Terörün çıkışından gelinen nokta: Çerçeve yasa

Nabi Kırmızı Independent Türkçe için yazdı

1980 yılında Şanlıurfa / Fotoğraf: Mamati Koleksiyon

Dünyada terörden zarar görmemiş ülke yok. Üstelik bugün teknoloji bile terörün hizmetinde kullanılabiliyor. Ülkemiz ise terörden en fazla zarar gören ülkelerden biri.

Özellikle 1970'li, 1980'li ve 1990'lı yıllar; terörün, siyasi şiddetin ve faili meçhullerin yoğun yaşandığı, hepimizin hafızasında derin izler bırakan yıllardı.

Bugün neden "çerçeve yasa"ya sahip çıkılması gerektiğini anlatırken, geçmişte yaşadığım bazı olayları hatırlatmak istiyorum.

Çünkü bazı şeyleri anlatmanın en doğru yolu, onları kitaplardan değil, yaşanmış hayatların içinden aktarmaktır.


Urfa'da çifte cinayet ve ardından gelen huzursuzluk

12 Eylül öncesinde unutamadığım olaylardan ilki, sağ-sol çatışmalarının yoğunlaştığı, öldürme olaylarının giderek sıradanlaştığı dönemde yaşandı.

Artık sıra Urfa'ya da gelmişti.

Yaşar Mağat ve babası Mustafa Mağat, karanlık ve kalleşçe bir saldırıyla öldürüldü.

Cinayet haberi Urfa'ya bomba gibi düştü.

Aşiret kültürünün en güçlü biçimde yaşandığı şehirlerden biri olan Urfa, böylesine bir cinayete alışık değildi. Aşiret ve kan davalarında onlarca insanın hayatını kaybetmesi bile toplumu bu cinayet kadar sarsmamıştı. Çünkü şehirde düşmanlığın ve çatışmanın bile yazılı olmayan bazı kuralları vardı. Bu anlayışa göre kadına, yaşlıya ve çocuğa saldırılmaz; kalleşlik yapılmaz, hasmına karşı bile belli bir mertlik gözetilirdi. Yaşanan cinayette ise toplumun kabul ettiği bu yazılı olmayan kurallar çiğnenmişti.

Bu başka bir şeydi.

Saldırı karanlık ve kalleşçeydi. Suikastın nedeni, şehirdeki toplumsal ve kültürel yapı içerisinde tam olarak anlaşılamıyordu. Saldırganlar ortada yoktu. Olayın failleri konusunda kesinleşmiş bir sonuç ortaya çıkmadı.

Olay faili meçhul olarak kaldı.

Ertesi gün Merkez Ortaokulu'nun bahçesinde, sıralarımızda sınıfa girmeyi bekliyorduk.

Üniversite çağında olduğu tahmin edilebilen iki-üç genç okula geldi. Doğrudan bizlerin önünde duran okul müdürünün yanına gittiler. Bir şeyler konuştuktan sonra okuldan ayrıldılar. Gelenlerden biri, "Drej Ali" lakabıyla bilinen Ali Yasak'tı.

Yasak ve arkadaşları okuldan ayrıldıktan sonra okul yönetimi sınıfa girmeden önce şu uyarıyı yaptı ve okulun o gün tatil edildiğini açıkladı:

Şehirde olaylar olabilir. Herkes evine gitsin.


O gün Urfa'da bütün okullar tatil edilmişti.

Çünkü Mağatların cenazesi vardı.

Cenazenin ardından Vilayet Meydanı'nda büyük katılımlı bir protesto gösterisi yapıldı.

Çocuk yaşta, bir cinayetin sadece iki insanın hayatını değil, koca bir şehrin ruh hâlini nasıl değiştirebildiğine şahit oluyorduk.

Feridun Yazar'ın vurulması ve ilk gazetecilik deneyimim


İkinci olay, bu olaydan yaklaşık bir yıl sonra yaşandı.

Dönemin CHP'li Urfa Belediye Başkanı Feridun Yazar silahlı saldırıya uğradı.

Yazar, 12 Eylül sonrasında HEP Genel Başkanlığı da yapacaktı.

Saldırı yine karanlık ve kalleşçeydi.

Ben o sırada ortaokul son sınıftaydım.

Sınıf arkadaşım, gazeteci Necdet Karadeniz aracılığıyla Güneydoğu gazetesinin sahibi Kemal Kapaklı'nın evine davet edilmiştim.

Kemal Bey bana:

— Başkanın hastanede fotoğrafını çekebilirsen önemli bir gazetecilik olayı olur. Türkiye'deki bütün gazetelerde yayımlanır.

Ben de hiç düşünmeden:

— Olur, çekerim.

dedim.

Bunun üzerine Kemal Bey:

— Sorarlarsa Milliyet gazetesi için çekiyorum dersin.

dedi.

Fotoğraf makinesini ve flaşı alıp Feridun Yazar'ın ameliyata alındığı yere gittim.

Ameliyatın yapıldığı yer Urfa merkezde, Bahçelievler'de, bugün bir sağlık merkezi diyebileceğimiz küçük bir sağlık kuruluşuydu.

Kapıya geldiğimde, nöbet tutan ve silahlarını gizledikleri belli olan gençler vardı.

— Hangi gazete?

— Milliyet.

— Tamam, geç.

Ve geçtim.

Belki de yaşımın küçüklüğü nedeniyle fazla sorguya çekilmedim.

Ana kapıdan geçip, koridorlardan ilerledim ve ameliyathaneye kadar girdim.

O yaşta bunun ne kadar olağanüstü ve tehlikeli bir şey olduğunun farkında bile değildim.

İçeride sağlık çalışanları ve doktorlar kendi işlerine odaklanmıştı. Başkan yüksekçe bir zemine uzatılmış, sağlık ekibi ameliyatla meşguldü.

Birkaç fotoğraf çektim ve hastaneden ayrıldım.

Filmi Kemal Bey'e teslim ettiğimde, ilk gazetecilik deneyimimi önemli bir haberin içinde yaşamıştım.

O gün benim için gazetecilik, bir fotoğraf makinesiyle hastaneye girip birkaç kare çekmekten ibaretti.

Yıllar sonra düşündüğümde ise aslında içinde yaşadığımız dönemin ne kadar olağanüstü ve tehlikeli olduğunu daha iyi anladım.

Feridun Yazar'a yönelik saldırının failleri konusunda da bugüne kadar kesinleşmiş bir sonuç ortaya çıkmadı.

Olay faili meçhul olarak kaldı.

Lise yılları ve okulda başlayan siyasi kamplaşma

Sonraki yıl lise başladı. Ülkede sıkıyönetim vardı. Yani asker fiilen kararları uygulama yetkisine sahipti.

Urfa Endüstri Meslek Lisesi'ne gittiğimiz ilk gün, demir kapıya boydan boya yazılmış bir yazıyla karşılaştık:

Faşistler giremez.


Henüz okulun eşiğindeyken yüzümüze çarpan bu ifade, liseye başlama heyecanının yerini tedirgin bir meraka bırakmıştı. Kapının girişinde ise Türk Solu olarak adlandırılan bir fraksiyona bağlı olduğu söylenen iki öğrenci nöbet tutuyordu. Sanki okulun kapısından içeri sadece öğrenciler değil, aynı zamanda bir ideolojik sınav da giriyordu. Üstelik kapıda asker de nöbet tutup giren öğrencileri arıyordu.

Hafta içinde yaşanan kavgaların ardından bu nöbet, o günlerde "Apocular" diye tabir edilen PKK sempatizanı öğrencilere geçmişti.

Artık Türk Solu taraftarı öğrenciler de okula gelemiyordu. Kürt solu, nöbeti Türk Solu'ndan zorla almıştı.

Bu haberleri fısıltı gazetesi şeklinde, öğrencilerin kendi aralarındaki konuşmalarından öğreniyorduk.

O yıl boykotlar, okul tatilleri, kavgalar ve siyasi gerilimler hiç eksik olmadı.

Birinci sınıf öğrencisi olmamız, okulun doğru dürüst açık olmaması ve en önemlisi okul saatleri dışında bir işte çalışıyor olmam, beni ve özellikle bir işte çalışan arkadaşlarımı olayların dışında tuttu.

Okulda Türk solu adına Halkın Kurtuluşu; Kürt solu adına ise PKK, Kawa, DDKD gibi farklı siyasi yapılar ve fraksiyonların güç gösterilerine şahit oluyorduk.

Ülkücü öğrencilerin okula gelemediğini ise son sınıfta olan mahalle arkadaşlarım, ülkücü Hayati Üzümcü ve diğer ülkücü arkadaşlarımdan öğrendim.

Mahallede birlikte büyüdüğümüz, bizden yaşça büyük arkadaşlarımız arasında sağcı olanla solcu olanın hangisinin doğru olduğunu anlamaya çalışıyorduk. Çünkü her iki taraf da ülkenin özgürlüğünü, bağımsızlığını savunuyordu.

Sene bitti.

Yeni eğitim yılı yaklaşırken artık tercih zamanıydı:

Taraf olmak, bertaraf olmak ya da okulu bırakmak.

O dönem meşhur bir söz vardı:

Taraf olmayan bertaraf olur.


12 Eylül sabahı

Yaz tatiliydi.

Bir sabah dükkâna gitmek üzere evden çıktım. Yollarda bir sakinlik vardı ama aynı zamanda bir tuhaflık olduğunu hissediyordum.

Yaklaşık bir kilometre kadar ilerledikten sonra polis ve asker anonslarını duydum.

Asker yönetime el koymuş, darbe yapılmış ve sokağa çıkma yasağı ilan edilmişti.

Eve geri döndüm.

Sonrasında terör ve sokak çatışmaları adeta bıçak gibi kesildi.

Darbecilere toplumun önemli bir kesiminde kurtarıcı gözüyle bakıldı.

Fakat sonraki yıllarda, 12 Eylül'e giden süreçte yaşanan şiddet ortamının darbeye zemin hazırladığı ve bu ortamın darbecilerin işine geldiği konusunda çok şey öğrendik. Sıkıyönetim olduğu hâlde kapıda nöbet tutan marjinal örgüt mensuplarına göz yumulmuş, şimdiyse sağcısıyla solcusuyla kolayca tespit edilen bu gençler toplanıp işkence ve kötü muamele ile meşhur Diyarbakır Cezaevi'ne götürülmüştü.

Şiddet ortamı bir gecede sona ermişti. Ancak bunun yerini bu kez darbenin ve devlet baskısının yarattığı başka acılar aldı. Artık faili meçhuller, Diyarbakır Cezaevi'ne gidişlerle yer değiştirmişti. Sıradan bir soruşturmaya konu olan en yakınınızın durumunu sormaya bile gidemiyordunuz. En az iki ay boyunca haber alınamayan bu kişilerin, suçlu ya da suçsuz, maruz kaldıkları işkenceler herkesin dilindeydi.

O günlerin acısını yaşayanlar için bu mesele sadece tarih değildir.

Bir hayat tecrübesidir.

Ben neden çerçeve yasayı destekliyorum?

Çünkü bütün bunları sadece tarih kitaplarından okumadım.

Yaşadım.

Benim anlattıklarım, 1970'lerin ve 1980'lerin Türkiye'sinden sadece birkaç küçük kesit.

Yazının uzunluğu elverse daha anlatacak çok olay var.

İsim benzerliği yüzünden ya da başka yanlış bilgilerle saldırıya uğrayanları, sıradan okul veya mahalle arkadaşlıkları nedeniyle sağcı ya da solcu diye yaftalanıp hedef olanları gördük. Birebir tanıdığımız insanların bir gün ortadan kaybolup bir daha kendilerinden haber alınamadığı, faili meçhullerin hayatımızın bir parçası hâline geldiği günleri yaşadık.

Konuşmanın, düşünmenin ve fikir beyan etmenin bile insanı hedef hâline getirebildiği o karanlık yıllardan bugünlere geldik. Her birimizin hafızasında, anlatmaya kalksak bir kitaba sığmayacak kadar çok acı hatıra var.

Bütün bunlar bize, toplumsal barışın ve farklı düşüncelere tahammülün ne kadar kıymetli olduğunu bir kez daha hatırlatıyor.

İşte ben bugün Çerçeve Yasa'ya bu geçmişin içinden bakıyorum.

Benim için mesele herhangi bir siyasi partiye destek vermek değil.

Geçmişi unutmak hiç değil.

Tam tersine, geçmişte yaşanan acıların bir daha yaşanmaması için geleceğe bakmak.

Çocuklarımızın okula giderken:

"Bugün okul tatil edilir mi?"

"Sokakta olay çıkar mı?"

"Kim kimin tarafında?"

"Çocuğumuz akşam sağ salim döner mi?"

diye düşünmediği bir Türkiye istiyorum.

İnsanların siyasi düşünceleri, kimlikleri veya aidiyetleri nedeniyle öldürülmediği; silahın siyasetin yerine geçmediği; faili meçhullerin ve korkunun hayatımızın parçası olmadığı bir Türkiye istiyorum.

Bu nedenle terörün sona erdirilmesi, silahın devre dışı bırakılması ve şiddetin siyaset üzerindeki gölgesinin kaldırılması için atılan adımları önemsiyorum.

Çerçeve Yasa'ya bu nedenle destek veriyorum.

Çünkü terörün ne olduğunu, bir ülkeye ne yaptığını ve bir şehrin, bir çocuğun hafızasında nasıl izler bıraktığını bilenlerdenim.

Ve benim kuşağımın en büyük sorumluluğunun, çocuklarımıza kendi yaşadığımız korkuları miras bırakmamak olduğuna inanıyorum.

Geçmişi unutmadan, geleceği korumak zorundayız.

 

 

*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU