Dil, yalnızca iletişim aracı değildir. Geçmişi geleceğe taşıyan, kültürü ve toplumsal hafızayı koruyan en önemli unsurlardan biridir. Alfabe ise bu hafızanın yazıya aktarılmasını sağlayan araçtır.
Tarih boyunca imparatorluklar kurulmuş, yıkılmış, yeni devletler ortaya çıkmıştır. Sınırlar değişmiş; ancak dil ve kültür, toplumların aidiyet duygusunu taşımaya devam etmiştir.
Bu nedenle dil ve alfabe meselesi yalnızca eğitim değil, aynı zamanda tarih, kimlik ve hafıza meselesidir.
Türkiye'de bu açıdan daha fazla konuşulması gereken konulardan biri, 1928'de gerçekleştirilen Harf Devrimi'dir. Latin esaslı yeni Türk alfabesine geçiş, Cumhuriyet'in modernleşme politikalarının önemli adımlarından biri olarak; okuryazarlığın yaygınlaştırılması ve Türkçenin ses yapısına uygun bir yazı sistemi oluşturulması hedeflenmiştir.
Ancak alfabe değişikliğinin bir başka boyutu da vardır: Geçmişte üretilmiş yazılı mirasa erişim zorluğu ve yeni dil ve alfabe dışındaki dil ve alfabelere yönelik kısıtlayıcı uygulamalar.
fazla oku
Bu bölüm, konuyla ilgili referans noktalarını içerir. (Related Nodes field)
Osmanlı döneminden kalan kitaplar, belgeler ve eserler bugün tarihimizin önemli bir bölümünü oluşturmaktadır. Yeni kuşakların bu mirasa doğrudan ulaşması ise alfabe değişikliği sonrasında daha fazla uzmanlık gerektirmiştir.
Yüksek lisans tezimi hazırladığım dönemde, konumla alakalı çok önemli bilgilerin olduğu Osmanlı arşivinden yararlanmam belgelerin Osmanlıca olması nedeniyle oldukça sınırlı kalmıştı.
Bu nedenle Harf Devrimi'ni yalnızca "doğru" veya "yanlış" şeklinde değerlendirmek yerine, modernleşirken geçmişle bağımızı nasıl koruduğumuzu ya da koruyamadığımızı da konuşmalıyız.
Aynı şekilde Türkiye'nin anadil meselesine de farklı bir pencereden bakmak gerekiyor.
Anadolu ve Mezopotamya, tarih boyunca birçok dilin ve kültürün bir arada yaşadığı bir coğrafya olmuştur. Türkçenin yanında Kürtçe, Arapça, Lazca, Çerkesçe, Rumca, Ermenice, Gürcüce ve daha birçok dil bu coğrafyanın kültürel hafızasının parçalarıdır.
Ortaokul ve lise yıllarımda Kürtçe konuşmanın, Kürtçe müzik dinlemenin hatta bulundurmanın yasağını bizzat yaşadım. Şehirde yaşadığımız için köye gittiğimde, yakalanılması halinde verilecek cezalar ve yaşatılacak sıkıntılar herkes tarafından bilindiği halde arkadaşlarımın en fazla talebi Kürtçe kasetlerdi.
Bugün geriye dönüp baktığımızda, o dönemin yasakçı hatıralarına gülümseyerek bakabiliyoruz; ancak aslında gülünmesi acı, ağır bir dönemdi.
Üstelik Kürtçe kasetlerin çok önemli bir bölümü siyasi içerikten ibaret değildi. Dengbêjlerin söylediği eserlerde aşk, ayrılık, gurbet, ağıt, kahramanlık, tarih ve günlük hayat vardı. Bunlar aynı zamanda bir toplumun sözlü tarihini ve kültürel hafızasını taşıyordu ve bunların tamamını bulundurmak yasaktı.
Dengbêjlik geleneğinin zayıflaması, yalnızca bir müzik türünün kaybolması değil, bir kültürel aktarım kanalının da zayıflaması anlamına geliyordu.
Burada temel bir gerçeği kabul etmeliyiz:
Anadil ile millî dil birbirinin rakibi değildir.
Türkçenin ortak iletişim ve vatandaşlık dili olması, diğer dillerin yok sayılmasını gerektirmez.
Millî dil ortak paydamız, anadillerimiz ise ortak zenginliğimizdir.
Geçmişte farklı dillere yönelik kısıtlayıcı politikaları ve Harf Devrimi'nin doğurduğu olumsuz sonuçları konuşmak da Cumhuriyet'i reddetmek anlamına gelmez. Tarihi bütün yönleriyle değerlendirebilmek, güçlü bir toplum olmanın gereğidir.
Çünkü birlik, herkesin aynı olması değildir.
Birlik; farklılıklarımızı koruyarak aynı ortak geleceğe yürüyebilmektir.
Anadilimiz geçmişimizi, millî dilimiz ortak geleceğimizi taşır. İkisini birbirine rakip görmek yerine, birbirini tamamlayan değerler olarak görmeliyiz.
Kısıtlayıcı politikalar ve yasaklar sonucunda toplumlarda oluşan mağduriyetlerin, terör örgütleri veya rakip ülkeler tarafından propaganda malzemesine dönüştürülebileceğini ve bu örgütlerin toplumsal taban oluşturmasına alan açabileceğini de göz ardı etmemeliyiz.
Bu nedenle toplumsal barışı güçlendirmenin yolu, farklılıkları yok saymak değil; onları ortak vatandaşlık anlayışı içerisinde yaşatabilmektir.
Farklılıklarımız ayrışma sebebi değil, ortak zenginliğimiz olmalıdır.
Anadil ile millî dil rakip değil, zenginliktir.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish