Tokyo’da sandıklar kapandığında ortaya çıkan tablo, sıradan bir siyasi zaferden çok Pasifik’in jeopolitik fay hatlarında meydana gelen sarsıntının habercisiydi.
8 Şubat seçimleri, Japonya’nın İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana titizlikle koruduğu pasifist kimliğin, yerini çok daha iddialı ve sert bir “savaş eşiği” doktrinine bıraktığı o tarihsel kırılma anı olarak okunabilir.
Kısa süren ancak Çin ve güvenlik dosyasının belirlediği bir atmosferde, ekonomik kaygıların gölgesinde gerçekleşen bu ani seçim, Tokyo’nun önümüzdeki on yıllarda kendisini nerede konumlandıracağının manifestosunu yazdı.
Takaichi liderliğindeki LDP‑JIP blokunun Temsilciler Meclisi’nde üçte iki sınırına yaklaşan, hatta bazı hesaplara göre bu sınırı aşan bir çoğunluk elde etmesi, iktidara rahat bir yasama gücü kazandırmanın ötesine geçti. Bu sonuç, güvenlik doktrinini kökten değiştirecek bir siyasi zemin üretti.
Bu yeni zemin, Japonya’nın on yıllardır sürdürdüğü savaş sonrası profil ile Tayvan krizi etrafında şekillenen yeni gerçeklik arasındaki gerilimi görünür kılıyor.
Dolayısıyla soruyu artık daha net sormak gerekiyor: Bu seçim, Japonya’yı Tayvan Boğazı’ndaki olası bir çatışmaya bir adım daha mı yaklaştırdı? Yoksa caydırıcılığı güçlendirerek savaş ihtimalini öteledi mi?
Takaichi’nin elindeki yeni aritmetik: Süper çoğunluk ve iç meşruiyet
Takaichi’nin parlamentoyu henüz üçüncü ayında feshedip seçime gitmesi, ilk bakışta göze alınmış büyük bir risk gibi duruyordu.
Ancak dağınık muhalefet, ekonomik memnuniyetsizliğe rağmen ortak bir hikâye kuramayan muhalif bloklar ve seçmenin güvenlik algısındaki sertleşme, bu riski kontrollü bir kumara dönüştürdü.
Sonuçta ortaya çıkan süper çoğunluk, hükümeti aşarak Japonya’nın savunma ve güvenlik mimarisini doğrudan etkileyecek bir araç niteliği kazandı.
Bu tablo, anayasadaki kısıtlayıcı maddelerin tartışılmasını ve savunma harcamalarının gayrisafi yurt içi hasıladaki payının yukarı çekilmesini kolaylaştırıyor. Özellikle füze, hava savunma ile deniz kapasitesinin genişletilmesine uygun bir siyasal iklim yaratıyor.
Uzun yıllar boyunca barışçı anayasa söylemi etrafında şekillenen kimlik, yerini giderek tehditleri gören ama kontrollü sertleşmeye giden bir çizgiye bırakıyor.
Japon toplumunda yüksek sesle ifade edilmese bile sandıkta kendini belli eden sessiz bir onay var.
Yaşlanan nüfus, Çin’in askeri kapasitesindeki hızlı artış, Kuzey Kore’nin füze denemeleri ve Tayvan etrafındaki gerilimler, bu sessiz onayı besleyen temel dinamikler hâline geliyor.
Takaichi’nin elindeki bu parlamento aritmetiği, olası bir Tayvan krizinde hükümete hukuki olduğu kadar psikolojik bir hareket serbestisi de sağlıyor.
“Çin Tayvan’a saldırırsa devreye gireriz”: Söylemden doktrine geçiş
Takaichi’nin kampanya döneminde altını kalın biçimde çizdiği mesajlardan biri, Çin’in Tayvan’a yönelik bir saldırısı hâlinde Japonya’nın seyirci kalmayacağı yönündeki çıkışıydı.
Bu cümle, iç politikaya dönük bir sertlik gösterisi olmanın çok ötesindeydi.
Arkasında ABD ile ittifakı tahkim eden ve Japon topraklarındaki üsleri Tayvan senaryosunun lojistik omurgasına dönüştüren bir plan yatıyor. Hint‑Pasifik eksenini merkeze alan daha geniş bir stratejik tasavvur bulunuyor.
Japonya fiilen zaten ABD’nin bölgedeki en kritik müttefiklerinden biri konumunda. Ancak Takaichi döneminde tartışılan konu, bu fiilî rolün siyasi ve hukuki düzeyde kurumsallaştırılması.
Savaş eşiği tam da burada devreye giriyor. Tokyolu karar vericilerin masasında, doğrudan savaş ilanı ile destek sağlayan ama sahaya aktif olarak girmeyen bir pozisyon arasında geniş bir gri alan bulunuyor.
İstihbarat paylaşımı, lojistik destek, hava ve deniz unsurlarının savunma gerekçesiyle devreye sokulması bu gri alanın parçaları.
Takaichi yönetiminin önümüzdeki dönemde bu gri alanı yasal düzenlemelerle netleştirme ve kamuoyu nezdinde meşrulaştırma arayışına girmesi sürpriz olmayacak.
Bu durum Tayvan senaryosunda Japonya’nın rolünü teknik bir müttefiklik konusunun ötesine taşıyor. Meseleyi doğrudan bir ortak savaş riski parantezine sokma potansiyeli taşıyor.
Toplumun önemli bir kesimi Çin’in tırmanan baskısı karşısında daha sert bir duruşu gerekli görüyor. Ama aynı toplum savaş sonrası kimliğin tamamen terk edildiği bir Japonya fotoğrafından çekiniyor. Siyaset, tam da bu ikilem üzerinde yeni bir denge kurmaya çalışıyor.
Pekin’in Tokyo’ya bakışı: Ekonomik baskı, nadir topraklar ve deniz hattı
Japonya’daki bu dönüşüm, Pekin’den diplomatik açıklamalarla izlenen bir süreçten ibaret kalmıyor. Çin, uzun süredir elindeki araçları dikkatli ve etkili biçimde kullanıyor.
Japon deniz ürünlerine getirilen kısıtlamalar ve turizm kanalının zaman zaman kısılması bu araçların öne çıkan örnekleri. Ayrıca Japon şirketlerine yönelik görünürde teknik ama fiiliyatta politik nitelikli bürokratik baskılar da sürüyor.
Buna ek olarak nadir toprak elementleri ve yüksek teknoloji tedarik zincirleri üzerinden uygulanabilecek ince ayarlı baskı seçenekleri masada duruyor.
Son yıllarda tırmanan Çin‑Japon krizinin parçaları da bu çerçevede yeniden anlam kazanıyor.
Ada ihtilafları, hava sahası ihlalleri ve sahil güvenlik unsurları arasındaki itişmeler ikili bir deniz anlaşmazlığından ziyade daha büyük bir resmin parçası. Bunlar, Tayvan Boğazı’nda çıkabilecek bir çatışmanın ilk yansımalarını taşıyacak ön cepheler olarak okunuyor.
Pekin, 8 Şubat seçim sonuçlarını Tokyo’da frenleyici olmaktan çok hızlandırıcı bir çoğunluk olarak görüyor.
Parlamentoda, kriz anında hükümeti geriye çekecek bir yapı yerine daha ileriye itebilecek bir siyasal çoğunluğun bulunduğunu düşünüyor.
Bu algı Çin’in Tayvan dosyasındaki hesaplarını etkiliyor.
Olası bir harekât senaryosunda karşısında ABD’nin yanında, daha baştan pozisyon almış ve hareket kabiliyetini artırmış bir Japonya’nın bulunacağı varsayımı güçleniyor.
Bu da risk algısını sınırlı bir operasyon ile çok taraflı ve kontrolü zor bir savaş arasındaki ince çizgiye doğru çekiyor.
Tayvan Boğazı’nda savaş ihtimali: Gerçekten mi yaklaştı, yoksa eşiğin algısı mı değişti?
Buraya kadar çizilen tablo ilk bakışta savaş riskinin otomatik olarak arttığı izlenimini verebilir. Ancak sahadaki dinamikler daha karmaşık bir resme işaret ediyor.
Bir tarafta güçlü bir Japon hükümeti, Amerikalı müttefik ve bölgedeki diğer ortakların oluşturduğu caydırıcı bir blok var. Bu blok, Pekin’in olası bir askeri maceraya kalkışmasını zorlaştıran ve maliyeti yükselten bir faktör.
Caydırıcılık mantığı açısından bakıldığında Takaichi’nin elindeki süper çoğunluk, kriz anında kararsızlık yaşanmasını engelleyip net ve hızlı tepkiler verilmesini sağlayabilir. Bu durum savaşın patlamasını önleyici bir işlev de görebilir.
Diğer tarafta ise tırmanma riski duruyor.
Bu ölçüde askerileşmiş, çok aktörlü bir coğrafyada küçük bir yanlış hesap, yerel bir çatışma, bir hava sahası ihlali veya bir gemi tacizi tehlike yaratıyor. Hızla kontrolden çıkabilecek zincirleme reaksiyonlara yol açabilir.
Japonya’nın daha görünür ve iddialı bir askeri profil benimsemesi bu tür küçük olayların politik anlamını büyüten bir faktör hâline geliyor.
Tayvan içindeki siyasi dengeler, ABD’deki yönetimin öncelikleri, Güney Kore’den Filipinler’e kadar uzanan bölgesel seçim takvimi bütün bu resmin arka planını oluşturuyor.
Takaichi’nin zaferi bu fon üzerinde Japonya’yı seyirci konumundan çıkarıp oyunun aktif aktörlerinden biri hâline getiriyor.
Bu nedenle Tayvan Boğazı’ndaki savaş ihtimalinin mutlak olarak arttığını söylemek yerine savaş ile barış arasındaki basamakların birbirine daha da yaklaştığını söylemek isabetli olur.
Savaş eşiği artık askeri kapasiteyi aşan, siyasal meşruiyet, toplumsal algı ve bölgesel ittifaklar üzerinden tanımlanan bir kavram.
Japonya’daki 8 Şubat seçimleri bu eşiği hem Tokyo’nun gözünde hem Pekin’in hesaplarında aşağı çekti.
Bu hemen yarın patlayacak bir savaşın habercisi olmaktan uzak. Ama tırmanma merdiveninde atlanabilecek basamak sayısının azaldığı, her adımın geçmişe kıyasla daha hızlı ve daha sert sonuçlar doğurabileceği bir döneme girildiğinin işareti.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish