Muharrem ayı ve İmam Hüseyin'in şehadeti

Hasan Kanaatlı Independent Türkçe için yazdı

10 Muharrem 680 tarihinde gerçekleşen ve Hz. Muhammed'in torunu Hz. Hüseyin ile 72 yakınının şehit edildiği Kerbela Olayı'nı anlatan temsili bir görsel

Bilindiği üzere Hz. Hüseyin'in şehadeti, Muharrem ayı içerisinde vuku bulmuştur.

Muharrem ayı, hicri takvimin ilk ayıdır. Bu takvime göre Hz. Hüseyin, 10 Muharrem 61'inci hicri yılında şehit edilmiştir.

Bugün hicri 1448 yılına girdiğimize göre Hz. Hüseyin, bundan 1387 yıl önce Irak'ın başkenti Bağdat'ın 100 kilometre güneyinde bulunan ve "Kerbela" olarak bilinen o bölgede, beraberinde 17 tanesi kendi ailesinden, 55 tanesi de yardımcılarından olmak üzere 72 kişilik vefalı ve fedakâr insanla birlikte, Emevî Sultanı Muaviye oğlu Yezid'in iktidarı döneminde, Kufe valisi İbn-i Ziyad'ın emri ve Ömer b. Sad'ın komutasındaki ordular tarafından Şimr b. Zil Cevşen ya da Sinan b. Enes'in eliyle kafası kesilerek şehit edilmiştir.

fazla oku

Bu bölüm, konuyla ilgili referans noktalarını içerir. (Related Nodes field)

Geleneksel tarihi kaynaklara göre İmam Hüseyin ve taraftarları, "Kerbela" sahrasında muhasara edilmiş, Fırat suyu ile irtibatları kesilmiş, tüm taraftarları ve hatta ailesi ve birkaç aylık çocuğu dahi acımasızca ve susuz olarak katledilmiş; erkekleri öldürüldükten sonra da kadın, kız, kız kardeş ve küçük çocukların tümü esir alınmıştır.

İmam Hüseyin'in neslinden erkek çocuk olarak, o dönemde şiddetli bir hastalığa yakalanan ve nasıl olsa ölecektir düşüncesiyle Yezid ordusu tarafından öldürülmeyen tek kişi Hz. Zeynel Abidin hayatta kalmıştır.

Esirleri develerle Kerbela'dan Kufe'ye ve oradan da Şam'a, Yezid'in huzuruna götürdüklerinde, İmam Zeynel Abidin'i de acımadan, o hasta hâliyle çıplak deveye bindirmiş; düşmesin diye de ayaklarını devenin karnının altından zincirle bağlayarak yaklaşık 2000 kilometre mesafedeki yolu o şekilde yürütmüşlerdir.

Kesik başlar sırıklara vurulmuş şekilde esirler kafilesinin önünde, onların arkasında İmam Zeynel Abidin ve onun arkasında da esir edilen kadın ve çocuklar olmak üzere o şekilde yol alıp gitmişlerdir.

İlk önce Kufe'ye, oradan da Şam'a sevk edilmişlerdir. Şam'da Yezid'in sarayındaki konuşmalardan sonra Yezid, etrafındaki insanların ve kendi hanımlarının baskısı sonucu Ehl-i Beyt esirlerini serbest bırakmış; onlar da ceddimizin şehri dedikleri Resulullah'ın Medine'sine gidip kendi evlerine yerleşmişlerdir.

O günden günümüze dek tüm "Müslümanım" diyenler, bu üzücü ve hazin olay karşısında kalpleri yaralı bir şekilde mersiye ve hazin şiirler okuyarak İmam Hüseyin'e ve onunla şehit olanlara ağıt yakmış; daha doğrusu sessizce içten içe ağlamış, özellikle de Şii Müslüman kesim daha yüksek sesle ağlayarak İmam Hüseyin'in ve dedesi Hz. Peygamber (sav)'in acılarına ortak olmak için yoğun çaba harcamıştır.

Daha doğrusu gelenekçi olan hem Sünni hem Alevi-Şii kesim, yaptıkları bu eylemler ile hem Peygamber'in şefaatini ummuş hem de Yezid'den "teberri ettiklerini" (onun yaptıklarını onaylamadıklarını) ortaya koymak istemiştir.

Ve yine Resulullah'ı (sav) mana âleminde öfkelendirmemek için ne Yezid ne de Muaviye ismi çocuklara verilmemiştir.

Hatta birisine öfkelendiklerinde ve onun zalim olduğunu vurgulamak istediklerinde ona "Yezid" diye hitap etmişlerdir.

Susuz bırakıldıklarında da "Burası Kerbela oldu" diyerek suya engel olanlara örtülü olarak "Yezid" göndermesi yapmaktadırlar.
 

Kerbela Savaşı'nı tasvir eden tarihi bir çizim
Kerbela Savaşı'nı tasvir eden tarihi bir çizim / Görsel: Wikipedia

 

Muharrem ayının hatırlattıkları

Gelenekselci tarihi kayıtlara göre hicri tarihin başlangıcı olan Muharrem ayı, Müslümanlara her yıl hicreti ve Kerbela'yı hatırlatır.

Yani, Müslümanların "toplumsal kutsalları" içerisinde hicret konusu da yer almıştır, Kerbela da.

Kerbela olayında iki şey kendini göstermiştir:

Birisi, Yezid ve yandaşlarının Peygamber evladı Ehl-i Beyt'ten olan Hz. Hüseyin'e yaptıkları haksızlık ve görülmemiş zulümleridir.

Diğeri ise Hz. Hüseyin ve yardımcıları tarafından gösterilen şecaat, yiğitlik ve izzetlerini koruma hususunda sergilemiş oldukları sabır ve metanetleridir.

Onların bu özellikleri her yıl kendinden söz ettirmekte, tüm Müslümanlar ve hatta tüm insanlar için birer ders niteliği taşımaktadır.

Kendi dini ve medeniyet tarihinde böylesine yiğit ve yürekli kahramanlara sahip olan bir millet, hiçbir zaman alçaltılıp boyun eğdirilemez.

Ya da kalbindeki aşkı o yüce insanlara gözyaşı dökmekle yetinemez.

Ümmet olarak bizlerin o yiğitlerden şecaat, yiğitlik, zorluklara sabretmek ve fedakârlık dersleri almamız gerekir.

Daha doğrusu her dönemdeki Müslüman ümmetin bu olaydan kendine münasip birtakım dersler çıkarması gerekir.

Dini değerlerden ve kutsal sermayelerden elde edilen suistimaller ve dünyevi çıkarlar, umarım ki bu olaydan elde edilmemiş olsun.

Yine ümit ederim ki yersizce harcanan ve dünyanın alçak maksatları için tüketilen toplumsal değerlerimiz bunun için de tüketilmesin.

İslam'dan bahseden bizlerin tümü, bu türden israf edilen kutsal sermayeleri korumak için bunun önünü almalıyız.

Bu olayın sahibi olan o yüce kişilikleri hak ettikleri yerlerinde oturtmalı, onları hakkıyla tanımalı, onlardan hakkıyla bahsetmeli ve hakkıyla ders almalıyız.

Bunların çıkarcıların ve güç devşirme peşinde olanların ellerinde bir oyuncak olmasına rıza göstermemeliyiz.

Müslümanlardan bir kesimin rakipleri aleyhinde bu temiz kanlardan güç elde etmeleri doğru olmadığı gibi, o kanları yok sayıp serbest ve sorumsuzca dolaşmak da doğru değildir.

Diğer taraftan dünyalık peşinde koşanların mersiye vb. adı altında yalanlar ve hurafeler uydurarak onların o azametli davalarını halk nazarında değersizleştirmeleri ve kapkaranlık bir dini, içi boş bir dava olarak insanlara sunmaları da asla kabul edilmemelidir.

Hurafelerle mücadele etme hususunda hepimiz sorumluyuz.

Ve yine dağınık olan bu Hüseynî direnci bir araya toplamakla vazifeliyiz.

Hep beraber Hüseynî davanın bu parlaklığını tüm dünya insanlarının gözleri önüne sermeliyiz.

Nasıl ki asırlar boyu bu direniş, bu harekât ve bu yiğitlik ümmetin ilham kaynağı olmuş ise, aynı şekilde olmasını ve kalmasını temin etmeliyiz.

İmam Hüseyin'in bize bıraktığı en önemli esas, ne "inkılap/kıyam" ne de isyandır; yalnızca kendisinin ve dininin izzetini korumak için yapılan bir harekettir.

İmam Hüseyin, kendisini zillete davet ettiklerini görünce ve zelil bir şekilde (alçaltılmış olarak) ondan biat istediklerini müşahede edince, "Heyhât minaz-zille / Bizde boyun eğmek yoktur!" demiştir.

İşte Aşura gününün en önemli dersi budur.
 

Kerbela Savaşı'nın ardından İmam Hüseyin'in şehadet sahnesini ve Zülcenah adındaki atını tasviri
Kerbela Savaşı'nın ardından İmam Hüseyin'in şehadet sahnesini ve Zülcenah adındaki atını tasviri

 

Tarihte pek çok savaş olmuştur. Gücünü karşısındakilere gösterme, başkalarının topraklarını işgal etme, diğer toplumlara hâkimiyet kurma, emperyal savaşlar vb. fakat bu savaşlar içerisinde en önemli olanı, izzeti koruma ve zillete düşmekten kurtulmak için yapılan savaşlardır.

Bence Aşura ve Kerbela'nın verdiği en önemli ders, "Bizde boyun eğme yoktur" dersidir.

İmam Hüseyin (as), asla zillet altına girmemiş ve şöyle demiştir:

Beni bir fasık, fasit ve zalim hükümdar biata zorlar ise, ben onu asla kabul etmem.


Son nefesini verene dek de buna direnmiştir.

Hem kendisi hem de fedakâr yardımcıları onunla meydanda direnmiş ve kendilerini feda etmişlerdir.

Gerilerinde gururlu, onurlu, şerefli ve tertemiz bir isim bırakmışlardır.

Müslümanlardan bir kesimi de o günün hatırasını iyi anlayıp onu yaşatmak ve dünyaya tanıtmak için mücadele vermiştir.

Fakat üzülerek belirtmek gerekir ki bu değerimiz de aynen diğer kutsal sermayelerimiz gibi birtakım oyunbazların elinde oyuncak edilmiş ve ondan çıkar sağlamak için o değerin adıyla birtakım dükkân ve mağazalar açılmıştır.

Bu gurur kaynağı olan harekâtın asıl "mesajı" unutulmuştur.

Birtakım insanları hayli zamandır bu olayla uyuşturmuşlardır.

Merhum Dr. Ali Şeriati'nin dediği gibi halkın kanını istihmar (eşekleştirme) ve istismar fabrikasında bu türden uyuşturucularla değiştirmişlerdir.

Milletin zillet içerisinde yaşaması için onların damarlarına bu uyuşturucuyu zerk etmişlerdir.

Uydurulmuş Hüseynî algı açısından, şimdiki aşuralar içi boşaltılmış merasim ve gösterilerden başka bir şey değildir.

Gerçek Hüseynî algı açısından, önceleri okunan mersiyeler ve atılan sloganların içi direniş ve mücadele ruhuyla doluydu; fakat şu anda bunlar tamamen unutturulmuş ve halkın damarına uyuşturucu fikirler pompalanmıştır.

Son dönemlerdeki uydurulmuş Hüseynî algıda mersiyehanların artması ve revaçta bulunması, Müslümanlar arasındaki düşünsel ve ruhi sapmaların göstergesidir.
 

Brooklyn Müzesi'nde bulunan, İranlı ressam Abbas Al-Musavi tarafından yapılan "Kerbela Savaşı" (Battle of Karbala) tablosu
Brooklyn Müzesi'nde bulunan, İranlı ressam Abbas Al-Musavi tarafından yapılan "Kerbela Savaşı" (Battle of Karbala) tablosu

 

Kuşkusuz din âlimlerinin bir kısmının içi mutlaka kan ağlıyordur.

Çünkü bu meddahlar artık onların görevlerini üstlenmiş ve dünyayı âlimlere dar etmiştir.

Artık ulemanın yerine her işi yapan bunlardır.

Hatta dini işlerin öğreticisi dahi bunlar olmuştur. Bu da üzüntü kaynağıdır.

Şii ilim havzalarının kendi üzerlerine konan toz toprağı atmak için binlerce harekete ihtiyaçları vardır.

Fakat tam tersi, bu toz toprağı üzerlerinden atmaları gerekirken her geçen gün biraz daha üzerlerine ilave edilmektedir.

Meddahların ortaya çıkması, mersiyehan ve ziyaretname okuyucuların çoğalması ve böylece asıl din âlimlerinin yerlerini onların alması, ilim havzalarının hizmetini sona erdirmiş ya da hizmetten uzaklaştırmıştır.

Dinî tarih üzerinde vuku bulan bu acı olayların karşısında dikilmek ve bunlara muhalefet etmek din âlimlerinin kendilerine de farzdır.

Onlar gençler üzerinde birtakım acı hadiselerin gelişmesine asla müsaade etmemelidir.

Yine gençlerin meddahların oluşturduğu hurafe ve gulatlıklarla dolu meclislere iştirak etmelerinin önünü almalıdır.

Nerede "duyguları tahrik etmek", aklı gıdalandırmak ile eşit ve ortak hareket etmez ise, bizler hiçbir zaman kusurlarımızdan kendimizi kurtaramayacağız.

Aklın gıdalanması âlim ve fikir insanlarının eliyle gerçekleşir. Duyguları tahrik etmek ise makul bir ölçüde olması şartıyla uygundur.

Fakat biz Müslümanların dini eğitim aldığı kürsüler büyük çoğunlukla hurafelere bulaşmıştır.

Ayrıca Kerbela ile ilgili tertiplenen sahnelerin seslendirilmesi, temposu, şiiri, ağıtı, aleti, tiyatro sergisi ve her şeyi gençlerin duygularını tahrik etmek için uyarlanmıştır.

Bu şekildeki oyunbazlıklar duyguları tahrik etmekle kalmış, aklın iptaline sebep olmuştur.

Nitekim Pakistanlı Muhammed İkbal de buna işaretle şöyle demiştir:

Hiçbir medeniyet duygular üzerine tesis edilmemiştir.
 

Bizlerin toplumsal, iktisadî ve dinî meselelerde aklı gıdalandırmaya ve güçlendirmeye ihtiyacı vardır.

Özellikle bu heyecanlı ve duygu dolu tarih karşısında aklı daha fazla güçlendirmemiz gerekir.

Çünkü o tarihi olay ile halkı sürekli heyecanlandırmak ve tahrik etmek, onları ateşin üzerinde oturtmak demektir.

Şimdilerde ise "aklî soğukluk" ile "heyecanın sıcaklığı" birbirine karıştırılmakta ve bunlar eşit bir muadil hâline getirilmektedir.

Bu da ulemanın görevidir.

 

 

*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU