgârı büyüten bir sonuç doğuruyor.
Ne yapılmazsa olmaz?
Böyle bir tabloda “ne yapılmalı?” sorusu kadar “ne yapılmazsa bu kriz derinleşir?” sorusu da öne çıkıyor.
Eğer ticari drone piyasası bölgesel düzeyde ortak kurallarla düzenlenmezse, örgütlerin tedarik kanallarını kısmak neredeyse imkânsız hale gelecek. Tek tek ülkelerin sıkı lisans uygulamaları yeterli olmayacak. Sınırların ötesine geçen bir denetim, takip ve izleme mekanizması şart.
Eğer devletler kendi drone operasyonlarında şeffaflık ve hesap verebilirlik üretmezse, her sivil kayıp sahada yeni bir öfke halkası açacak.
Çatışmanın sıcak anında bu detayı geri plana itmek kolay. Uzun vadede kaybedilen şey bir askeri üs olmuyor, devletin moral üstünlüğü aşınıyor.
Eğer karşı-drone kapasitesi ihmal edilirse, “ucuz göz” kısa sürede “ucuz vuruş” düzenine dönüşecek.
Üs çevresinde düşük irtifa tespiti, elektronik karıştırma, katmanlı çevre güvenliği, kritik noktaların sertleştirilmesi gibi tedbirler, sahadaki dengeyi yeniden kurmanın temel şartları arasında yer alıyor.
Ve eğer bölgesel aktörler drone meselesini teknik bir güvenlik dosyası gibi okumaya devam ederse, asıl kırılma noktası gözden kaçacak. Karşımızdaki, gökyüzündeki birkaç cihazın hikâyesi değil. Devlet ile toplum arasındaki güven bağının, yeni bir teknoloji üzerinden yeniden sınandığı bir dönem.
Batı Afrika’nın göğünde dolaşan o küçük gölgeler, bugünün çatışmasını şekillendirirken yarının siyasi haritasını da hazırlıyor.
Bu yüzden artık şu gerçeği kabul etmek gerekiyor: Drone’lar bu coğrafyada örgütleri kuvvetlendiriyor, devletleri de aynı anda sınayan, meşruiyetlerini test eden bir turnusol kâğıdına dönüşüyor.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish