İstanbul’da İran sınavı: Trump’ın armadası, Tahran’ın inadı, Ankara’nın ince hesabı

Göktuğ Çalışkan, Independent Türkçe için yazdı

Fotoğraf: AA

30 Ocak sabahı İstanbul’da Hakan Fidan ile Abbas Araghchi bir araya geldi. Ajandada bu görüşme sıradan bir protokol teması gibi dursa da sahadaki tablo çok daha gergin.

Ankara koridorlarında asıl soru şu: Bu temas gerilimi düşürür mü, yoksa tarafları daha sert pozisyonlara mı iter?

Washington’dan gelen mesajlar giderek daha açık. Trump yönetimi, İran’a “nükleer programı frenle, balistik kapasiteyi masaya koy” çağrısını yükseltirken USS Abraham Lincoln uçak gemisi ve eşlik eden gemiler bölge sularına girdi.

Bu yığınak Tahran’a şu notu iletiyor: Zaman sınırlı, seçenekler geniş. İstanbul’daki temas bu baskının Ankara hattında nasıl yönetileceğine dair kritik bir eşik anlamı taşıyor.

Enerji fiyatlarından deniz taşımacılığına, sigorta maliyetlerinden Körfez–Doğu Akdeniz hattındaki güvenlik hissine kadar geniş bir alan bu fotoğrafa bakıyor.

Trump yönetimi İran dosyasını uzun süre “kontrollü gerilim” bandında tuttu. Son haftalarda dil daha sonuç odaklı, daha keskin. Tahran bir nefes arıyor ve o nefesin geçtiği koridorlardan biri İstanbul üzerinden açılıyor.

Bu yüzden bu şehir, bir günlüğüne de olsa bölgesel tansiyonun termometresi gibi çalışıyor. Heyetler konuşurken sahada da mesajlar uçuşuyor; denizde hareket artmış, hava sahaları daha gergin, diplomasinin dili soğuk, takvim ise her zamanki gibi acımasız.

İstanbul masası: Baskı ile müzakere arasında dar koridor

Bu görüşmeyi sadece Türkiye–İran ikili gündemiyle sınırlı okumak fotoğrafı eksiltir. Ortada, sertleşen Amerikan çizgisi ile zamana oynayan İran stratejisi arasında sıkışan bir kriz yönetimi testi var.

Ankara’nın elindeki temel avantaj, herkesin konuşmak istediği ama az kişinin konuşabildiği anlarda bile kanal açabilen az sayıda başkentten biri olması.

Araghchi, İstanbul’da yaptığı açıklamada “hiçbir şartta dayatma ve dikteyi kabul etmeyeceklerini” söylerken Tahran’ın kamuoyuna verdiği mesajın tonunu netleştirdi. Bu cümle, “tehdit gölgesinde müzakere olmaz” demenin diplomatik versiyonu.

Sertliğin bir ayağı içeride güçlü görünme ihtiyacına dayanıyor, diğer ayağında ise ağır ekonomik baskı, protestolar ve rejim güvenliği kaygısı var.

Bölgedeki Amerikan askerî varlığı büyüdükçe bu sert retoriğin arkasındaki sıkışma hissi de daha belirgin oluyor.

Türkiye açısından konu, “iki tarafa eşit mesafe” klişesini tekrar etmekten ibaret değil. Ankara’nın derdi, krizin bölgesel bir yangına dönüşmesini ve o yangının doğrudan Türkiye’nin güvenlik kuşağına taşmasını engellemek.

Zira alev yükselirse rüzgârın yönü kimseyi ayırmaz. Sınırlar haritada kalır, etkiler sahaya yayılır.

Fidan’ın basın toplantısında Washington’a, İsrail’in İran’a saldırı baskısına kapılmaması yönünde verdiği mesaj da bu kaygının açık ifadesi.

Washington’ın “armada” diplomasisi ve Tahran’ın çıkmazı

Trump döneminin güvenlik dili, klasik caydırıcılığı daha görünür ve medyatik bir güç gösterisine dönüştürüyor.

USS Abraham Lincoln uçak gemisi, ona eşlik eden destroyerler ve bölgeye çekilen ek hava unsurları, tek cümlelik bir mesaj üretiyor: Masa var, ama şartları Washington yazmak istiyor.

Bu dil, müzakereyi hızlandırma potansiyeli taşıyor; aynı ölçüde psikolojik baskıyı artırıp hataya açık bir zemin de kuruyor.

Bölgede küçük bir sürtüşmenin zincirleme tırmanmaya dönüşmesi için fazla şeye gerek yok. Hata payı dar: Yanlış okunan bir radar teması, vekil aktörlerin kontrol dışına çıkan bir saldırısı, “orantılı misilleme” adına atılan yanlış bir adım, birkaç saat içinde tabloyu değiştirebilir.

Amerikan donanmasının varlığı, bir yandan İran’a “fazla ileri gitme” uyarısı yaparken, diğer yandan “ilk hamle kimden gelecek” sorusunu da sürekli canlı tutuyor.

Tahran, bu tablo karşısında bildiği araçlara yaslanıyor. Bölgesel ağlar, vekil kapasite, “direniş ekseni” söylemi, İran dış politikasının alışıldık enstrümanları.

Ancak Washington’ın daha hızlı sonuç isteyen yaklaşımı, bu enstrümanların zamana yayılmış etkisini sınırlayan bir ritim kuruyor. İran’ın asıl sorunu, bu ritme karşı pazarlık süresini uzatabileceği nefes alanının giderek daralması.

Trump yönetiminin Çin’le rekabeti daha yönetilebilir bir hatta çekme niyeti, İran dosyasında hızlı bir “kapanış” arzusunu güçlendiriyor.

Mantık kaba ama net: “Bu dosyayı kapatıp büyük rekabete dönelim.” Kapanış diplomasiyle olursa bölge nefes alır; dayatmayla olursa kırılgan bir dengeye daha fazla ağırlık binmiş olur.

Ankara hattı: Kolaylaştırıcılığın sınırları ve imkânları

Türkiye’nin rolü, bir hamlede düğümü çözmek değil. Gerçekçi olan, düğüm kopmadan ipi sağlam tutmak.

Kriz anında her iki tarafla da doğrudan konuşabilen az sayıda başkentten biri olmak, masayı canlı tutar ve tırmanmayı frenler.

İstanbul’daki görüşmenin asıl değeri, manşetlik cümlelerden çok, kriz anında yanlış anlaşılma ihtimalini azaltan teknik ayrıntılarda saklı.

Fidan’ın yürüttüğü temas trafiği, gerilimin kontrol edilebilir bir seviyede kalmasına katkı sağlayabilir.

Bu tür diplomasi sessiz ilerler ve hangi adımın sahada hangi sonucu üreteceği hesabı üzerinden çalışır.

İstanbul’daki görüşme, tarafların “kırmızı çizgilerini” yeniden okumak için de fırsat sunuyor; zira tansiyon yükseldikçe herkes aynı kelimeleri farklı duymaya başlıyor.

Araghchi’nin “bölgesel sahiplenme” vurgusu, İran’ın müdahale korkusunu diplomatik bir kalkanla dengelemek istediğini gösteriyor.

Tahran, en azından üçüncü ülkelerin savaşı genişletecek hamlelere ortak edilmemesini hedefliyor.

Aynı zamanda Türkiye’nin Gazze dosyasındaki rolünü övmesi ve Ankara’nın “kolaylaştırıcı” tekliflerine açık olduklarını söylemesi de bu çerçevenin parçası.

Washington’ın müttefikleri yük paylaşımına çağıran dili ise birçok başkenti daha dar bir alana itiyor.

“Taraf seç” baskısı arttıkça, Ankara gibi ülkelerin manevra alanı güç ve sınırlarıyla birlikte ortaya çıkıyor. Güç, kanalların açıklığında; sınır ise tarafların hedeflerinin birbirine uzaklığında duruyor.

Nükleer eşik ve gri alanların daralması

Bugün tartışılan başlık nükleer programın teknik parametrelerinden ibaret değil. Trump yönetimi, füze programı, bölgesel ağlar ve iç güvenlik uygulamalarını da paketin içine çekerek baskı alanını genişletiyor.

Tahran açısından bu, rejimin güvenlik mimarisinin doğrudan hedef alınması demek. Baskı alanı genişledikçe pazarlık başlıkları çoğalıyor. Bu da anlaşma ihtimalini artırmak yerine masaya oturmayı daha pahalı hâle getirebiliyor.

İran tarafı söylemi sert tutsa da ekonomik yaptırımlar, içerideki huzursuzluk ve açık askerî tehdit birlikte ciddi bir tazyik üretiyor.

“Masada taviz mi, sahada risk mi” ikilemi derinleşirken, Türkiye’nin gerilimi düşürmeye dönük önerileri bu ikilemi yumuşatacak bir ara yol arayışı gibi okunabilir.

Tahran’ın atacağı her adımın içeride “geri çekilme” olarak etiketlenmemesi için formüllerin dili ve sembolik ağırlığı da önem kazanıyor.

Körfez’den Kızıldeniz’e uzanan hat boyunca Amerikan varlığının tahkim edilmesi, niyetin ciddiyetini gösteriyor.

Bu tablo, İran’ın zaman kazanma stratejisini zorlaştırırken bölge için gri alanların daraldığı, belirsizliklerin yerini daha keskin tercihlere bıraktığı bir dönemi işaret ediyor.

Türkiye, bu keskinleşmenin otomatik bir kamplaşmaya dönüşmesini önlemeye çalışıyor. Amaç, bölgesel meseleleri mümkün olduğunca bölge içinde ve müzakere zemininde tutmak.

Yeni bir büyük savaşın eşiğinde miyiz?

Söz konusu görüşme, Ortadoğu takvimine, “diplomasi ile güç gösterisinin aynı anda sahnede olduğu günlerden biri” olarak not düşülebilir.

İstanbul’da konuşulanlar, iki ülkenin ikili ilişkilerinden ziyade enerji hatlarından deniz güvenliğine, Körfez piyasalarından sigorta primlerine kadar geniş bir alana sinyal gönderiyor.

Trump yönetiminin hızlı sonuç arayan yaklaşımı, bölgenin tarihsel karmaşıklığıyla çarpıştığında kıvılcım ihtimali artıyor.

Bu trafikten somut bir gerileme çıkmazsa, düşük yoğunluklu gerilimlerin ötesinde senaryoların daha yüksek sesle konuşulması sürpriz olmaz.

Sahadaki bir hata, yanlış istihbarat ya da kontrolsüz bir misilleme zinciri krizi bir anda büyütebilir.

Bu yüzden İstanbul’daki masa, bir bakıma “son uyarı hattı” gibi de duruyor; taraflar konuşurken zaman da hızlanıyor.

Türkiye’nin amacı, bu zincirlerin kurulmasını engellemek ve gerilimi yönetilebilir bir hatta tutmak. Bu hedef, sadece bölge barışı için değil, Türkiye’nin kendi ulusal güvenliği açısından da kritik.

Ankara tek başına kader yazmaz, fakat felaket ihtimalini azaltabilecek az sayıdaki kaldıraçtan birine sahip.

Fidan–Araghchi görüşmesi bu anlamda, daralan takvimin içinde açılan bir diplomatik koridor. Ufukta Washington’ın sert güç mesajı dururken Tahran’ın seçeceği yol, bölgeyi kontrollü bir dönüşüme de ulaştırabilir, daha yıpratıcı bir kırılmaya da.

Satranç tahtası Ortadoğu; hamle sırası Tahran’da, kum saati ise İstanbul’dan bakınca hiç olmadığı kadar hızlı akıyor.

 

*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU