"Ölümcül Kimlikler"

Altan Tan Independent Türkçe için yazdı

Görsel, Amin Maalouf'un "Ölümcül Kimlikler" kitabının kapağından alınmıştır

Amin Maalouf, dünyaca ünlü Lübnanlı, Hristiyan-Arap bir yazar.

Çok uzun yıllardır Fransa’da yaşıyor ve dünyaca ünlü romanlarını Fransızca kaleme alıyor.

Sonrasında da başta Arapça olmak üzere Türkçe de dahil olmak üzere dünyanın birçok diline bu romanlar tercüme ediliyor.

Amin Maalouf’u size anlatacak veya tek tek bütün eserlerinden bahsedecek değilim.

Ölümcül Kimlikler

Bugün sadece onun son yıllarda yazdığı "Ölümcül Kimlikler" kitabındaki "ölümcül kimlikler" kavramını ondan ödünç alarak bu kimlikler üzerine bir şeyler söylemek istiyorum.

İnsanın hayatı boyunca birçok kimliği var.

Bunları sıralarsak, bu kimliklerin başında "insanlık" türü geliyor.

İnancımıza göre Cenab-ı Rabbü’l Âlemin bizi herhangi bir hayvan olarak da yaratabilirdi, bitki olarak da yaratabilirdi, yerin üstünde veya altında katman katman bir taş veya bir maden olarak da yaratabilirdi.

Yaratmayı bir yana bırakın; var oluşumuz bunlardan herhangi biri olabilirdi.

Bu evrende bu saydığım türlerden herhangi birine mensup olabilirdik, olabilirdik.

Birinci varlık sebebimiz bizler için insan olmaktır ve en temel kimlik, en değişmeyen kimlik de bu insanlık kimliğidir.

Sonra tabii hemen bu insanlıktan sonra cinsiyet geliyor.

Erkek ya da kadın; bunu da biz seçemiyoruz.

Ondan sonra içine doğduğumuz dünyadaki rengimiz geliyor: Kızılderili, beyaz, sarı, siyah…

Üçüncüsü de rengimiz; hemen ondan sonra etnik kimliğimiz.

İşte Kürtlük, Araplık, Yunanlılık, Rusluk, Çinlilik neyse, vesaire… bunlardan birisi.

Bu etnik kimlik de bizim elimizde değil.

İçine bir toplumun içine doğuyoruz.

Siyahi olarak veya beyaz olarak ya da Kızılderili olarak doğuyoruz.

Ve orada bir etnik, ırk, kavim kimliği ediniyoruz.
 


Bunların hiçbirisi bizim elimizde değil.

Daha sonra dilimiz; yani etnik kimliğimizle beraber dilimiz, bununla birlikte bir de din kimliği.

Hangi topluma doğmuşsak, bu sadece Müslüman, Hristiyan, Yahudi değil; Budist de olabilir, Şintoist bir toplum da olabilir, Animist bir toplum da olabilir, Şamanist bir toplum da olabilir.

Bunun içine doğuyoruz. Ve çok uzun bir müddet biz bu inanç kimliğinden de sıyrılamıyoruz.

Daha sonra bu içine doğduğumuz inancın alt kimlikleri, işte mezhep diyoruz bunlara; Müslümanlığı eğer kendimiz üzerinden örnek olarak alırsak Sünnilik, Şiilik, Haricilik; yine Sünnilik diyelim, Sünni’nin içerisinde Şafilik, Hanbelilik, Selefilik; itikatta Maturidilik, Eşarilik… Yani bu alt kimlikler böyle devam ediyor.

Ve daha sonra yine sınıfsal bir kimlik ediniyoruz.

İşçi, köylü, esnaf, burjuva, küçük burjuva, büyük burjuva, aristokrat, feodal…

Bunlar da yine içine doğduğumuz toplumda bizim irademizle belirlemediğimiz kimlikler.

Bu sınıfsal kimlikten sonra bu sefer ideolojiler geliyor.

Dinler bir ideoloji sayılmaz mı? Evet sayılabilir ama bunun da yine şekilleri var.

Mesela Hristiyan dediğiniz vakit Hristiyan sosyal demokrat, Hristiyan demokrat; Müslüman diyorsunuz, Müslümanlığın içinde de yine o İslami anlayışınıza göre, algılamanıza göre farklı farklı kimlikler oluyor.

Mesela ben kendimi uzunca bir zamandır Müslüman demokrat olarak tanımlıyorum.

Ve bir alt kimlik daha: bölgesel kültürel kimlikler, geleneksel kimlikler.

Çok fazla karıştırmadan, daha böyle anlatabileceğim şekilde açık bir biçimde ifade edeyim.

Mesela bir Urfalı veya bir Antepli… Urfalı olup da isotu sevmeyen, çiğ köfte yemeyen, folklorunu bilmeyen, türkülerinden hoşlanmayan yoktur.

Türküyle, Kürt’üyle, Arap’ıyla, hatta hatta Urfa’da yaşamış Hristiyanlar, Ermeniler, Süryaniler, Yahudiler… Bunların tamamında bir ortak kültür oluşuyor.

Aynı şekilde Ortadoğu’da yaşayan halklar için de aynı şey geçerli.

Bunların düğünleri, nişanları, taziyeleri, doğumları, komşuluk ilişkileri…

Yani Diyarbakır’da doğmuş büyümüş veya Maraş’ta doğmuş büyümüş bir Ermeni, bir Türk, bir Süryani, bir Kürt baktığınız vakit bunların davranış biçimleri… Hatta konuştukları Türkçe’nin ortak lehçesi, ağzı diyelim… Bunlar hep birer ortak kültür olarak ortaya çıkıyor.

Geçen hafta Kerkük Türkmen Vali Mehmet Seman Ağa’nın babası vefat etti. Büyük Seman Ağa.

Türkmeneli televizyonunu ara sıra izliyorum, taziye merasimini izledim. Birkaç saat canlı olarak verdi.

Sanki Mardin’de, Diyarbakır’da, Urfa’da, Cizre’de bir taziye izliyorsunuz.

Bir taziye salonu, içeriye girenler "Selamünaleyküm" diyor, cenaze sahipleriyle tokalaşıyor, oturuyor, bir Fatiha okuyor. O arada Kur’an-ı Kerim’den bazı ayetler okunuyor.

Ve bu şekilde acı kahve, kahve ya da mıra dediğimiz içecek içiliyor ve birbirimizle sonra kalkılıyor.

Bu bir ortak kültür haline geliyor.

Demek ki insan olmakla başlayan bu kültürel serüvenimiz; insanlıktan sonra cinsiyetimiz, yani kadın erkek; ondan sonra rengimiz siyah, beyaz, sarı, Kızılderili; ondan sonra etnik kimliğimiz, Türklük, Kürtlük, Araplık, Çerkeslik, Çinlilik, Perslilik, aklınıza ne gelirse İtalyanlık, Almanlık; daha sonra din.

İşte o toplumun inancı: Hristiyanlık, Müslümanlık, Yahudilik.

Mesela Yahudilikte de işte Aşkenazlar var, bir de Sefaradlar var; her dinde böyle.

Arkasından işte mezhepler; aynı dinin mezhepleri, biraz evvel Yahudilikte de saydığım gibi Müslümanlıkta da Sünnilik, Şiilik, Haricilik, Batınilik, sayabildiğiniz kadar.

O dini algılama şekliniz; Hristiyan Demokrat veya Müslüman Demokrat olmanız gibi.

İşte ideolojiniz; Sosyalizm, Marksizm, Liberalizm… Bunlar hepsi kimlikler.

Ve en sonunda da geleneksel kültür, havzasal kültür.

İşte bir Ortadoğulu veya bir Akdenizli.

Yani bir Alman’la yan yana gelin, saatlerce konuşun; İngiliz’le… Belki 3-5 cümleden fazla edemezsiniz ama bir İtalyanla, bir İspanyolla, bir Akdenizli Türk, Arap, Kürt yan yana gelsin, on beş dakikada bu yerleşik tabirlerle "kanka" oluverirler.

Ortak bir kültür var.

Yemeklerde, müzikte bir ortaklık var.
 

Şimdi bunları niye anlattım?

İnsanın hayatını bu kimlikler oluşturur.

Bu kimliklerin bazıları kendi seçtikleridir, bazıları da kişinin asla dahlinin olmadığı, doğarken içine doğduğu kimliklerdir.

Ve toplum sizi o kimliklerle sınırlandırmaya çalışır.

Arapsan Araplık yap, Kürtsen Kürtlük yap, Müslümansan başka bir şey düşünme.

İşçiysen, köylüysen yani sınıfsal bir kimliğin varsa buna sahip çık.

Halbuki bunların bir kısmı zaman içerisinde değişebilir.

Renginiz değişmez.

Etnik kimliğiniz de değişmez.

İnsan türünüz de değişmez… diyeceğim ama bunu sona bırakıyorum; değişir mi, değişmez mi?

Bazısını değiştirebilirsiniz.

Kendinize göre harmanlayabilirsiniz.

Sıpkı parmak iziniz gibi, sesinizin tonu gibi; sizin Müslümanlık anlayışınız, Kürtlük, Türklük anlayışınız, Sünnilik ve Şiiliğe bakışınız, sınıfsal kimliğiniz, bölgesel kültürel aidiyetiniz zaman içerisinde değişebilir veya siz bunlardan tabiri caizse bir kokteyl yapabilirsiniz.

Kendi kimliğinizi kendiniz oluşturabilirsiniz.

Ne kadar Müslümanlık, ne kadar Kürtlük, ne kadar Sünnilik veya Şiilik, ne kadar köylülük, ne kadar şehirlilik, ne kadar geleneksel, içine doğduğunuz havzanın kültürü… Siz kendinize göre bir terkip, bir alaşım oluşturabilirsiniz.

Aslında bu yönüyle hiçbir insan da diğerinin birebir aynısı değildir.

Tıpkı parmak izi gibi, tıpkı ses tonu, frekansı gibi.

Her insan kendine göre bir demet yapar.

Bir başka mesele: bu kimliklerin bazıları sizin için hiç önemli olmayabilir.

Mesela Musa Anter, Neyzen Tevfik’le olan anılarını anlattığı vakit —ki çok güzel anılardır bunlar— ben aklıma geldikçe bazen durup durup gülerim, eşim sorar; eşimin de dayızadesi sayılıyor.

Musa Anter, "Ne oldu, niye gülüyorsun kendi kendine?" der.

"Vallahi" derim, "Musa dayının şu anekdotu geldi aklıma."

Neyzen Tevfik hakkında şunu söylüyor:

Din, dil, etnik kimlik, mezhep, sınıf… insanlığın haricinde hiçbir şey önemli değil.


Onun hayat algısı, hayat felsefesi bunun üzerine kuruluydu.

Ha bu kimliklerin hangisi bastırılırsa, hangisi yasaklanırsa insanın neresi acıyorsa canı oradadır derler ya; sizin Kürtlüğünüz yasaklanıyorsa o kimlik öne çıkar.

Dini inancınız, Müslümanlığınız, Hristiyanlığınız yasaklanıyorsa o ön plana çıkar.

Bölgesel kimliğiniz yasaklanıyorsa yemeğiniz, müziğiniz öne çıkar ve o mücadele hayatınızın şeklini belirleyebilir.


E peki bunları niye anlattım ve sonunda nereye bağlamak istiyorum?

Bağlamak istediğim şu:

Hiçbir kimliğin içine körü körüne kendimizi sıkıştırmayalım.

Amin Maalouf da onu söylüyor.

Yazının başında "Ölümcül Kimlikler" kitabını ödünç aldığımı söylemiştim; kendimize göre kendi alaşımımızı, kendi kimlik haritamızı belirleyelim.

Ve bunlar için birbirimizle savaşmayalım.

Bastırılan, yasaklanan, dışlanan kimliklerimiz için mücadele edelim.

Ama o yasaklar, o baskılar kalktığı an artık hayat normale dönmüştür.

Ve bazı kimliklerini önemsemeyen insanları da zorlamayalım.

Önemsemiyorsa önemsemiyordur.

Mesela bazı insanlar hayatları boyunca evlenmemişlerdir.

Cinsel kimliklerini bir kenara koymuşlardır.

Bunları illa zorlayıp bir yöne doğru yönlendirmek de doğru değil.

Diğer kimliklerde de öyle.

Bir de tabii değişmeyen bir kimliğimiz olmalı; ya da üzerinde hassasiyetle durmamız gereken, Neyzen Tevfik’in bile terk etmediği tek kimlik olan insanlık.

İşte orada da çok önemli bir nokta var.

İnsan ama nasıl insan?

Mevlânâ’nın Farsça bir dörtlüğü var.

Bunu Abdülbaki Gölpınarlı, Allah rahmet etsin, çok güzel bir şekilde Türkçe’ye manzum olarak çevirmiş.

İnsanı tanımlarken şöyle söylüyor:

Bu toprak ten içinde bir nur parlar felekten,
Bu bizdeki üstünlük, bu bizdeki özellik daha üstün melekten.
Bazen bu hâlimize hep melekler imrenir,
Bazen de hâlimizden şeytan bile iğrenir.


Can alıcı nokta bu:

Bazen bu hâlimize hep melekler imrenir, bazen de hâlimizden şeytan bile iğrenir.


Ne yapıp edip şeytanın bile iğreneceği bir yaratık hâline gelmemek lazım.

 

 

*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU