Kürt hareketinde yeni sürece ilişkin yürütülen tartışmalar, yalnızca devletin atacağı adımlara ya da makro siyasi müzakerelerin geleceğine odaklanmıyor. Son dönemde hareketin iç çeperlerinde ve ona yakın entelektüel çevrelerde yapılan değerlendirmeler, yönünü dışsal faktörlerin yanı sıra, toplumun ve siyasetin kendi iç dinamiklerine çevirmiş durumda. Bu bağlamda, yapısal tıkanıklıklara ve toplumsal reflekslere dönük eleştiriler giderek daha fazla zemin buluyor.
Bu dinamik tartışma zeminini besleyen ve mercek altına alınan en dikkat çekici başlık ise: Orta sınıflaşma ve getirdiği siyasal atalet.
Değerlendirmelerin ortaklaştığı nokta; yeni dönemin barındırdığı politik fırsatların yanı sıra, hareketin tarihsel bagajına ters düşen bazı yapısal riskleri de beraberinde getirdiği yönünde. Bu risklerin başında ise mücadele kültürünün konformizmle ikame edilmesi, toplumsal inşa çalışmalarının rölantiye alınması, kolektif reflekslerin yerini bireysel kariyerizme bırakması ve tabana yayılan bir "bekle-gör" pasifliği geliyor.
Faturayı sadece devlete kesmemek
Son dönem analizlerinde göze çarpan en radikal kırılma, geleneksel "mağduriyet/devlet odaklı" eleştiri konseptinin aşılması. Kürt hareketi içerisinde yürüyen güncel tartışmalarda, demokratik çözümün önündeki engeller sıralanırken; yalnızca egemen siyasetin barikatları değil, bizzat toplumsal yapının, sivil/siyasi kurumların ve genel olarak demokrasi güçlerinin kendi sorumlulukları da masaya yatırılıyor.
Bu çerçevede geliştirilen özeleştirel paradigma özetle şu fikrin üzerine oturuyor: Eğer yürütülen süreçler yeterince toplumsallaşamıyor ve geniş kitleler gelişmeleri edilgen birer "izleyici" konumunda takip ediyorsa, bunun sorumluluğunu yalnızca devlet politikalarında aramak kolaycılıktır. Toplumsal örgütlenmenin niteliksel düzeyi, demokratik katılım kanallarının işlevselliği ve siyasal üretkenliğin krizi, bu durağan tablonun esas belirleyenleridir.
Bu vizyon, hareket içinde dışsal dinamikleri suçlamak yerine, daha derinlikli bir "iç muhasebe" yapılması gerektiğine inanan sesleri görünür kılıyor.
Ankara’ya kilitlenip seyirci kalmak
Tartışma masasının en hararetli başlıklarından birini, kitleleri esir alan ve "bekleme hali" olarak kavramsallaştırılan siyasal tutum oluşturuyor. Bu pasif konumlanışı eleştiren hafıza aktörleri, Kürt özgürlük mücadelesinin tarihsel karakterini hatırlatarak, bugüne kadar hiçbir kazanımın yukardan bir lütuf olarak ya da bekleyerek elde edilmediğini vurguluyor.
Hakların, özgürlük alanlarının ve siyasal statülerin ancak örgütlü bir toplumsal mücadele ve pratikle inşa edildiği gerçeğinden hareketle, şu kaygılar dile getiriliyor: Çözümün ve adımların yalnızca devlet kurumlarından ya da iktidar odaklarından beklenmesi, toplumun kendi dönüştürücü gücünü (öz gücünü) felç etme riski taşıyor. Toplumsal enerjinin neredeyse tamamının Ankara odaklı makro müzakere başlıklarına kilitlenmesi, yereldeki kılcal damar örgütlenme çalışmalarını, akademileri ve mahalle meclislerini ikinci plana itiyor.
Yeni sosyolojinin getirdiği siyasal atalet
"Orta sınıflaşma" kavramı, bu tartışmalarda salt ekonomik bir gelir dilimini ifade etmekten ziyade, siyasal ve kültürel bir habitus değişimini, bir zihniyet daralmasını tanımlamak için kullanılıyor. Mücadele süreçlerinin yarattığı görece imkanların, zamanla bireysel "konfor alanlarına" dönüştüğüne dikkat çeken çevreler, bu durumun ideolojik bir erozyona kapı araladığını savunuyor.
Analizlere göre orta sınıf refleksi, toplumsal bünyede birbirinden kopuk olmayan, birbirini besleyen yapısal semptomlarla açığa çıkıyor. Bu durum, ilk olarak sonucu garanti olmayan, bedel ödemeyi gerektiren ya da belirsizlik barındıran demokratik mücadele biçimlerine karşı mesafeli bir duruş, yani belirgin bir risk yönetimi ve kaçınma refleksiyle kendini gösteriyor. Söz konusu kaçınma hali, zamanla kolektif hak arayışlarından ziyade elde edilmiş kişisel statüleri ve konforu kaybetmeme kaygısına, yani katı bir mevcut durumu koruma güdüsüne evriliyor. Toplumsal sorumluluk üstlenmek yerine kişisel kariyer planlamalarını ve maddi güvenceyi merkeze alan bireysel ikbal arayışı da bu sosyolojik dönüşümün zihniyet dünyasındaki tamamlayıcısı oluyor. İşte bu yönüyle orta sınıflaşma; hareketin kurucu değerleri olan fedakarlık, dayanışma ve kolektif emek etiğiyle doğrudan çelişerek, salt ekonomik bir katmanlaşmanın ötesinde, bütünsel bir siyasal ve ahlaki kriz olarak kodlanan derin bir olguya dönüşüyor.
Fedakarlık kültüründen kariyerizme
Eleştirilerin turnusol kağıdı ise, maddi imkanlar ile bireysel kariyerizmin görünürlüğündeki artış. Geçmişte dervişane bir adanmışlık, yatay dayanışma ve komünal değerler üzerine yükselen mücadele kültürünün, modern kapitalist ilişkiler karşısında esnediği uyarısı yüksek sesle yapılıyor.
Buradaki temel entelektüel kaygı, toplumun veya siyasal aktörlerin ekonomik refaha erişmesi değil; maddiyat ve statü arayışının, tarihsel-siyasal amaçların önüne geçmesi ve yapısal bir ahlak aşınması yaratması. Dolayısıyla orta sınıflaşma eleştirisi, aslında hareketin kendi varoluşsal "özüne" dönmesi için yapılan bir değerler savunması olarak okunabilir.
Öneri, yeni taban örgütlenmesi
Mevcut ataletten çıkış formülü olarak ise "toplumsal inşa" perspektifi yeniden hararetle gündeme taşınıyor. Kürt hareketinin tarihsel olarak yalnızca dönemsel siyasi talepler üreten ya da parlamenter sınırlara hapsolan bir yapı olmadığı; aksine toplumu aşağıdan yukarıya doğru yeniden örgütlemeyi hedefleyen radikal demokratik bir çizgiye sahip olduğu hatırlatılıyor. Kadın özgürlükçü örgütlenmeler, gençlik meclisleri ve komünler, yerel ekolojik ağlar ve dayanışma kooperatifleri bu perspektifin can damarları olarak görülüyor. Yeni süreçte, bu taban örgütlenmelerinin tahkim edilmemesi halinde, en tepede yürütülen siyasi görüşmelerin toplumsal tabanının çökeceği ve kalıcı bir demokratik dönüşümün sağlanamayacağı vurgulanıyor.
Hareketin önündeki en zorlu sınav
Tüm bu iç muhasebe ve entelektüel arayışın ötesinde çıplak gözle görünen gerçek, Kürt hareketinin tarihinin en zorlu dönemeçlerinden birinde durduğu. Çünkü hareketin işi bu kez, yalnızca askeri-bürokratik barikatları aşmak ya da dışsal baskı mekanizmalarını göğüslemekle sınırlı değil; asıl zorluk, kendi eliyle büyüttüğü ve politize ettiği toplumsal tabanın, modern kapitalist ilişkiler ve kentleşmeyle birlikte geçirdiği sosyolojik mutasyonu kontrol edebilme noktasında düğümleniyor. Devletin güvenlikçi çemberine karşı direnç geliştirebilen bir mücadele hafızasının; orta sınıflaşmanın getirdiği görünmez, sinsi ve konforlu sönümlenme dalgasına karşı nasıl bir bağışıklık geliştireceği büyük bir muamma. Dolayısıyla hareketin işi, geçmişin dervişane fedakarlık kodlarına sığınarak çözülemeyecek kadar yapısal, kitleleri sarmalayan konformist habitusu kırıp onları yeniden birer "özneye" dönüştürmeyi gerektirecek kadar radikal bir sosyolojik restorasyonu zorunlu kılıyor. Siyasal elitlerin Ankara koridorlarındaki müzakere stratejileri ile tabanın arayışları arasındaki makas açılırken, bu sosyolojik yarılmayı kapatıp toplumsal inşayı yeniden cazibe merkezi haline getirmek, hareketin önündeki en ağır, en sancılı ve belki de en "zor" sınav olmaya aday gibi görünüyor.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish