ABD’li kablo ve dijital medya şirketi Newsmax’ın patronu Chris Ruddy, Cuma günü Venezuela'nın başkenti Caracas'ta “Libertador” Simon Bolivar anıtının yanında durarak, "Artık yeni bir büyük kurtarıcımız var, Donald Trump," dedi ve ekledi:
"Başkan Trump, 25 yılı aşkın süredir iktidarda olan Chavez-Maduro rejimini neredeyse mucizevi bir şekilde devirdi…”
“Comandante” Chávez’in, köşesinde Libertador Simon Bolivar’ın doğduğu evin ve heykelinin bulunduğu meydanı, bir kolunu açarak, kamulaştırdığı 2010 yılının 7 Şubat günü oradaydım.
Doğrusu, Chávez’in bir el hareketiyle neredeyse tüm meydanı kamulaştırması tuhafıma gitmişti ama bu “Comandante”nin tarzıydı: Kitlelere hedefi söyler ve eliyle gösterirdi.
O günün üzerinden tam tamına 15 yıl geçti.
Ve Başkan Maduro’nun kaçırılışının 35.gününde, şişman bir ABD’li medya patronu, Chávez’in “burayı kamulaştırıyoruz” dediği yerde durup, devrimin sona erdiğini ilan etti.
Paranın tek değer olduğunun söylendiği bir dünyadayız. Ama gerçekte değerinin ne olduğunu bilmediğimiz başlıca şey para.
Para, artık ister sanal ister altın biçiminde olsun, değeri an be an değişen ve neden yükselip ne zaman düşeceğini bilmediğimiz bir kaygıdan başka bir şey değil.
90’ların başından bu yana bize devrimler çağının bittiği ve paranın tek değer olduğu söylenmişti.
Oysa şimdi, Sovyetler Birliği’nin yıkılışının üzerinden 35 yıl geçtikten sonra, Kuzey Amerikalı bir medya patronu koşarak Venezuela’ya gelip, yine ve yeniden devrimin sona erdiğini müjdeliyor.
Beyaz adam heyecanını gizleyemiyor: "Doğal kaynaklar, petrol ve kritik mineraller açısından dünyanın en zengin ülkelerinden biri burası..Bu, hem Amerika Birleşik Devletleri hem de Venezuela halkı için büyük bir nimet ve bence gerçekten büyük bir şeyin başlangıcı olacak."
Aynı sözleri Sovyet Bloğu çözüldüğünde de duymadık mı?
“Berlin Duvarı” yıkıldığında bunun “büyük bir şeyin başlangıcı” olduğu hissi içimize yerleştirilmemiş miydi?
İnsanlık o yıllarda adeta kendisine ait olmayan yumurtanın kuluçkasına yatan tavuklar gibiydi.
Yumurtadan çıkacak şeyin insanlığı yiyip bitireceği onu altımıza koyan elden belli değil miydi?
Duvar’ın yıkılışından 35 yıl sonra kaynakları tükenmiş, suları kirlenmiş, insanları mülksüzleşmiş, çocukları geleceksizleşmiş, devletleri iflas etmiş ve uyuşturucuya batmış bir dünyadayız.
Ve tekrar beyaz adam elinde zenginlik vaat eden yumurtasıyla orada; devrimin tarihe döndüğü yerde bizi bekliyor…
Bu arada Bolivarcı elit, Başkan Maduro ve eşinin kaçırılmasının ardından, alıştıklarından biraz daha ağır bir emperyalist baskı altında, ülkeyi yönetmeye devam ediyor.
Ve ikircikli bir şekilde Maduro’yu Trump’tan geri istiyorlar.
Bu bağlamda Delcy Rodriguez başkanlığındaki yeni hükümetin ilk ziyaretçisi CIA direktörü John Ratcliffe oldu.
Aslında CIA direktörünün yeni başkan Delcy Rodriguez’i ayağına getirdiğini söylemek daha doğru olacaktır.
Maduro’nun kaçırılışının 12.gününde gerçekleşen görüşme için Maiquetía Havaalanındaki “Gran Cacique” oteli ayarlanmıştı ama CIA şefi oraya gitmedi.
Bay Ratcliffe, neyse ki uçağından inmeye cesaret edebildi: Havaalanının 4 numaralı rampasında Başkan Delcy ve Askeri Karşı İstihbarat “DGCIM” şefi General Gustavo González López’le sıcak bir sohbet yaptı.
Chávez’in vefatından önce General González López milis kuvvetleri komutanıydı. Maduro döneminde önce İçişleri Bakanı oldu sonra Bolivarcı İstihbarat’ın(SEBIN) başına geldi.
General González López, batılıların “rejimin insan hakları ihlalleri” dedikleri uygulamalar sebebiyle, Birleşmiş Milletler raporunda bile adı en üstte geçen kişidir.
Konuya vakıf olan herkesin bildiği üzere CIA, Maduro’nun kaçırılış operasyonunu planladı ve yönetti. Dahası Maduro’dan sonra muhalefetle değil de Bolivarcı elitlerle yola devam etme stratejisini Trump’a kabul ettiren kişi bizzat Ratcliffe’nin kendisidir.
Bu durum iki tarafın bir tür zorunlu ortaklık içinde olduklarını gösteriyor çünkü Venezuela işgal edilemezdi. Ayrıca silahlı kuvvetlerin tasfiyesi durumunda Venezuela bir daha hiçbir gücün kontrol edemeyeceği bir kara deliğe dönüşecekti.
Bolivarcılar da, örneğin Başkan Maduro’yu kaçıran CIA direktörünü tutuklamaktansa anlaşmayı tercih ettiler.
İktidar çevreleri bunu “Bolivarcı Gerçekçilik” olarak adlandırıyor.
CIA ile açık iletişimi sürdürerek yeni ve daha kapsamlı saldırıların önü alınıyor; Maduro ve eşinin geri iade edilme yolu açılıyor. Üstelik Bolivarcı elit, yerli yerinde durduğu için devletin dağılması önleniyor.
Washington ve Caracas arasındaki bu siyasi uzlaşmanın önemli bir boyutunu Venezuela ham petrolünün ABD limanlarından dağıtılması oluşturuyor.
Maduro’nun kaçırılışını izleyen günlerde başlayan sevkiyatla beraber Venezuela’ya uygulanan ambargo kısmen gevşedi. Fakat satıştan elde edilen gelir Katar’da bir hesaba yatıyor.
Venezuela hükümeti belli sınırlamalar dahilinde parayı kullanabileceği söyleniyor.
Bu “bağımlı ya da alt-devlet” fiili durumu 29 Ocak’ta bir yasaya dönüşerek Bolivarcılar tarafından da kabul edildi.
-ABD’nin tanımadığı son seçimlerde oluşturulan- Meclis, ulusal egemenliğin çerçevesinin yeniden düzenlenmesinin bir parçası olarak yeni hidrokarbon yasasını kabul etti. Yeni yasa ABD'nin taleplerini karşılamak için, devletin petrol üzerindeki tekelini yürürlükten kaldırdı.
Bu basit bir yasa değişikliği değildi. Venezuela’da devlet artık Chávez Devriminin temeli olan petrol üretim ve ticaret faaliyeti, ihracatı, sahiplik hakları tekeline sahip değil. Hatta 1976 millileştirmesinin bile gerisine düştü.
Yabancılar sadece devlet işletmelerini devralmakla kalmayacak aynı zamanda geniş vergi ayrıcalıklarına sahip olacak.
Ayrıca yasanın kalkmasıyla Chávez’in kesin biçimde reddettiği uluslararası tahkim hakkı da yabancılara tanındı.
İlerleyen günlerde Trump, Venezuela petrolü için Hindistanla bir anlaşma yapıldığını duyurdu. Rusya’nın petrol pazarını daraltmayı hedeflediklerini söyleyen Trump, Çin’i de benzer bir anlaşmaya çağırdı.
Açıkça görüldüğü gibi 1 ay içinde gerçekleşen olaylar neticesinde sadece devlet başkanı ve eşi esir alınmamış, Venezuela petrol rezervleri üzerindeki egemenlik hakkını da ABD’ye terk etmiştir.
Bu tür bir boyun eğiş diplomasi ya da stratejik direniş gibi kavramlarla açıklanamaz.
İktidardaki Bolivarcı elitin taktiksel açıdan aşırı esnek oldukları bilinen bir şeydi ama Venezuela’da en son teslim edilmesi gereken şey devletin petrol üzerindeki egemenliği olmalıydı.
Bolivarcı kolon halen ayaktayken gerçekleşen bu teslimiyet, Chávez’in stratejik düşünüşünden geriye tek bir kırıntı kalmadığını ortaya koyuyor…
Newsmax’ın patronunun Caracas’a ayak basmasından 3 gece önce Alex Saab ve Raúl Gorrin’in gözaltına alındıkları haberi X’e düştü.
Saab, Maduro yönetiminin ambargoyu delmekte kullandığı dış ticari operasyonlarında önemli bir isimdi. 2020 Haziranında Cabo Verde’de gözaltına alınıp ABD’ye götürülmüştü. 2023 Aralık ayında Venezuela ile esir takasında iade edilmişti.
Raúl Gorrin ise daha karmaşık bir geçmişe sahip. Ülkenin en büyük televizyon kanalı Globovision’u 2013’te satın aldığında adı uluslararası platformda duyuldu. Fakat asıl mesleği avukatlık olan Gorrin’in zenginliği 2007’den sonra denetimli kur modeline geçen Venezuela Hazinesinin döviz kuru operasyonlarını yöneten şirketlerin sahibi olmasından kaynaklanıyor.
Her iki isim hakkında ABD mahkemelerinin tutuklama kararı var. Bu son gözaltıların Maduro’nun kaçırılışından sonra gerçekleşmesi ABD’nin talebi doğrultusunda olmalı. Bu da Maduro davasının uyuşturucu kaçakçılığı değil yolsuzluk ve para aklamak suçlamasına dönüşeceğini gösteriyor…
Devrim, onu yapan devrimciler tarafından ilan edilir; sona erişini ise karşı-devrimciler bildirir.
Çünkü o noktaya gelindiğinde devrimciler ya ölmüştür, ya tasfiye edilmiştir ya da çoktan yozlaşıp karşıtına dönüşmüştür.
“Comandante” Chávez öldüğü sırada Venezuela’da devrim, yerli yerine oturmamıştı. Ama en azından halk katılımı, sosyal adalet ve ulusal egemenlik fikri canlıydı.
Chávez’in gidişiyle halk egemenliği fikri yavaş yavaş kontrol ve kayırmacılığa dayalı kurumsal bir çerçeveye doğru evrildi.
2 yıl sonra meclis seçimlerini muhalefetin kazanması, halk desteğinin geriye çekildiğine işaret ediyordu.
Muhalefetin, ulusal meclisi Washington’un bir aparatı olarak kullanmaya, paralel devlet başkanı çıkarmaya vardırması, yabancı müdahale çağrıları; hükümetin en büyük kaygısının her şeyden önce devlet aygıtını ne pahasına olursa olsun korumak olmasına yol açtı.
Devlet aygıtı çözülmedi ama yurttaş katılımı terk edildi ve geriye sadece askeri-bürokratik ağ kaldı. Nihayetinde Venezuela ABD emperyalizminin saldırısı altında siyasi, hukuki ve toprak egemenliğini sürdüremez hale geldi.
Topraklarını koruyamayan bir ülke, yabancı bir askeri müdahaleye tepki vermeyen ve stratejik kaynaklarını -elindeki en önemli ekonomik silahı- dış bir güce teslim eden bir yönetim, sembolik ve politik olandan daha derin bir kurumsal ölüme, işlevsel bir ölüme doğru giden bir ülkedir.
Newsmax’ın patronu Chris Ruddy bile şaşkın; devlet başkanının kaçırılması "bir ülke için çok istikrarsızlaştırıcı bir durum. Ve gördüğümüz şey, ülkenin oldukça istikrarlı olduğu."
İktidardaki Bolivarcı elit zaman kazanmak için teslim olmadı. Belki de uzun süredir gerçekleştirmek istediği liberalizasyon fırsatını hayata geçirmek için boyun eğdi.
Kesin olan şey; iktidardaki elitin emperyalizmin dayattığı bir projeyi uyguladığı.
Tersten ifade edersek ABD, projesini hayata geçirmek için Bolivarcı hegemonyadan yararlanıyor.
Caracas’da bir rejim değişikliğinin başladığını görmemek için kör olmak gerekiyor.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish