Suriye’de yaşanan gelişmeler, küresel güç dengelerinde yeniden şekillenmenin ve mevzilenmenin bir sonucu. Kürtler, yeni oluşan denklemin merkezinde yer almıyor ve önemli bir sac ayağı da değil. O yüzden meydana gelen şey “hezimet” ya da “zafer” gibi bir tarafın mutlak başarısını ve diğer tarafın da kesin kaybını vasıflandıran kavramlarla sunulamaz.
Büyük güçlerin çıkarı Kürtlerin amaçlarıyla örtüşmedi
Suriye’de ortaya çıkan sonuç ya da oluşan durum, Kürtlerin doğru ya da yanlış politikalar üretmesinden kaynaklı değildir. Sahip oldukları güç, temsil ettikleri nüfus ve mevcut koşullardaki imkanlar bu sonucu meydana getirmiştir.
Yeni denklemde daha güçlü, kullanışlı ve imkanları fazla olan aktörler ön plana çıktı. O aktörlerin öncelikleri ve hedefleri daha belirleyici oldu. Zira o aktörler baş aktörün çıkarlarını da daha iyi savunacak, koruyacak ve temin edecektir. O yüzden meseleyi Kürtleri merkeze alarak değerlendirmek hata olur.
Rojava'da Kürtler kaybetmedi, HTŞ de zafer kazanmadı. Gelişmelere objektif ve gerçekçi baktığımızda ortada bir zafer ya da hezimet olmadığını rahatlıkla görebiliriz. Yaşanan şey büyük güçlerin tercihinin bir sonucudur. ABD böyle olmasını istedi ve şartlar da olgunlaştığı için oldu.
Türkiye'nin diplomasi başarısı, Şara'nın pragmatizmi, Arap dünyasının İran'a karşı mevzi alması vs. birçok etken sıralanabilir ve bunların hepsi de Kürtlerin kapasitesini aşan durumlar. Kürtlerin, olan biteni tam olarak kavrayamaması ve buna göre politika geliştirememesinin kayıplarını artırdığını ve kazanımlarını azalttığını söylemek mümkün fakat bunlar işim özüyle değil detayıyla ilgili mevzular artık.
Büyük ve etkili devletlerin, yüksek kredi açtığı bir yönetime karşı, çok belirleyici bir şekilde uluslararası destek beklemek gerçekçi değildir. Siyaseti bilen ve dünyayı okuyanlar, bölgesel güçlerin ve küresel aktörlerin Şara’ya karşı harekete geçmeyeceğini bilir.
Arap dünyası da çıkarları gereği Kürtlerin karşısındaydı
Düne kadar Kürtlere yardım eden, Esad’a karşı Kürtlerin güçlenmesini isteyen ve çıkarlarını Kürtlerin Suriye’de güçlenmesinde gören Suudi Arabistan, Mısır, Ürdün başta olmak üzere birçok Arap ülkesinin savaş esnasında SDG/Kürtlere karşı Şam’a tam destek vermesi bu anlamda çok manidardır.
HTŞ öncülüğünde kurulan yeni Şam yönetiminin sadece Türkiye’nin değil Suudi Arabistan ve Katar başta olmak üzere Körfez ülkelerinin de tam desteğini aldığını görüyoruz. Nitekim Rakka ve Deyrizzor’un Suudi Arabistan’ın oradaki aşiretler üzerindeki gücü sayesinde alındığını unutmayalım.
Rakka ve Deyrizor başta olmak üzere Tabka, Şedadi, Tel Koçer/Yarubiye gibi yerlerin de çok hızlı bir şekilde SDG’nin elinden çıkması ve Şam’ın buraları ele geçirmesinin mimarı Suudi Arabistan’dır. Suudi Arabistan, buradaki aşiretler üzerinden büyük bir etkiye sahip ve nasıl ki Rakka ve ile Deyrizor’un IŞİD’ten alınmasında aşiretlerin SDG’ye desteğini Suudi sağlamışsa Suriye ordusunun oraları SDG’den almasını da Riyad sağlamıştır.
Arap ülkelerinin, Arap Cumhuriyet denilen Arap dünyasının bir parçası olan bir ülkeye karşı çok istisnai bir durum yokken Kürtlere destek vermesinin hiçbir akılcı izahı olamaz. Üstelik Şam yönetimi dünyanın onayını ve Türkiye’nin desteğini şakasına almışsa Arap dünyasından farklı bir tavır beklemek aşırı saflık olur.
İsrail’in çıkarları nerede?
Yine oluşan yeni denklemin ana aktörlerinden birisi İsrail’dir. Sürekli olarak Kürtlere yardım edeceği, Suveyda benzeri bir koruma kalkanı oluşturacağı iddia edilen İsrail’in çıkarları da Şara ile hareket etmeyi gerektiriyor.
İsrail ile yapısal bir düşmanlık üretmeyen ve İsrail karşıtlığını varoluşsal bir siyasi amaç olarak belirlemeyen bir Şam, ABD’nin hem yerleşik dış politikası hem de yeni yönetimin temel bir önceliğidir.
Suriye, 8 Aralık 2024 öncesi İsrail karşıtı eksenin ilk mevzisi, tabiri caizse cephe hattıydı. Esed’in İsrail’e karşı bir şey yapmadığını ve etkisiz kaldığını söylemek mümkün fakat bu onun İsrail karşıtı cephe için jeostratejik önemini ve Telaviv yönetimi için varoluşsal tehdit unsuru olduğu gerçeğini ortadan kaldırmıyor. Eski Suriye, İsrail için bir “beka” meselesiydi, yeni kurulan yönetim için ise şu aşamada böyle bir yorumda bulunamıyoruz.
İsrail’i tanıyan, Golan Tepeleri’ne haritada yer vermeyen ve Dürziler bağlamda Şam’ın hemen güneyindeki Kuneytra ve Suveyda’yı gündemleştirmeyen bir Şam yönetimi, ABD tarafından görmezden gelinemez ve tercihe şayandır.
ABD’nin İran’ı izole etme, zayıflatma ve teslim olmaya zorlama politikası Türkiye ile uyumlu harekt ettirmeyi gerektirmektedir. Suudi Arabistan ve Mısır başta olmak üzere Arap dünyasının gönlünün hoş tutulması gerekiyor. ABD bu noktada risk alamaz ve Kürtler için bu güçleri karşısına almaz.
Kürtlerin realizmi ve Türkiye’nin “ırkçılıkla” zor sınavı
Suriye’deki olayların bize gösterdiği şey Türkiye’de “ırkçılık” ya da “Kürt karşıtlığının” azalmak bir yana zirveye çıktığını göstermiştir. Bu da hem “barış süreci” için tehlikeli bir gidişat hem de Kürtlerin Türkiye’ye dair umudunu zayıflatan bir durum.
Ne zaman Ortadoğu’da Kürtlerle ilgili bir olay yaşansa Türkiye’de milliyetçiliği çok aşan, ırkçılık boyutlarına varan çıkışların olduğunu görüyoruz. PKK sorunu ile Kürtlerin hak ve hukuk mücadelesi, talepleri arasında herhangi bir ayrım gözetmeyen ve PKK ile Kürtleri aynı mesele gibi gören zihniyet ne yazık ki bugün iktidara yakın kesimlerin ekseriyetinde de görülmektedir.
Dini terimlerin Kürtler bağlamında kullanılması ve Kürtlerin “İslam dışı toplum” olarak sınıflandırılması İslamcı cenahın da bir türlü ıslah olmayan hastalıklı bakış açısını yansıtmaktadır. Kürt meselesini gündemde tutanların “dinsizler, Marksist-Leninistler” şeklinde şeytanlaştırılması veya daha dindar görülenlerinin “ırkçılar, Kürtçüler” şeklinde mahkum edilmeye çalışılması, iyi niyet ya da kardeşlik hukukunun muhafazası olarak okunamaz.
Öncelikle Müslüman Kürtler dedikleri toplum kesimiyle nasıl bir hukuk geliştirdikleri, Müslüman Kürtler dedikleri halkın taleplerine dair ne yaptıklarını ortaya koysunlar. Var sayalım ki “Marksist-Leninist, dinsiz” gruplar tamamen bitti ve onların dile getirdiği ana dilde eğitim, eşit vatandaşlık, Anayasada Kürtlerin ve Kürtçenin yer alması gibi çok tabi hakları Müslüman Kürtler gündemleştiriyor. Nasıl bir destek veriyorlar buna? Onu anlatsınlar bize.
Suriye bağlamında ise Rojava’da yaşayan Kürtlerin dinsiz olmadığını anlamak için bir tur düzenleyebilirler mesela. Şam, Halep, İdlib vs. Ziyaret eden heyetler Kobani, Kamışlı, Derik, Şeyh Maksud vs. Kürtlerin bölgelerini de ziyaret etsin.
O yüzden de bu noktada İslami kesim ciddi bir samimiyet testinden geçmektedir. Yıkıcı, kırıcı ve itici bir diyalog yerine yapıcı ve tamir edici bir diyalogtan yana iseler herkesin samimiyetinin test edileceği bir sürecin başlatılmasını teklif ediyorum.
Aynı şey Kürtlerin baskıcı ideolojilerle kurtuluşa ereceklerini zanneden kesimleri için de geçerli. Kürtlerin inançları ve gelenek görenekleri ile sorunlu yapıların, Kürtler arasında yer bulamayacağı ve komşu milletlerle de sorunların çözmek bir yana hassasiyetleri tahrik ettiği görülmelidir.
Kürt siyasetçilerin ve aydınların hamasi nutuklar yerine gerçekçi fikirler üretmelerinin zamanı da gelmiştir. Kürtlerin yaşadığı ülkelerin ve ilişki halinde oldukları milletlerin oluşmuş doğru ya da yanlış hassasiyetlerini kaşıyarak yol alınamayacağı görülmelidir. Bu anlamda Rojava’da tiyatro adı altında ortaya konulan saçmalıkların, sanat diye dini değerlere yapılan saldırganca davranışların hiçbir izahının olamayacağı kabul edilmelidir.
İdeolojik ve ütopik düşüncelerin Kürtlere kazanım şöyle dursun sürekli felaket ürettiğini idrak etmek lazım. Ortadoğu’daki aile, aşiret, din, siyaset ve ekonomik ilişkilerini çözmeden fantastik söylemlerle sadece kendinizi tatmin edersiniz fakat sahada karşılığı olmaz.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish