Silahlanma politikasında yeni stratejik gereklilik

Gürsel Tokmakoğlu Independent Türkçe için yazdı: "Amerika Birleşik Devletleri silahlanma ve silah satışı politikasında Soğuk Savaş alışkanlıklarını değiştirecek mi?"

Fotoğraf: Reuters

Soğuk Savaş döneminden kalma alışkanlıklarını sürdüren Amerika Birleşik Devletleri, savunma sanayi ürünleri ve silah sistemlerinin müttefiklere, ortaklara ve nüfuz alanındaki güçlere dağıtımını uzun yıllar katı bir politikaya bağladı.

Senato ve Beyaz Saray usulleri, bu dağıtımı belirleyen prosedürler üzerinden şekillendi. Özellikle nitelikli silah sistemleri – uçaklar, stratejik gemiler, radarlar ve elektronik sistemler, hassas mühimmat ve ileri teknoloji savunma araçları – konusunda ABD, kendi planlaması, bütçe ayarlamaları ve izin mekanizmalarıyla hareket etti.

Bu yaklaşım, hem Soğuk Savaş hem de sonrasında tek kutuplu dünyada büyük ölçüde devam etti. Ortadoğu’da İsrail’e verilen özel silah ve teknoloji desteğiyle öne çıkan bu politika, Körfez Arap ülkelerini de derinden etkiledi.

fazla oku

Bu bölüm, konuyla ilgili referans noktalarını içerir. (Related Nodes field)

Ancak Ukrayna-Rusya Savaşı ve İran-Amerika çatışması yeni bir tablo ortaya çıkardı. Savaşların seyri, silah sistemlerindeki köklü değişimi gözler önüne serdi: Üretimin hızı, lojistiğin gücü, ucuz ve teknolojik silahların ön plana çıkması, yapay zeka destekli otonom drone sürüleri, hem taarruz hem savunma amaçlı sistemler (füze/anti-füze, drone/anti-drone).

Bunlar, klasik silahlanma mantığını kökten sarsıyor. Beşinci nesil harp ve hibrit savaş dinamikleri, cephesiz, çoklu alanlı operasyonları, ekonomik ve bilişsel boyutları ön plana çıkarıyor. Savaş makineleri ve yöntemleri hızla değişiyor; Çin’in “hepsini öldür” drone sürüsü algoritması gibi gelişmeler, insan komutasından kopan otonom sistemleri işaret ediyor.

Bu bağlamda ABD’nin müttefikleri arasındaki silahlandırmayı “kime neyi, ne zaman vereceği” üzerinden planlama alışkanlığı sorgulanmalı. Savaş varken bir tarafı desteklemek ayrı bir konudur; ancak genel politika, yeni gerçeklere uyum sağlamalıdır. 

Türkiye’nin drone teknolojisinde esnek satış politikasıyla önemli atak yapması, Ukrayna’nın karada, denizde ve havada drone/anti-drone sistemlerini hızla entegre etmesi, İran’ın füzelerini ve dronlarını gizleyip gerektiğinde kullanması, Rusya’nın kendi uyarlamaları – bunların hepsi ders niteliğindedir. Çift kullanımlı üretim tesisleri, hızlı adaptasyon ve lojistik dayanıklılık, modern savaşın anahtar unsurları haline gelmiştir.

ABD’nin İsrail’e “nitelikli silah politikası” gereği silah verirken Suudi Arabistan veya Birleşik Arap Emirlikleri’ne benzer esnekliği göstermemesi gibi yaklaşımlar, artık bir eksik hesap yapıldığını ortaya koymuştur.

Bu ülkeler, ABD vermezse Rusya’dan, Çin’den veya başkalarından, hatta daha iyilerini temin edebilecek esnekliğe sahip. Nitekim Körfez ülkelerinin İran dronlarına karşı stoklarını Güney Kore, İngiltere ve Ukrayna’dan yenileme arayışları, bu kaymanın somut örneğidir. Sistemler çeşitlendi, silah pazarı farklılaştı, usuller nispeten basitleştirildi.

Tek taraflı egoya dayalı stratejik güç baskınlığının politik avantaj olarak sunulduğu dönem geride kalmıştır. Silahlanmanın temposu artarken mantığı da değişiyor: Daha ucuz, erişilebilir, az taahhüt gerektiren ve dış politikada hareket serbestisi sağlayan sistemler, tehdit altındaki ülkeler için cazip hale geliyor.

Bu durum, ABD’yi köşeye sıkıştırmış ve savunma endüstrisini dara sokmuştur. Daha fazla teknolojik Ar-Ge’ye, sahada denenmiş, lojistik olarak desteklenebilir, tahdit getirmeyen silahlara yönelmek zorunlu hale gelmiştir. Çin’in bu tecrübelerden faydalanarak stratejisini uyarladığı düşünüldüğünde, ABD’nin ileri gitmek ile geri kalmak arasında seçim yapma vakti gelmiştir.

İsrail ile işbirliğinin de bundan sonra daha farklı bir seyir izlemesi beklenmelidir. Avrupa’nın kendi üretimlerini artırması, dayanıklılığa odaklanması ve Türkiye’nin bu alanda avantajlı konumu (Avrupa ve Körfez ile eşgüdüm potansiyeli), yeni fırsatlar doğurmaktadır.

Sonuç olarak, ABD’nin Soğuk Savaş kalıplarını terk ederek esnek, gerçekçi ve stratejik gerekliliklere dayalı bir silahlanma politikasına geçmesi, hem kendi hegemonik konumunu koruması hem de müttefik ilişkilerini sürdürmesi için kritik öneme sahiptir.

Aksi takdirde, hibrit savaşların ve teknolojik dönüşümün yarattığı güç boşluklarını başkaları dolduracaktır. Bu değişim, polemolojik analizlerimde işaret ettiğim gibi, “zafer yok, durum değişikliği var” paradigmasında yeni bir aşamadır. Türkiye gibi aktörlerin esnek ve yenilikçi yaklaşımları, bu dönüşümde belirleyici rol oynayabilir.

 

 

*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU