İsrail'in Suriye saldırısı Türkiye için ne anlama geliyor?

Dr. Osman Gazi Kandemir Independent Türkçe için yazdı

İsrail'in saldırısının ardından Ebu Zuhur Askerî Hava Üssü'nde oluşan hasar / Fotoğraf: Reuters

İsrail'in Suriye'nin kuzeybatısındaki İdlib kırsalında bulunan Ebu Zuhur Askeri Hava Üssü'ne düzenlediği saldırı, ilk bakışta Suriye'deki bir askerî tesisin vurulmasından ibaret görünebilir.

Oysa saldırının zamanlaması, hedefi ve İsrail'in yaptığı açıklama, meselenin daha geniş bir çerçevede ele alınmasını gerektiriyor.

Artık soru yalnızca İsrail'in Suriye'de ne yaptığı değil. Türkiye ile İsrail'in Suriye sahasında giderek daha fazla karşı karşıya gelen güvenlik hesaplarının nereye kadar taşınabileceği.

Saldırı sekiz dalga halinde gerçekleştirildi. Pist ve depolama alanları hedef alındı. Can kaybı yaşanmadı.

İsrail, operasyonun gerekçesini Türkiye'nin Şam'daki geçici yönetimle anlaşarak Ebu Zuhur'a asker ve hava savunma unsurları konuşlandırmaya hazırlandığı iddiasına dayandırdı.

Ankara ise bu iddiayı reddetti. Üste Türk askeri bulunmadığını açıkladı.

Saldırının, Türk askerî heyetinin üssün altyapısını incelemesinin hemen ardından gelmesi zamanlama tartışmasını daha da önemli hale getirdi.

Dünya basınının saldırıyı yorumlama biçimi de birbirinden ayrıldı.

İsrail basını operasyonu büyük ölçüde önleyici savunma ve "kırmızı çizgi" çerçevesinde değerlendirdi.

The Jerusalem Post, The Times of Israel ve Ynet gibi yayınlarda Türkiye'nin Suriye'nin kuzeyinde radar ve hava savunma kapasitesi oluşturmasının İsrail'in hava üstünlüğünü sınırlayabileceği savunuldu.

Tel Aviv açısından saldırı, gelecekte ortaya çıkabilecek bir tehdidi henüz oluşmadan engelleme girişimi olarak sunuldu.

Batı basınında ise farklı bir mesele öne çıktı. Washington ile Tel Aviv arasındaki görüş ayrılığı ve Türkiye ile İsrail'in doğrudan karşı karşıya gelme ihtimali tartışıldı.

ABD'nin Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack'ın operasyonu bölgesel istikrara katkı sağlamayan bir tırmanma olarak değerlendirmesi, bu kaygının açık göstergesiydi.

İsrail uçaklarının Türkiye sınırına yakın bir bölgede operasyon yaparken Ankara'ya önceden bildirimde bulunmaması da olası bir yanlış hesaplama riskini büyüttü.

Arap basını saldırıyı daha çok Suriye'nin egemenliğinin ihlali ve Şam'ın askerî kapasitesinin yeniden kurulmasının engellenmesi olarak gördü.

Rus basını Türkiye ile İsrail arasındaki nüfuz rekabetini öne çıkarırken, İran basını saldırının Suriye devletinin kurumsal savunma kapasitesini zayıflatma amacı taşıdığını savundu.

Çerçeveler farklıydı. Fakat ortak bir nokta vardı. Ebu Zuhur saldırısı artık yalnızca Suriye'nin iç meselesi olarak görülmüyordu.

Peki Türkiye ile İsrail arasında gerçekten bir çatışma ihtimali var mı?

Evet, var.

Uzun süreli bir Türk-İsrail savaşını beklemek için bugün ortada yeterli neden yok. İki tarafın da böyle bir çatışmanın maliyetini bildiği açık.

Fakat kısa süreli bir askerî angajman ihtimalini tamamen dışlamak da gerçekçi değil. Kısa süren bir çatışmanın uzun vadeli etkileri, çatışmanın süresinden çok daha büyük olabilir.

Burada özellikle İsrail'deki siyasi tabloyu hesaba katmak gerekiyor.

Netanyahu ve onun temsil ettiği güvenlik anlayışı yönetimde ağırlığını koruyor. Siyasi iktidarın seçimler yoluyla devam ettirilmesi için güvenlik gündeminin kullanıldığı bir ortamda İsrail'in bölgesel askerî hamlelerinin azalacağını varsaymak kolay değil.

Peki bu ne anlama geliyor?

Türkiye'nin "İsrail ile çatışma ihtimali yok" varsayımı üzerinden hareket etmesi doğru olmaz.

Peki böyle bir çatışma nerede yaşanır?

İlk alan büyük ihtimalle "hava" olur.

Ebu Zuhur saldırısının ortaya çıkardığı temel risk burada.

İsrail Hava Kuvvetleri Suriye hava sahasında operasyon yapıyor. Türkiye ise Suriye'nin kuzeyinde giderek daha fazla askerî ve teknik kapasite oluşturmaya çalışıyor.

İki tarafın radar, hava savunma ve hava operasyonlarının aynı sahada kesişmesi yanlış hesaplama ihtimalini artırıyor.

Türkiye kendi hava sahasını koruyabilecek kapasiteye sahip. Fakat Suriye sahasında ortaya çıkabilecek yeni durum, Türkiye'nin hava savunma mimarisini yeniden değerlendirmesini gerektirebilir.

Bu noktada S-400 meselesi de yeniden gündeme geliyor.

S-400'lerin Türkiye açısından en canlı gerekçelerinden biri tam da burada ortaya çıkıyor: bağımsız bir hava savunma kapasitesine sahip olmak.

Türkiye'nin bu sistemleri nasıl kullanacağı ayrı bir askerî ve siyasi tartışmadır. Ancak İsrail ile yaşanabilecek olası bir hava gerilimi, hava savunmasının neden teknik bir satın alma meselesinden ibaret olmadığını gösteriyor.

Mesele, Türkiye'nin kendi güvenliğine ilişkin kararları ne ölçüde bağımsız verebildiğidir.

Peki böyle bir çatışma kimin işine yarar?

Böyle bir çatışma kimsenin işine gelmez.

Türkiye'nin de İsrail'in de bölgesel hedefleri açısından doğrudan savaşın maliyeti ağır olur.

ABD açısından ise durum daha karmaşık. Washington bir yandan Suriye'de Esad sonrası yeni bir düzenin kurulmasına yardımcı olmaya çalışıyor.

Diğer yandan NATO üyesi Türkiye ile İsrail arasındaki gerilimin kontrol dışına çıkmasını önlemek zorunda.

O halde ABD'nin yapması gereken ilk iş belli: Suriye'de kalıcı bir çatışmasızlık mekanizması kurmak.

Türkiye, İsrail, Suriye ve ABD arasında doğrudan iletişim sağlayacak bir merkez oluşturulmalı.

Hava operasyonları, radar hareketleri, askerî konuşlanmalar ve olası riskler konusunda anlık bilgi paylaşımı yapılmalı. Bu mekanizma, tarafların birbirlerinin niyetini yanlış okumalarını önleyecek şekilde çalışmalı.

Peki başka ne yapılmalı?

ABD'nin İsrail'in 2023 sonrasında Suriye topraklarında oluşturduğu askerî alanların geleceğini de gündeme alması gerekiyor.

İsrail'in güvenlik gerekçeleriyle Suriye'de kalıcı fiilî durumlar oluşturması, Şam'ın yeniden devlet kapasitesi kazanmasını zorlaştırıyor.

Washington'un İsrail'e vereceği mesaj, güvenlik kaygılarının başka bir ülkenin topraklarında sınırsız askerî hareket serbestisine dönüşemeyeceği yönünde olmalı.

Burada 1967 sonrasına ilişkin beklentiler ile bugünkü siyasi gerçekliği birbirinden ayırmak gerekiyor.

Gönülden geçen ile sahadaki realite aynı şey değil.

Bugünün önceliği yeni bir çatışmanın önlenmesi. Bir diğer öncelik ise Suriye'de kurulmaya çalışılan düzenin askerî müdahalelerle sürekli bozulmasının engellenmesi.

Sonuçta Ebu Zuhur saldırısı bir hava üssünün vurulmasından daha fazlasını anlatıyor.

Suriye'de eski güç dengeleri dağıldı. Yenileri henüz kurulmadı.

Türkiye ile İsrail'in askerî hareket alanları giderek birbirine yaklaşıyor. Böyle bir ortamda en büyük tehlike, tarafların bilinçli olarak savaş kararı vermesi değil.

Asıl risk, bir hava operasyonunun yanlış hesaplama sonucunda doğrudan çatışmaya dönüşmesi.

Bu noktada Washington'un önceliği yeni bir çatışmayı yönetmek değil, onu başlamadan önlemek olmalı.

Bunun yolu İsrail'e sınırsız hareket alanı açmaktan değil, Suriye'de bütün tarafları kapsayan bir çatışmasızlık düzeni kurmaktan geçiyor.

Aksi halde Ebu Zuhur, geride kalan bir saldırının adı olarak değil, Suriye'de yeni bir güç mücadelesinin başlangıç noktası olarak hatırlanabilir.

 

 

*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU