Özet
Türkiye’nin dış politikası, 2015’ten itibaren transactional (pragmatik/işlemci/fırsatçı) bir karaktere bürünmüştür. Bu yaklaşım, ideolojik ittifaklardan ziyade somut ulusal çıkarlara dayalı geçici anlaşmalarla büyük güçler arasında denge kurmayı hedefler. Trump’ın ikinci dönemi (2025-), Erdoğan-Trump diyaloğu ve Suriye’deki Esad sonrası düzen bu rolü güçlendirirken, AB ile ilişkiler enerji, göç ve savunma sanayii üzerinden seçici işbirliğine evrilmiştir. 2030-2035 vizyonunda İsrail-ABD-Körfez enerji entegrasyonu, Doğu Akdeniz’de ABD etkinliği, Kuzey Buz Denizi’nde Rusya’nın rolü, Kafkasya-Hazar-İran akışı, İran’ın ABD’ye yakınlaşması, Ermenistan’da açıklık, Rusya’nın Ukrayna sonrası açılımı, Çin’in teknolojik ilerlemesi ve ABD’nin siber/AI/kuantum üstünlüğü öne çıkmaktadır. Çin’in Avrupa’ya teknoloji/ulaşım yakınlaşması en destekleyici unsur olarak görülürken, ilişkilerin “kırılgan pragmatizm” olarak tarif edildiği ve Rusya faktörünün aksaklık kaynağı olduğu savunulur [1][2][3][17][21][44][49][18]. Türkiye’nin sosyal yapısı, politik istikrarı ve ekonomik kapasitesi 2030-2035 vizyonunu destekleyecek potansiyele sahip olsa da, yapısal sorunlar nedeniyle kapasite tam değer bulmayabilir; disiplinli reformlar şarttır [4][5][6][8][9][15].
Giriş
Günümüz çok kutuplu uluslararası sisteminde orta güçler, dış politikalarını ideolojik bağlılıklardan uzak, somut çıkar temelli stratejilere yöneltmektedir. NATO üyesi Türkiye, transactional dış politika yaklaşımıyla, Rusya ve İran’la ekonomik bağlarını sürdürmekte, ABD ile savunma ve enerji anlaşmaları yapmakta ve Avrupa Birliği ile ilişkilerini de pragmatik bir denge üzerine oturtmaktadır. Bu strateji, 2015 Suriye kriziyle ivme kazanmış; Trump’ın “Önce Amerika” politikası ve küresel güç rekabetinin çok kutuplu yapısıyla örtüşmüştür [4][22]. Makalenin amacı, pragmatik veya transactional rolün 2030-2035 vizyonu çerçevesinde jeopolitik dönüşümlerini incelemektir. Analiz, Gürsel Tokmakoğlu’nun realizm odaklı tezlerini temel alır [1][2][3].
Literatür Taraması
Literatürde Türkiye’nin dış politikası “stratejik özerklik” [5], “çoklu işbirliği” (multi-alignment) [6] ve “pragmatizmi normalleştirmek” (normalizing transactionalism) [7] olarak tanımlanır. Trump dönemi ilişkileri “pragmatik ve değişken” (transactional and volatile) [6] olarak nitelendirilir. Avrupa Birliği ile ilişkiler “seçici pragmatizm” bağlamında ele alınır [8][9]. Bu gelişmeler, Trump realizmi ve kontrollü kaos [1], liberal düzen gerilemesi [2][3], pragmatik adaptasyon [10][18] gibi tezlerimi güçlendirir.
Türkiye’nin pragmatik veya transactional dış politikası, sıklıkla Trump dönemiyle ilişkilendirilse de, kökeni 2015 Suriye krizine ve Batı’yla yaşanan kurumsal-normatif gerilimlere (CAATSA yaptırımları, F-35 programından çıkarılma, PYD/YPG desteği) dayanır. Bu yaklaşım, Trump’tan bağımsız bir yapısal tercihtir ve Trump sonrası dönemde de (2029 ve ötesi) aynı pragmatik çizgide devam edecektir.
Gelecek dinamikler için Atlantic Council, Chatham House, Crisis Group, Brookings, RAND, USCC raporları destekler: Çin’in AI/kuantum ilerlemesi [44][49], ABD üstünlüğü [45][47], Orta Doğu enerji entegrasyonu [1][3][13], Kafkasya Zengezur [34][36][37][39][40], Kuzey Buz Denizi Rusya rolü [14][17][19][20][21].
Ana Bölüm: Transactional Rolün Bölgesel ve Kurumsal Boyutları
- Orta Doğu’da Transactional Pragmatizm: Suriye’de Esad sonrası düzen, Türkiye’ye güvenli bölge, entegre edici ve arabuluculuk fırsatı yaratmıştır. ABD, Suriye’deki vekil (SDG) güçlerini merkezi Suriye devletine entegre ederken, İran’ın vekil (Hizbullah vb.) güçleri zayıflamaktadır (hatta Rusya bu bölgeden güçlerini çekmek durumunda kalmıştır). İsrail-Körfez-ABD enerji entegrasyonu, Doğu Akdeniz’de ABD etkinliğini artırır; teknoloji/savunma bağları katmanlı çalışmalara evrilir [1][3][13]. Kontrollü kaos tezim [1][10].
- Kafkasya ve Enerji Koridorları: Zengezur/Orta Koridor Türkiye’yi enerji pivotu (merkezi) yapar. ABD Rusya’yı sınırlamak için destekler. İran’ın ABD’ye yakınlaşması ve Ermenistan’da açıklık, jeopolitik akışı sürdürür; Aras alternatifiyle dengelenir [34][36][37][39][40]. Liberal gerileme tezim [2][11].
- Ukrayna-Rusya Savaşı ve Karadeniz Güvenliği: Türkiye tahıl koridoru ve arabuluculukla kilit rol oynamış; Trump’ın barış çabaları Türkiye’yi garantör yapabilir. Karadeniz’de Montrö uygulaması NATO’nun rolünü yeniden tanımlar. Realizmin zaferi tezim, Trump’ın pragmatizmini doğrular [3][13].
- Avrupa Birliği ile Transactional Dengeler: AB ile ilişkiler, transactional politikanın en net kurumsal yansımasıdır. 2016 Göç Anlaşması’nın yenilenmesi, 2025-2026’da enerji krizi ve Ukrayna savaşı sonrası AB’nin Türkiye’ye bağımlılığını artırmıştır [8][9][13]. Türkiye, gümrük birliği modernizasyonu, vize serbestisi ve savunma sanayii için görüşmeler yapmaktadır. “Liberal düzenin gerilemesi” tezim kritiktir [2]. Ancak S-400 yaptırımları ve Batı’nın bir takım hukuki eleştirileri, ilişkileri “kırılgan” kılmaktadır [14]. Transactional çerçevede Türkiye, AB’den ekonomik ve teknik destek alırken, göç kontrolü ve enerji güvenliği gibi alanlarda AB’nin ihtiyaçlarını karşılamaktadır [7][15].
- Rusya Bağlamında Aksaklık: S-400 yaptırımları ve Ukrayna’da NATO uyumu ile Rusya’yla enerji işbirliği arasındaki çelişki, transactional rolün sınırını gösterir. Bu gerilimi “yapısal çelişki” olarak tanımlamaktayım [1][16].
Çin’in Orta Doğu Etkisi ve Türkiye’nin Transactional Rolüne Yansımaları
Çin’in Orta Doğu’daki etkisi, 2025-2026 döneminde ekonomik ağırlık ve diplomatik arabuluculuk ekseninde belirgin bir şekilde artmıştır. Pekin, 2023 Pekin Anlaşması ile İran-Suudi Arabistan normalleşmesini sürdürmüş, Körfez ülkeleriyle LNG ve yenilenebilir enerji anlaşmalarını derinleştirmiş, Yol-Kuşak Girişimi (BRI) kapsamında bölgeye 39 milyar dolarlık taahhüt yapmıştır [59][60][61]. Çin’in askeri varlığı sınırlı olsa da (Mısır’la hava tatbikatı, İran-Rusya-Çin deniz tatbikatları), enerji bağımlılığı (İran petrolünün %80’i Çin’e, Suudi Arabistan’dan büyük ithalat) ve Filistin davasını destekleyen yumuşak güç hamleleri, ABD’nin askeri üstünlüğünü dolaylı olarak zorlamaktadır [62][63]. Türkiye için bu durum, Çin’le enerji ve teknoloji işbirliğini (BRI entegrasyonu, yeşil enerji projeleri) fırsat haline getirirken, ABD’nin İran baskısı ve Körfez’deki Çin rekabeti karşısında denge arayışını karmaşıklaştırmaktadır. Transactional çerçevede Türkiye, Çin’in tarafsız arabulucu rolünü Suriye ve İran konularında tamamlayıcı bir kaldıraç olarak kullanabilir; ancak Çin’in İran’a yönelik ekonomik desteği, ABD yaptırımlarında koordinasyon zorluğu yaratabilir [17][21][59][60].
Yukarıdaki haritada (Şekil-1) geleneksel ticaret yolları yer almaktadır. Yakın gelecekte buna Arktik’teki ticaret yolunun açılmasıyla yeni bir boyut eklenecektir. Bu Arktik hat küresel ticaretin ulaşımında mevcut taşıma yollarına göre yaklaşık 1/3 daha ucuz bir maliyet demek olacaktır. Ayrıca bu haritada görüldüğü üzere, Orta Koridor (Middle Coridor) Trans-Kafkas bölgesi ve Türkiye doğu-batı ekseninde önemli bir güzergahtır. Halen üzerinde çalışılan projeler vardır (karayolu ve demiryolu inşası). Bu projeler tamamlandığında ticari akışın kapasitesinde doğal olarak artış olacaktır, Avrupa ve Çin bu hattı daha fazla kullanmak isteyecektir.
İç Politika Bağlamında Dış Politikanın Sınırları: “Terörsüz Türkiye” Parolası ve Güncel Başarı Şansı
Türkiye’nin pragmatik veya transactional dış politikası, iç güvenlik kaygılarını (özellikle PKK/YPG/DEAŞ tehdidi) dış politika kaldıraçlarıyla entegre ederek “terörsüz Türkiye” hedefine odaklanmıştır. 2015’ten beri bu rol, Suriye’deki Esad sonrası geçiş, İran’daki iç baskılar, Irak’taki İran bağlantılı gruplara karşı ABD baskısı gibi gelişmelerle desteklenmektedir. Terörle mücadele (PKK/YPG/DEAŞ) odaklı politikada orta-yüksek başarı şansı vardır; diplomatik ve askeri kaldıraç artarken, İran’ın gerilemesi ve Suriye geçiş sürecinde Türkiye’nin arabuluculuk ve entegrasyonu üstlenici rolü bu şansı güçlendirmektedir. Özellikle Suriye ekonomisinin canlandırılması bölgede pozitif etki yapacak ana unsurlardandır ki bu, terörle mücadelede de ana başarı unsurudur. Ekonominin yükselmesine bağlı olarak Türkiye’deki sığınmacıların geri dönüşü, bölgesel nüfus dengelerini de perçinleyecektir, bu istikrarın anahtarı manasına gelecektir. Şu an Türkiye’de “terörsüz Türkiye” ve “sivil anayasa” çalışmaları Meclis çatısı altında sürdürülen temel projelerdendir. Bunun iç politikaya yansıması da göz ardı edilemeyecek bir gerçek olacaktır. Kalıcı istikrar için bölgedeki ABD/İsrail gerilimleri, PKK terör örgütünün dışarıdan aldığı destek ve terör odaklarının tekrar potansiyel sabotaj riski taşıması belli oranda bir risk taşımaktadır; ayrıca tümüyle başarı için, iç politikada kurumsal reformlar ve dış politika eşgüdümü de gerekli görülmektedir [1][2][3][6][10][11][12][13][14][15][16].
Trump’ın Yeniden Yapılandırdığı Monroe Doktrini ve Sert Güç Kullanımı Bağlamında Türkiye’nin Transactional Rolü
Trump’ın 2025 Ulusal Güvenlik Stratejisi’nde yeniden yapılandırdığı Monroe Doktrini (Trump Corollary/Donroe Doktrini), Batı Yarımküre’de ABD önceliğini vurgulayarak Çin ve Rusya gibi dış güçleri dışlarken, Türkiye’nin transactional rolünü ABD’nin Batı Yarımküre odaklı içe kapanmasıyla uyumlu kılarak fırsatçı işbirliklerini (örneğin Suriye’de YPG baskısı ve enerji anlaşmaları) güçlendirir; ancak Türkiye’nin Rusya ve İran’la dengesini bozma riski taşır, bu yüzden stratejik özerkliğini sert güçle pekiştirmesi beklenir [1][2][3][4][9][17]. Trump’ın askeri doktrininde sert gücü (hard power) kullanarak rakiplere (Çin, Rusya, İran) rehberlik etmesi faaliyeti, “caydırmak ve alt etmek” (deter and defeat) yaklaşımıyla tehditleri caydırma ve askeri müdahalelerle (örneğin Venezuela operasyonu) küresel rakipleri yönlendirme anlamına gelir; bölgedeki yansıması, Orta Doğu’da İran’ı maksimum baskı altına alma, Suriye’de Esad sonrası düzenleme ve Irak’ta İran vekillerini zayıflatma olarak görülür, bu da Türkiye ile ortak projeleri (Suriye’de güvenli bölge oluşturma, DEAŞ’e karşı aktif önlemlerin sürdürülmesi, İran yaptırımlarında koordinasyon ve Doğu Akdeniz enerji işbirliği) güçlendirerek ABD-Türkiye savunma anlaşmalarını (F-16/F-35 modernizasyonu, CENTCOM entegrasyonu) ön plana çıkarır [1][8][17].
Tom Barrack’ın 1 Şubat 2026 tarihli açıklaması, Trump tarafından Ortadoğu Özel Temsilcisi olarak seçilmesinin stratejik anlamını netleştirir. Barrack, Suriye’de SDG-Şam entegrasyon anlaşmasını “tarihi bir dönüm noktası” olarak nitelendirirken, Kürt halkının fedakârlıklarına vurgu yapmış ve yeni Suriye yönetiminin Kürt haklarını tanıyan kararnameyi (Kürtçe resmi dil statüsü, Nevruz’un resmi tatil olması) övmüştür. Bu açıklama, Trump’ın Suriye’de YPG’yi Şam’a entegre etme yönelimini ve Türkiye’nin sınır güvenliği taleplerini dolaylı olarak desteklediğini gösterir. Barrack’ın seçimi, Trump’ın transactional diplomasiyi (kişisel güven, pragmatik anlaşma) ön planda tutan yaklaşımının bir yansımasıdır; Türkiye için bu, SDG’nin Şam’a entegrasyonu yoluyla PKK/YPG tehdidinin azalması ve Suriye’de daha fazla alan kazanma fırsatı anlamına gelir. Ancak Barrack’ın “ulusal ortaklık ve kapsayıcılık” vurgusu, Türkiye’nin iç reform eksikliği ve terör riski gibi engellerini de hatırlatır; nihai başarı elbette eşgüdüm ve reformlara bağlıdır [64][65][66].
Küresel ve Geleceğe Dönük Değerlendirme: Büyük Güçler Karşısında Türkiye’nin Konumu
Dünya, Trump yönetiminin ikinci dönemiyle başlayan süreçte silahlanma yarışı, büyük güçler arası sürtünme, vekalet savaşları, enerji ve kritik mineral rekabeti, siber/hibrit tehditler ve iklim kaynaklı göç dalgaları nedeniyle giderek daha riskli bir hal almaktadır. Bu ortamda kırılgan ülkelerin (orta güçlerin) temel hedefi, dağılmadan veya aşırı zayıflamadan ayakta kalmak ve potansiyel güçlerini kaybetmeden bir sonraki güç geçiş dönemine (2035 sonrası) hazırlanmaktır.
Türkiye’nin pragmatik-transactional dış politikası, küresel ölçekte orta güçlerin çok merkezli dünyada hayatta kalma sanatının en rafine örneklerinden biri haline gelmiştir. İşte bu sanatın sürdürülebilirliği, iç reform kapasitesine, ekonomik istikrara ve büyük güçlerin birbirine karşı pozisyonlarına bağlıdır.
- ABD açısından: Türkiye, NATO’nun en büyük ikinci ordusu ve “jeostratejik dengeleyici” olarak kalıcı bir değere sahiptir. Ancak S-400, Rusya ve Çin’le çok yönlü ilişkiler, ABD içindeki belli çevrelerin “sadık müttefik” beklentisi yönüyle eleştiriliyor. Monroe Doktrini benzeri içe kapanma eğilimi devam ederse Türkiye’ye Suriye ve Orta Doğu’da alan açılır, ancak ABD’nin Çin’e karşı Pasifik’te yoğunlaşması Türkiye’yi “ikincil cephe” haline getirebilir.
- Çin açısından: Türkiye, Orta Koridor’un kilit ülkesi ve büyük pazar olarak cazip. Ancak NATO üyeliği ve ABD güvenlik anlaşmaları, Çin’in Türkiye’yi tam stratejik ortak seviyesine yükseltmesini engelliyor. Çin’in Orta Doğu’daki yükselişi (İran-Suudi dengesi, Körfez yatırımları) Türkiye’ye enerji ve teknoloji işbirliği fırsatı sunarken, ABD-Çin rekabeti Türkiye’yi “kırılgan denge” noktasına getiriyor.
- Rusya açısından: Enerji pazarı ve NATO içinde “farklı ses” olarak avantajlı; ancak Suriye, Kafkasya ve Ukrayna’daki rekabet, Rusya’nın Türkiye’yi güvenilir ortak olarak görmesini zorlaştırıyor. Rusya’nın toparlanma kapasitesi düşük kalırsa Türkiye, Kafkasya ve Karadeniz’de daha dominant olabilir.
- AB açısından: Göç kontrolü, enerji-transit merkezi ve savunma sanayi işbirliği açısından vazgeçilmez. Ancak normatif uyumsuzluk (Avrupa’nın hukuk ve demokrasi başlamındaki eleştirileri, ama daha çok mufazakarların akılllarında tuttukları dini ve tarihi sebeplerden dolayı) ve Doğu Akdeniz’deki potansiyel gerilim AB’ye tam entegrasyonu engelliyor. AB’nin Rusya tehdidi ve enerji krizi derinleştikçe Türkiye’ye bağımlılığı artacak gözüküyor.
En belirgin küresel çatışma noktası, NATO üyesi Türkiye’nin Rusya-Çin eksenine doğru çok yönlü açılım arasındaki doğal-yapısal durumudur. Bu bakış açısı, Türkiye’yi hem büyük güçlerin temas hattı hem de potansiyel yalnızlaşma riski taşıyan bir aktör haline getiriyor. (İleride sunacağım haritada bu konu “gerilim hattı” olarak işaret edilecek.)
Bu jeopolitik bir gerçekliktir. 2030-2035 döneminde en kritik soru şu olacaktır: Türkiye bu yüklendiği jeopolitik dengeyi stratejik kazanca mı çevirecek, yoksa büyük güçler arasındaki (“gerilim hattı”ndaki) çatışmanın “sıkışmış tamponu” mu olacak? Risklerin arttığı küresel bağlamda bazı tavizler verilebilir; ancak bu tavizler kırılganlığı daha da artırarak eldekileri kaybetmeye asla yol açmamalıdır. En yüksek getirili yol, içerde kontrollü (ekonomik, hukuki vb.) açılım paketlerini devreye koyarak başlamaktır. Bu yapılmadan yola koyulması ve ABD’ye rakip olan Çin’e veya Rusya’ya biraz daha yaklaşan politikaların tercih edilmesi hali, sadece “kırılgan pragmatizm”i derinleştirir ve uzun vadede yalnızlaşma riskini de artırabilir.
Türkiye’nin küresel amaçlar için fonksiyonunu güçlendirmesi adına Arktik bölgesi ile ilgilenmesi ve küresel ticaret yollarında daha aktif olması düşünülebilir. Kuzey Denizi Rotası (Northern Sea Route) ve Kuzeybatı Geçidi’nin 2030-2035 döneminde yıl boyu seyre açık hale gelmesi, Süveyş Kanalı’na alternatif rota sunacaktır. Türkiye’nin Montrö Boğazlar Sözleşmesi ile Karadeniz’i kontrol etmesi ve Orta Koridor ile Çin-Avrupa kara yolu kapasitesi, Arktik deniz yollarıyla entegre edildiğinde Türkiye’yi “çok modlu lojistik merkezi” (başka deyişle “küresel hub”) haline getirebilir.
Arctic Council’de gözlemci statüsünü güçlendirmek, bilimsel araştırma istasyonları kurmak ve Norveç/Finlandiya/İsveç ile ortak projeler başlatmak düşük maliyetli ilk adımlar olabilir. Bu hamle, Rusya ve Çin’le ekonomik bağları korurken, ABD ve AB’ye “alternatif rota sağlayıcısı” olarak stratejik değer kazandırır. Ancak bu ilgi, öncelikle iç reformlar ve Orta Koridor’un tam kapasiteye ulaşması tamamlandıktan sonra, askeri değil bilimsel/ticari ağırlıklı olarak yürütülmelidir. NSR'nin Rusya egemenliğinde olması nedeniyle, Türkiye'nin doğrudan katılım yerine Norveç/Finlandiya üzerinden dolaylı işbirliği daha gerçekçi olabilir. Aksi takdirde Rusya’yı rahatsız edebilir, ABD’yi şüphelendirebilir ve kaynak dağılımı hatası yaratabilir.
Bu harita (Şekil-2), Türkiye’nin transactional dış politikasının küresel bağlamdaki yerini görselleştirmektedir. Orta Koridor (Trans-Kafkas), Kuzey Denizi Rotası (NSR) ve geleneksel Süveyş/Atlas rotaları arasında Türkiye’nin kesişim noktası rolü vurgulanmıştır. BRICS+ ülkeleri ile gerilim hattı (kırmızı gölgeli bölge) arasındaki sürtünme, ABD-Çin/Rusya eksenindeki rekabeti göstermektedir. Türkiye, bu haritada hem Batı (NATO/ABD/AB) hem de Doğu (Çin/Rusya) ticaret ağlarının vazgeçilmez geçiş ülkesi olarak konumlanmakta; ancak bu konum, aynı zamanda büyük güçler arasındaki çatışmanın en kırılgan tampon noktalarından biri olmasını da beraberinde getirmektedir. Arktik bölgesinin (NSR) giderek yıl boyu seyre açık hale gelmesi, Türkiye’nin Karadeniz (Montrö) ve Orta Koridor kapasitesini entegre ederek küresel lojistikteki ağırlığını artırma fırsatını sunmaktadır. Bu harita, Türkiye’nin 2030-2035 vizyonunda “kırılgan pragmatizm”den “küresel güce” statüsüne geçiş potansiyelini somutlaştırmaktadır.
Sonuç
Türkiye’nin transactional dış politikası, Trump döneminde belli kırılganlıklar taşısa da önemli ölçüde pragmatizme dönüşmüştür. 2030-2035 vizyonunda Çin’in Avrupa’ya teknoloji/ulaşım yakınlaşması, en dönüştürücü unsur olarak öne çıkmaktadır. Türkiye’nin transactional dış politikası, kısa vadede avantaj sağlarken, uzun vadede istikrarlı ve güçlü ortaklıklara evrilmesini gerekli kılar. İçinde bulunduğumuz dönemde, Tahıl Koridoru konusuna benzer biçimde, öne çıkan konulardan İran nükleer krizi, Ukrayna barışı ve küresel enerji dönüşümü bu tür bir (transactional) rolü yeniden test edecek mahiyet taşır. Türkiye, kırılgan pragmatizmi aşmak adına gerekli reformları köklü projelerle sonuçlandırmak yolundadır. Ayrıca Türkiye küresel yeni dengelere dönük projeleri kısa zamanda hayata geçirerek, mevcut ivmesini bir stratejik kazanca çevirmek isteği içerisindedir.
Kaynakça
[1] Tokmakoğlu, G. (2026). “Trump yönetiminin dış politikası: Realizmin zaferi mi, kontrollü kaos mu?” Independent Türkçe.
[2] Tokmakoğlu, G. (2025). “Jeopolitik tezler, realizm, liberal düzenin gerilemesi.” Independent Türkçe.
[3] Tokmakoğlu, G. (2025). “2025 küresel jeopolitik dönüşümler.” Independent Türkçe.
[4] Atlantic Council (2025). Energy and Trade in US-Turkey Relations.
[5] Balcı, A. (2019). A Three-Level Analysis of Turkey’s Crisis. Insight Turkey.
[6] İstanpol (2025-2026). Turkish Foreign Policy in Focus.
[7] Middle East Institute (2023+). Normalizing Transactionalism.
[8] European Council on Foreign Relations (2025). Turkey and the EU: Pragmatic Re-engagement.
[9] European Commission (2025). Türkiye 2025 Report.
[10] Tokmakoğlu, G. (@GurselTokmakogl). X paylaşımları (2025-2026).
[11] Tokmakoğlu, G. (2026). “Hedef İran.” Independent Türkçe.
[12] Atlantic Council (2025). Turkey in Transatlantic Trade.
[13] CSIS (2026). Strategic Ambiguity: Erdoğan’s Turkey.
[14] European Council on Foreign Relations (2025). Bridging the Bosphorus.
[15] İstanpol (2025). Managed Pragmatism: EU-Türkiye Relations.
[16] Bashirov & Yilmaz (2020). Rise of Transactionalism. Australian Journal of International Affairs.
[17] Tokmakoğlu, G. (2026). X paylaşımları: Trump İran/Suriye.
[18] ECFR (2026). How Trump is making China great again.
[19] Tokmakoğlu, G. (2026). “Yapay zeka tekilliği ve jeopolitik dönüşüm.” Independent Türkçe.
[21] ECFR (2026). Global Survey: China on the Rise.
[22] Hanns-Seidel-Stiftung (2025). Trump Age: Implications for Turkey.
[34] Atlantic Council (2025). The Middle Corridor: Geopolitical and Economic Implications.
[36] Crisis Group (2025). Zangezur Corridor: Opportunities and Risks.
[44] USCC (2025). Vying for Quantum Supremacy.
[49] RAND (2025). China's Evolving Industrial Policy for AI.
[54] Brookings (2025). Trump’s Fed Chair Change: Economic Implications.
[55] IMF (2025). World Economic Outlook – Turkey Chapter.
[56] World Bank (2025). Turkey Economic Monitor.
[57] Atlantic Council (2026). Global Energy Transition and China’s Role.
[58] Chatham House (2026). China’s Middle East Strategy Post-2025.
[59] Carnegie Endowment (2026). China’s Growing Influence in the Middle East.
[60] Middle East Institute (2026). China-Iran-Saudi Trilateral Meeting Outcomes.
[61] CSIS (2026). Belt and Road in the Middle East: 2025-2026 Update.
[62] Brookings (2026). China’s Military Footprint in the Middle East.
[63] ECFR (2026). China as a Mediator in the Middle East: Successes and Limits.
[64] Tom Barrack (2026). Statement on Syria SDF-Sham Agreement Extension. White House / U.S. Embassy Press Release, 1 Şubat 2026.
[65] Reuters (2026). “Barrack Calls Syria Kurdish Integration ‘Historic Turning Point’.” 1 Şubat 2026.
[66] Al-Monitor (2026). “US Envoy Barrack Praises New Syrian Leadership’s Kurdish Rights Decree.” 1 Şubat 2026.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish