"7. Mardin Bienali" üzerine Sanat Eleştirmeni-Küratör M. Wenda Koyuncu ile söyleşi: "İmge, iktidar ve bienal"

Roza Tulga, Independent Türkçe için Mahmut Wenda Koyuncu ile konuştu

M. Wenda Koyuncu, 7. Mardin Bienali’ni sanat, temsil ve iktidar ilişkileri bağlamında değerlendirdi

M. Wenda Koyuncu'nun temel çıkışı şu:

Sanat 'güzel üretim' değil, dünyayı kuran ve yöneten imgeler sistemi.


Bu yüzden eleştiriyi ve küratörlüğü teknik roller olarak değil, doğrudan düşünsel ve politik üretim alanları olarak görüyor.

Ona göre bir sergi, yalnızca işlerin bir araya getirildiği bir düzenleme değil; bir bakış rejimi, hatta bir güç alanı. 7. Mardin Bienali üzerinden yaptığı eleştiriler ise bu teorik çerçevenin sahaya uygulanmış hâli.

Burada asıl hedefi tek tek işler ya da kişiler değil; bir temsil biçimi. Yani, "Mardin nasıl gösteriliyor, kim gösteriyor ve kim adına gösteriyor?" sorusu.

Onun açısından sorun (yerelin) temsil edilmesi değil; temsilin (yerel) özneyi dışarıda bırakacak şekilde kurulması ve kentin bir "estetik imgeye" indirgenmesi.

Bu bakış, bienali yalnızca kültürel bir etkinlik değil, aynı zamanda politik bir kurgu olarak okuyor.

Hatta daha sert bir yerden söylersek: sanatın masum olmadığı, tersine çoğu zaman görünmez bir hegemonya ürettiği fikrine dayanıyor.

Bu yüzden söyleşi boyunca "egzotizasyon", "kolonyal bakış" ve "kurumsal merkezileşme" gibi kavramlar öne çıkıyor.

Ama söyleşinin belirgin tarafı şu: oldukça güçlü bir eleştirel keskinlik taşımasına rağmen çözüm önerisini daha çok "nasıl olmamalı" üzerinden kuruyor.

Yani yapıcı bir modelden çok mevcut yapının teşhiri baskın. Bu da söyleşiyi bir sanat eleştirisinden ziyade bir tür karşı-küratoryal manifesto gibi konumlandırıyor.

Bu söylem, sanat dünyasında sık görülen "bienal eleştirisi"nin ötesine geçerek bienalin kendisini bir iktidar aygıtı olarak okuyan radikal bir eleştirel pozisyona yaslanıyor.

Ancak bu radikallik zaman zaman kurumsal sanatın iç dinamiklerini tamamen reddederek alternatif inşa ihtimalini geri plana itiyor.
 

 Sanat Eleştirmeni-Küratör M. Wenda Koyuncu, Independent Türkçe için Roza Tulga'nın sorularını yanıtladı
Sanat Eleştirmeni-Küratör M. Wenda Koyuncu, Independent Türkçe için Roza Tulga'nın sorularını yanıtladı

 

Sanat eleştirmeni ve küratör M. Wenda Koyuncu'nun sanatla kurduğu ilişkinin temel dinamikleri neler? Bu alana yönelme hikâyeniz nasıl başladı ve bugün eleştiri ile küratörlük arasındaki bağı nasıl değerlendiriyorsunuz?

2000'li yılların başından beri sanatla, çağdaş sanatla yakından ilgiliyim. Sanat insanla ilgili bir şey. İnsan zihni, duyumları ve duygularıyla çalışan bir şey. Gündelik hayatta, siyasette, felsefede, tarihte vb. alanlarda göremediklerimizi bize çeşitli bakış ve düşünme biçimleriyle getirir. Kısaca sanat, hayata müdahale etme biçimlerinin en başında gelen bir fenomen. Benim ilişkilenme sebebim de bunlara dayanır doğal olarak.

Hayatta memnun olmadığınız durumlar, düşünceler, olaylar, olgular vardır ve bunların sanat üzerinden temsillerini veya kritiklerini görürsünüz. Ben de bana bir şekliyle değen bu fenomeni yazı ile ya da eleştiri ile karşılayan bir yerden dahil oldum. Eleştiri de bir sanat yapma biçimi, bir edebiyat edimi. Ben sanatı imgeler üzerinden gelişen bir siyaset biçimi olarak okuduğum için eleştiriyi de o bağlamda ele alıyorum.

İmgelerde ne tür siyasetler belirir, görme biçimleri bizleri nasıl etkiler, şekillendirir veya imgeler neye hizmet eder ve ne gibi sosyal veya politik meselelerle bağ kurar gibi sorularla ele alırım sanatı ve eleştirimi de bunun üzerine kurarım genellikle. Elbet işin içine türlü disiplinlerle, kavramlarla beraber ilerleyen; aynı zamanda yazdığımın neye, kime hizmet edeceğini bilmek gibi bir sorumluluk ve farkındalıkla hep üretmeye çalışırım.

Küratörlük pratiğim de eleştirmen pratiğimin diğer yüzü gibi işler. Yaptığım her sergi bir şekilde eleştiridir. Ortaya koyduğum imgelerin ne tür bir düşünce ürettiği benim en belirleyici meseledir. Çünkü imgeler masum değildir ve bizim ne gösterdiğimiz, hayat içinde nasıl bir yer teşkil ettiğimizle alakalıdır. Hayallerimiz, siyasetlerimiz, ütopyalarımız, korku ve kaygılarımız imgeler üzerinden kendini deşifre eder.

Eleştiri ve küratörlük bir madalyonun iki yüzü değildir. Birbirine bakan iki öznedir benim için. Biri olmadan diğeri var olamaz. Benim hikâyem de bu minvalde çeşitli sanat mecralarında yazarak başladı. İstanbul'a taşındıktan bir süre sonra da küratörlüğü içine alarak gelişti.
 

7. Mardin Bienali, 15 Mayıs - 21 Haziran 2026 tarihleri arasında Mardin'in farklı mekânlarında sanatseverlerle buluşuyor
7. Mardin Bienali, 15 Mayıs - 21 Haziran 2026 tarihleri arasında Mardin'in farklı mekânlarında sanatseverlerle buluşuyor

 

Küratöryel metinler ile sergilenen eserler arasındaki ilişkiyi nasıl değerlendiriyorsunuz? Bienallerde sıkça eleştirilen "metnin eseri taşıması" sorunu burada da mevcut mu?

Sadece bienaller için değil, "konsept-kavram" motivasyonlu birçok serginin esas eleştiri sebebidir söylediğin. Bir sergide esas olan kavramdan çok imgelerin varlığıdır. İmgeler arasında kurulan siyaset biçimidir. Kastım güncel siyaset değil elbet. İmgelerin nemalandığı düşünce ve görme biçimleri arasındaki siyasettir.

Şimdi durumu şöyle izah edeyim: Metnin eseri taşıması meselesi, sanat eseri denilen varlığın ne'liği konusunda yaşanan kafa karışıklıkları ile ilgilidir biraz. Duchamp'tan beri süregelen, herhangi bir nesnenin de sanat eseri olabileceği konusu bu sorunun anahtarıdır. Yani kökleri Modernist sanatın-edebiyatın başlangıcına kadar uzatılabilecek bir mesele bu.

Sanat eğitiminin veya akademinin eskimiş müfredatından, sanatı çerçeveleme biçiminden tutalım da Dada'nın anti-art tavrına, Kavramsal Sanat'ın dil ile görsel imge arasındaki sınırları kaldırmasına, Pop Art'ın gündelik tüketim nesnelerinin seri üretimini sanat eseri olarak sunmasına varan çok belirleyenli bir sürecin naif sonuçlarıdır metin ile sergi arasındaki çelişki.

Bir taraftan bir eseri doğru okumak için alımlayıcı için belli bir görü veya bilgi talebi varken, diğer taraftan iyi analiz edilmemiş, çarçabuk, dostlar alışverişte görsün minvalinde hazırlanan sergilerde gösterilen; düşüncesi-plastiği oturmamış imgeleri kurtarmak adına alımlayıcıyı aptal yerine koyan, referans çorbasına dönmüş metinlerle kotarmak var.

Bu da biraz hızla, aceleyle iş çevirmek isteyen küratör veya düzenleyicilerin etik tutumları ile alakalıdır. Bir metin bir sergiyi iyi bir sergi yapmaz, kötü de yapmaz; ancak ona mütevazı bir eda ile eşlik eder. Serginin üzerine çıkmış bir metin, bir tür çaresizliğin ifadesidir.
 

Mardin Bienali 16 yıldır kentin tarihsel ve kültürel mirasını sanat aracılığıyla görünür kılma iddiası taşıyor… Mardin Bienali'nin temel meselesi gerçekten Mardin'i anlamak mı, yoksa Mardin üzerinden uluslararası sanat dünyasının ilgisini çekecek bir anlatı üretmek mi?

Soruna dünyadaki bienal tecrübelerinden birkaç örnek vererek cevap vermeye başlamak iyi olabilir. Bienallerin tarihine baktığımızda genellikle etkinliğin gerçekleştiği kentin belli başlı aktörlerinin (ticari, siyasi ve kültürel) kentle ilgili belli politik tasarımlarından ortaya çıktığını görüyoruz.

İlk bienal olan Venedik Bienali (1895), dönemin belediye başkanının öncülüğü ve kentin diğer bileşenlerin Venedik'i çeşitli sebeplerle yeniden ilgi odağı bir kent haline getirmek isteğinden çıktığını görüyoruz. Erken bienallerden biri olan Sao Paolo Bienali (1951) Beyaz Batı'nın kültürel hegemonyasını kırmak, sömürge sonrası büyük Güney'in modernleşme sancılarından doğduğunu söyleyebiliriz. Hakeza Güney Kore'nin ilk bienali Olan Gwangju Bienali (1995) de askeri darbe sırasında katliamlar, travmalar yaşamış bir kenti yeniden ayağa kaldırmak amacıyla yapılmıştı. Hükümetin desteği ve yerel aktörlerin iradesiyle gerçekleşmişti o bienal.

Sadece iki defa yapılmış olsa da, son örnek olarak Johannesburg Bienali'nden (1995) bahsedebiliriz ki ırkçı, sömürgeci Apartheid döneminden hemen sonra post-kolonyal bir yaklaşım ve ulus inşası amacıyla yapılmış çok önemli ve politik bir bienaldir. Daha birçok örnek sayabiliriz ve sayacağımız bütün bienallerde göreceğiz ki bienaller o kentin kolektif iradelerinden ortaya çıkmaktadır ki böyle olmazsa ayakta kalmaları da zor olur. 

M. Wenda Koyuncu
M. Wenda Koyuncu

Şimdi soruna gelirsek, bildiğim kadarıyla Mardin Bienali (MB), Ferhat Özgür ve Döne Otyam'ın kişisel iradeleri ve ilişkileri ile ortaya çıkmıştır. Döne Otyam'ın asıl aktör (ilkinde küratör, sonrasında hep direktör) olarak göründüğü bienalde sonradan Ferhat Özgür'ün ayrıldığını ve 5. Bienal'e kadar; karar alıcı, kritik pozisyonlardan (küratörlük, danışmanlık, direktörlük gibi) hiçbirinde bırakalım Mardin'i, bölgeden bile tek bir isim veya bileşenin olmadığına tanık oluyoruz. 5. Bienal'den sonra Hakan Irmak'ın, Döne Otyam'ın yanında direktör olarak isminin geçtiğini görüyoruz. Irmak daha önce çeşitli alt rollerde, organizasyon ekibinde yar almıştır. Ayrıca ilk iki bienale de sanatçı olarak katılmıştır. Burada bir etik problem yok mu, diyesi geliyor insanın.
 

Neyse, demem o ki MB'yi ortaya çıkaran iradeyi, kentin iradesinden tamamen bağımsız, kentle bir sebeple duygusal bağı oluşmuş aktörlerin iradesiymiş gibi ele alalım. Olamaz mı?  Olabilir. Ancak bu türden bir bağ yeterli mi büyük bir organizasyon için? Burada başka sorular da sormak mümkün. Mesela: Mardin'de neden bir bienal ihtiyacı hissetiler de misal sanat açısından daha dinamik olan Diyarbakır'ı düşünmediler? Diyarbakır Çağdaş Sanat konusunda mesafe kat etmiş bir şehirdi.

Kentte yaşayan önemli sanatçılar vardı ve kentte öyle ya da böyle bir çağdaş sanat kültürü oluşmuştu. Benim şüpheci aklım bana şunları söyletiyor: Bienal 2010 yılında devreye girdi. Bu dönem tam da Diyarbakır'dan yükselişe geçmiş bir çağdaş sanat dönemidir. Bana göre MB, özellikle Şener Özmen'in çabalarıyla şahlanmaya başlamış, özgün dilini ve plastiğini yaratmaya çalışmış, muhalif, politik; bölgenin ve dünyanın yakıcı meseleleri ile ilgilenen sanatsal damara yapılan darbe bir girişimidir. Bu tespitimin iyi düşünülmesini isterim. 

Mardin'de bir çağdaş-modern sanat ortamı yoktu o dönemde. Ancak sanatla uğraşan ve tanınmaya çalışan birkaç sanatçıdan bahsedilebilirdi. Yani bu ilginin veya duygusal bağın sebebi, Mardin'deki yoğun çağdaş sanatı görünür kılmaksa eğer, nasıl bir yoğun üretimden nasıl bahsedebiliriz ki o günkü koşullarda? 

Aklıma burada Foucault'nun bazı düşünceleri geliyor; modern iktidar sadece yasaklamaz, cezalandırmaz veya "hayır" demez. Aksine üretir; bilgi üretir, zevkler üretir, doğru-yanlış normları üretir ve en önemlisi "ideal vatandaşı" (makbul bireyi) üretir. İnsanları ezerek değil, onları biçimlendirerek yönetir. Öyleyse burada var olan değil, üretilen ve dayatılan bir şeyden bahsedebiliriz. Kentin "yoğun" üretimleri görünür kılma gibi bir amacın matematiksel imkânsızlığı ortada. 

Öte yandan acaba bu arzu, kente dünyadaki sanatı mı göstermeye çalıştı? Bu da bir arzu biçimi olabilir pekâlâ! "Buralara sanat götürelim mi?" dediler. Bu pratikler, Cumhuriyet'in aydınlanmacı reflekslerine götürür bizi. Peki neden o zaman? Bunları çok safça ve direkt soruyorum. Neydi bu bienalin amacı? Geçen bienal sonrasında yazdığım "Manzara'nın Şehveti" adlı yazımda küratör metinlerini analiz etmeye çalışmıştım. Bazı metinlerde şöyle ibareler geçiyor: "Mardin'i uluslararası çağdaş-modern sanatın merkezi hâline getirmek istiyoruz" şeklinde.

Şeytanın avukatlığını yapıyorum. Yani bu arzuyu neden Mardinli aktörler; sanatçılar, belediyeciler, sivil toplumcular, kent konseycileri, akademisyenler vs. bir araya gelip dile getirmiyor da, Döne Otyam'ın öncülük ettiği, kendi içinde kapalı bir yapı dile getiriyor? Burada aşırı bir sınır aşımı göremiyor muyuz?

Bu nasıl bir güçtür? Bu gücün kaynağı salt arzular mıdır? Mardinlilere sordunuz mu? Kime sorarak kentin kaderi üzerinde doğrudan etki edecek bir projeyi hayata geçirdiniz? Turizmi mi geliştirmek istediler, Mardin ekonomisini mi düzeltmek istediler? Nedir?

Bunlar sizin görevleriniz mi? Bu talepler neden kentin öz iradesinden; mülki, idari, sivil, ticari ve entelektüel sermayesinden çıkmadı da sadece Döne Otyam'dan geldi?

Gözlemler ve araştırmalar yapıp görüşler aldılar mı? Kent insanlarının görüşlerine başvurdular mı? Örneğin, Şener Özmen gibi bölgede yaşayan ve çağdaş sanat alanında önemli bir aktör olan bir sanatçının fikrini alma gereği duydular mı? Döne Otyam neden böyle bir girişimde bulundu? Mardin'le ilgileri nedir? Bir tür sanat misyonerliği mi yaptılar? Bir nevi sanat üzerinden Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği duygusu mu? Bunlar art niyetli sorular gibi görünmesin. Bir gözlemci, araştırmacı ve eleştirmen olarak soruyorum.

Bu sorular muhatapları tarafından cevaplanmak zorundalar. Kentteki ihtiyaç neydi ve bu nasıl bir ihtiyacı karşıladılar? İhtiyacı belirleyenler ve tespit edenler kimlerdi? Kentin sanat ve kültür aktörlerinin, (yerel) yönetimlerin ve sivil toplumun davetiyle mi Döne Otyam bir görev üstlendi, yoksa tamamen bağımsız bir girişimin eseri olarak mı ortaya çıktı?

Lütfen buraları okuyan herkes dünya tecrübelerini iyi incelesin. Mardin nihayetinde Kürt coğrafyasının önemli duraklarından biridir. Bölgenin yaşadığı siyasi ve toplumsal meselelerin tüm yükünü üstlenen yerlerden biridir. Bu bağlamlarla düşündüğümüzde, bunun bir fuar, şenlik veya sıradan bir etkinlik olmasının çok ötesinde getirileri olan bir olay olduğunu düşünmemiz gerekir. Çünkü bölgenin sanatsal ve kültürel karakterini doğrudan biçimlendirecek türden bir girişimdir.

İmge rejimini sanatsal yönden yönlendirebilecek bir tasarım. İktidar üretir, dedik yukarıda. Hegemonya inşa eder. Bölgenin sanatsal dinamiklerini ve dışarıdaki algısını tamamen değiştirebilecek bir güçten bahsediyoruz burada. Peki bunu nasıl ölçebilir ve anlayabiliriz? Kentte veya bölgede bu manada çağdaş sanata hâkim, bunun politikasını-manifestosunu belirleyecek ve iş birliği yapacak aktörler yok muydu?

Bienal'de Mardin'den direktörlüğe yükselmiş veya yükseltilmiş Hakan Irmak var. 6. Bienal'de ise Irmak dışında yine bir figür yok. Şimdiki bienalde ise danışman olarak Said Aydın ve Evin Bilge Baran'ın ekibe dâhil olduğunu görüyoruz. Yani 16 yılda direktörlüğe getirilmiş bir Mardinli ile son adımda iki Mardinli daha dâhil edilmiş.

M. Said Aydın'ı şair ve yazar kimliğinden tanıyoruz. Bienal sayfasından edindiğimiz bilgilere göre E. Sevgi Baran da sosyoloji temelli belgesel sinemacı ve araştırmacı genç biri. Said Aydın'ın şairliğini ve yazarlığını tartışacak bir uzmanlığım olmasa da çağdaş sanata hâkimiyeti konusunda kamuya yansımış bir malumatım yok. Kendisi yakından tanıdığım bir şahsiyettir ve bugüne kadar bu konuyla alakalı tek bir sohbet ettiğimizi hatırlamıyorum.

M. Said Aydın da alınmasın bu sözlerimden; mesele kendisi değildir. Mesele, bu bienalin kimin olduğudur. Aklı, politbürosu kimdir? Tabii bu bir ölçü değildir; belki de Aydın meselelere çok hâkimdir. Demek istediğim, 16 yılın sonunda aslında bienalin manifestosunu layıkıyla değerlendirecek ve bienalin kimliğinin oluşmasında bölgeden, sanatla iç içe ve bu manada bölge dinamiklerini de hesaba katan bir aktörün ekibe neden hiç dâhil edilmemişliğidir.

Çünkü bu, Türkiye'nin herhangi bir yerindeki bir bienal değildir. Son yüz yılını şiddetle geçirmiş bir coğrafyanın kalbindeki bir bienaldir. Bu imkânsızlıktan mı kaynaklanıyor, yoksa tercihen mi böyledir; bu da benim için karanlık noktalardan biridir.

Son bienale gelene kadar İstanbul'dan danışman bulunabiliyorsa gayet Diyarbakır'dan da bulunabilirdi mesela veya Mardin Artuklu Üniversitesi'nden birileri dahil edilebilirdi. Bu durumda kent üzerinden tasarımlanan bu etkinlikte, hem gösterilecek çalışmaların hem dahil edilecek sanatçıların seçiminde hem de bienalin bölge üzerinde kuracağı etkiyi doğru okuyacak birileri ekibe neden dahil edilmedi? Esas belirleyici dinamikler nerde ve kimde olacak?

Bize sunulanın bizi orta ve uzun vadede nereye taşıyabileceğine, Mardin'in yaşadığı sorunlara dikkat çekecek, sunulan gösterinin kentin ve coğrafyanın esas dertlerini örtebilecek bir potansiyel taşıdığı ihtimaline karşı kim itiraz edebilecek? Bunlar uzun uzun konuşuldu mu, tartışıldı mı? Buranın sorunlarını ve ihtiyaçlarını bilen, duyan, hisseden, ortaklaşan; bu politik yükün ağırlığını tespit eden, sanatı bu duyarlıkla ele alan, meseleyi kavrayan birilerine neden yer verilmez?

Ortada büyük bir hegemonik gücün yavaş yavaş inşa edildiğini neden fark edilmez, her şeyi ele geçirdiğini görmemiz gerek. Soruna dönersem, Mardin'in kültürel ve tarihi mirası nedir? Mardin'i anlamak nedir? Mardin'i anlamak turistik hazzı kamçılayan bir düşünceye dayanıyorsa vay halimize. Mardin'i temsil etmek gerçekte nedir? Hangi temsilden bahsediyoruz?

Kürtlerin ve diğer yerleşik halkların hakkını teslim eden bir temsiliyet mi görüyoruz, yoksa Mardin'in havası, manzarası ve taşı'na mı sığınıyoruz? Hiç mi bir sorun yok burada? Mardin derken de sırf Mardin'den bahsetmiyorum, Mardin'in de içinde yer aldığı büyük coğrafyanın sorunlarına işaret ediyorum? Bienal hiç mi uğramaz bu sorunlara. Gök-Zeminde gösterilen nedir?

Bienaller sanat dünyasının entelektüel ve politik forumlarıdır, varlık sebepleri kavramsal olarak budur. Bienal, Mardin Turizm ve Tanıtma Derneği'nin işlevini yüklenmemeli. Buraya turist çekme derdine girmemeli. Gelecekse eğer entelektüel varlığıyla gelmeli. Turistik algıyı sanat örtüsü altında beslememeli. Dara Dara'dır, Deyrü-l Zafaran Deyrü-l Zafaran'dır, Eski Mardin Eski Mardin'dir. Bienal bunların üzerine ne katabilir? Katma iddiası varsa bu çok kibirli bir tavır olmaz mı?

Bizler de gideceğiz, bienal de gidecek ama o yapılar kalacak. Zaten mimari yapı baş döndürecek kadar estetik. İçine, dışına, fonuna ne koyarsan satar. Bu tarihi miras ve kültürel katmanlardan kurtulması gerek Bienal'in. Demek istediğim Bienal buralara yaslanmamalı. Sanatsal, düşünsel, entelektüel bir sahada kalmalı. Uluslararası sanat dünyasının ilgisini de gerçek manada böyle çekebilir. Yoksa bir kent pazarlanması ve ona bağlı sanat üzerinden ticari bir etkinlik olarak kalacak. Bütün bunları düşündüğümüzde elimizde kentin imajını çarpıtarak parlatmak ve satmak dışında bir şey kalmıyor maalesef. Hala da asıl soru havada asılı: Bu bienalin sahibi kim? 
 

7. Mardin Bienali’nden bir sergi alanı
7. Mardin Bienali'nden bir sergi alanı

 

Sizce Mardin Bienali bugün Türkiye çağdaş sanat ortamında nasıl bir yerde duruyor? Yenilikçi bir model mi sunuyor, yoksa mevcut bienal anlayışlarını tekrar mı ediyor?

Yenilikçi modelden kasıt nedir bilmesem de, geçmiş bienallerde yenilikçi diyebileceğimiz bir deneyimleri oldu. Sanırım 3. Bienal küratörsüz yapıldı ve Bienal metnini yazan Ali Artun bunu alkışladı; şef, pop-star küratörlük modelini tercih etmedikleri için. Yenilikçi diyeceksek ancak böyle bir şey aklıma geliyor. Ama Ali Artun hocanın neo-liberalizmin bir uzantısı olan bu Bienal karşısında duygusunu ancak bir iyi niyet gösterisi olarak okuyabiliriz. Açık çağrı yerine davet üzerine sanatçı seçiliyor, bu birçok bienalin takip ettiği bir model. Burada da başka dinamiklerin devreye girdiğini düşünüyorum.

Özellikle bazı galerilerin kendi sanatçısını bienal'de gösterme arzusu olduğunu düşündürtüyor bana. Bu bakımdan açık çağrı tercih edilmeyebilir. Mekan olarak da turistik güzergahta kalmalarını bir zaaf olarak görüyorum ki bunu geçen bienal değerlendirmemde de dile getirmiştim. Okudular mı bilmiyorum ama orada Bienal turistik rotadan çıkarılmalı demiştim.  

Üstüne Deyrü-l Zafaran Kilisesi, Dara Antik Harabeleri'ni ve Kızıltepe'deki hamamı eklediler. Mekân seçimi açısından yapılan en doğru seçim hamam'dı. Diğer mekanlar zaten turistik sosu iyice arttıran cinsten. Peki bu neden önemli? Mardin temsili yapılacaksa bu sadece tarihi mekanlarda olamaz. Bu başka bir Mardin algısının yaratılmasına sebep oluyor.

Yeni Yol dedikleri yere, Saraçoğlu'na, Yenişehir semtine inebilirdi Bienal. Hem gelenler başka bir Mardin gerçekliği göreceklerdi hem de hakikaten sanat eseri ile alımlayıcı arasındaki tarihi dekor çekilmiş olurdu. Ama tercihleri bu yönde değil. Ama yenilikçi derken gözüme çarpan bir ayrıntıyı dile getirmeden de edemem. Bienal yapılanması bazı okuma listeleri yayımlamış. Hadi küratörü anladım, kendi manifestosunun referansı olan iki eseri önerebilir.

Bienalin metinsel olarak nereden beslendiğini işaret edebilir. Peki diğer listelere ne diyeceğiz. Bize bienale nasıl bakacağımızı söyleyen akıl bir tür: kültürel-politik, elitizm, entelektüel snopluk, paternalizm, epistemik kibir veya jakobenizmdir kısaca. Nasıl göreceğimizin yanında bir de neyi okuyacağımızı da mı telkin ediyorlar. Belki de kimsenin okumadığı bir zamanda bize okumanın önemini hatırlatmak istediler ha. Mardin'i her yönden kuşatmak böyle bir şey olmalı. Listelere baktığımız zaman bir iki kitap dışında çoğunlukla Mardin egzotizmini besleyen kitaplar olduğunu görebiliriz.

Bir de Fikret Otyam kitapları var listede, ne alaka? Bakın şimdi, Mardin Bienali'ne destek veren bir akademisyen olan sevgili Ebru Nalan Sülün'ün de listesi var, Mardin'i nasıl okuyacağımıza dair. Kendisi 2010 yılında İstanbul Bienal'i üzerine zehir-zemberek bir yazı yazıyor. Yazı tam olarak bugünkü Mardin Bienali'ni tarif eder cinsten.  Sülün, İstanbul Bienali'ne yönelttiği keskin eleştirilerde, bienalin özetle; Türkiye'yi temsil etmekte zorlandığını, küreselleşmeci ve çok kültürcü mantalitenin Türk kimliğinin özgün olma çabalarını zedelediğini, İstanbul'un tarihi ve kültürel değerlerini metalaştırarak pazarlayıp satışa sunduğunu, bu durumun sınıf-emek ve eğitim sorunları gibi problemleri göz ardı ettiğini söylemektedir.

Pek çok tespitine katıldığım Ebru Nalan Sülün'ün dile getirdiği meselelerin Mardin Bienali için fazlasıyla geçerli olduğu hatırlatmak gerek. İsteyen makaleyi açıp okuyabilir.  Yani bu listeler ve bienalin örgütlenme biçimine baktığımda bizim yerimize söz üreten bir yapı olduğunu görebiliriz.
 

 Sanat Eleştirmeni-Küratör M. Wenda Koyuncu
Sanat Eleştirmeni-Küratör M. Wenda Koyuncu

 

7. Mardin Bienali'nde karşılaştığınız en büyük kavramsal eksiklik neydi? Küratöryel çerçeve ile sergilenen işler arasında güçlü bir bağ kurulduğunu düşünüyor musunuz?

Bakın, geçen Bienal için yazdığım ve eleştirdiğim şeyi burada size kısaca özetleyeyim. Mardin Bienali'nin sorunu ne küratör seçimi ne de sanatçı seçimidir. Sorun, Mardin Bienali'nin çerçeve söylemidir. O yazıda söyledim; bütün küratör metinlerinde ortak olan bir şey var. Bu bienalde de aynı söylemi görüyorum. Mardin Bienali sadece Mardin'in havası, taşı ve manzarasını mistifiye eden küratöryel konseptlere dayanıyor. İfade etmeye çalıştığım gibi, entelektüel-politik platform olmayı tercih etmiyor.

Bize kendi şehrimizi tekrar tekrar gösteren, estetize eden bir söyleme yaslanıyor. Bu seneki konsept Gök-Zemin, referansını Aritophanes ve F.Attar'dan alıyor. Çok geniş alanlar. Yerle Gök arasında Kuşlar üzerinden yapılan sembolizasyon. Bu iki katman arasında nelerin olup bittiğini doğru görmek ve olup bitenler arasında nelerin gösterildiğini ve nelerin örtüldüğünü anlamaktır mesele. Misal Simurg efsanesini Kürtler de kendisine bağlar. Bu anlatı, özellikle Kürtlerin son kırk elli yıllık hafızasında direnmeyle anılan bir tarafta duruyor.

Peki, bugün bu Simurg kimdir? Sembolik olarak neye tekabül ediyor? Azala azala, direne direne, ihanete uğraya uğraya nasıl bir halk gerçekliğinin ortaya çıktığını, tarihsel olarak üzerlerindeki tüm egemen ve hegemonik yapıları nasıl kırdıklarını, kendilerini tarihin bir öznesi haline nasıl getirdiklerini düşünmek gerekir. Aşağı yukarı benim yaşımda ve benden daha küçük yaşlardaki her Kürt, Simurg efsanesini biraz böyle okur. Bizi bir yığın gibi gösteren, akıldan ve idraktan yoksun anlatılara karşı bir özne olarak Kürtlerin gururla birbirlerine anlattıkları bir efsanedir Mantıku't Tayr.  

Aristophanes'in 'Kuşlar'ı da bir ütopya anlatısı olarak coğrafyanın gerçekliğine biraz daha temas edebilirdi. Gökyüzüne sığınan insanlar bugün kimlerdir? Kuşların gökyüzünde inşa ettikleri ideal ülke neresidir? Ben olsam bunları düşünürdüm mesela. Zemininde mayınların döşeli olduğu, göğünde füzelerin uçtuğu coğrafyalar neresidir? İdeal ülke neresidir? Nasıl yaklaşabiliriz bu meselelere? Bienal bunlara uzak gibi duruyor. Çelenk Bafra tecrübeli bir küratör, sanatçıların neredeyse tamamı zaten bilinen, tanınan sanatçılar buna laf yok. Ama gerçeklik böyle işlemiyor. İmgeler havada kalıyor, efsanelerin tarihselliğini aşamayan bir düzeyde kalıyor. Kuşlar deyince illa uçurtma mı aklımıza gelmeli veya kuş ve kanat imgeleri mi? Metafor kendini bugüne nasıl atacak? Böyle mi yaklaşmalıyız imgeye?

Gök hayallerin yurdudur, doğru ama mesele zemine bakmaktan geçiyor. Bu da ilk başta söylediğim şeye gelip dayanıyor. Mardin Bienali ne sosyolojisinin ne de güncel kültürel sorunların yakınına uğramıyor. Kendi içinde bir görsel bir bütünlük oluştursa bile ve teker teker birçok iyi çalışma olsa bile, bütünsel imge bizi bir yere götürmüyor, sadece göze hoş gelen egzotik bir görünüme kavuşuyor.  Birçok işin problemli olduğunu söyleyebilirim kendi gördüğüm yerden.

İşlerle şimdiki zaman arasında huzursuz bir ilişki var, coğrafya ile paslaşamamanın şimdiye dahil olamamanın mahcubiyeti var. Kabuğa sığınmış işler. Duvarları, manzarayı delemiyor; tatlı hafızalara, tekin mecralara yaslanıyor. Güvenli sularda gezinen işler. Ayrıca antropolojik bir laboratuvar gibi geliyor bazen bu imge tasarımı. Antropoloji ile arkeoloji arasındaki ideolojik farkları göremeyen bir bakış.

Misal yere serili döşeklerin hafızası veya dengbêj'in sesi nereye açılıyor? Bunlar iyi hesaplanmamış gibi geliyor. Döşek sadece damdaki yıldızlı hülyaların izini taşımamalı veya dengbêjlerin eşlik ettiği, çöp ayıklayan kadınlar nasıl bir kadın imgesi üretiyor? Bu coğrafyanın sıkıntılarından doğup bambaşka bir öznellik yaratmış olan kadın temsili bu mudur? Bugün devasa bir kadın imgesi yaratılmışken sunulan kadın fotoğrafı kimin bakışını okşamaktadır?  


Mardin'de yapılan bienallerin "eleştirel sanat" üretimine ne kadar alan açtığını düşünüyorsunuz? Politik ve toplumsal meseleler sanat aracılığıyla gerçekten tartışılabiliyor mu?

Bunu bir önceki soruda açıklamaya çalıştım kısaca. Mardin Bienali toplumsalın ve siyasetin olmadığı bir bienaldir. Bunu laf olsun, çamur olsun diye söylemiyorum. Hiçbir lafım da kişisel bir arızaya dayalı değildir. En nihayetinde Türkiye'de ve dünyada birçok bienal görmüş, takip etmiş bir insanın tecrübesi ile konuşuyorum.

Eleştirel sanat pratikleri, sanat-biçimsel pratikler olabileceği gibi; sistem, kurum, siyaset ve toplumsal uğrakları olan pratikler olarak ikiye ayrılabilir. Bütün sanat tarihi eleştirel ve politiktir. Siyasetten ayırabileceğimiz tek bir sanatsal dönem yoktur; önce bunun altını çizelim. Platon'un da sanata bakışı politikti, Kant'ın da, Hegel'in de, Deleuze'ün de, Ranciére'in de, Da Vinci'nin de Duschamp'ın da, Dada'nın da Pop Art'ın da postmodernizmin de, çağdaş sanatın da. Sanatsal evrim zaten eleştirel evrimdir.

Eğer eleştirel sanat olmasaydı, sanat tarihinden bahsetmek mümkün olmayacaktı. Tanrı mı esastır bakışta, insan mı; birey mi esastır, toplum mu; duyular dünyası mı, duyular üstü mü? Buradan alın götürün istediğiniz her yere. Yani sanat zaten politiktir; hem ontolojik hem de epistemolojik olarak. Diyorlar ki bienal bir siyaset alanı değildir.

Elbette burada kastımız güncel siyaset olamaz; kastımız sanatın siyasetinin ne olacağıdır. Sorduğun sorunun esas olarak toplumsal-politik olarak eleştirel sanat olduğunu anlıyorum. Bir örnek vereyim mesela bienaller nasıl politik olabiliyor diye. Hou Hanru'nun küratörlüğündeki 10. İstanbul Bienal'i "İmkânsız Değil, Üstelik Gerekli: Küresel Savaş Çağında İyimserlik'' başlığını taşıyordu. Çelenk Bafra'da küratörün asistanıydı o sırada yanılmıyorsam.

Türkiye sanat çevresini ayağa kaldıran, birçok akademisyenin imza toplayıp protesto ettiği, protesto sebebini de Türkiye'nin kurucu ideolojisi olarak Kemalizm'in küratöryel metinde eleştiri konusu olmasıydı. Çok cesur işler vardı ve sanat çevresinde ciddi tartışmaların döndüğü bir ortama sebep olmuştu. "9. İstanbul Bienali", "13. İstanbul Bienali", son "Venedik Bienali" (2026); benzer politik tartışmaların gırla gittiği zeminler yaratmadı mı? Mardin neden bundan kendisini sakınıyor?

Direkt siyaset yapmak gerekmiyor, bunu yapmak sanat olmaz zaten; ama sanatı politikadan ve sosyolojiden soyutlamak da bizim kısmetimizmiş demek. Yani şöyle bir şey isteniyor ısrarla: bugünü ve yakın geçmişi görmeyin, geriye bakın, kadim dönemlerinize bakın. Ne güzel taşlarınız, cin hikâyeleriniz, dövmeleriniz, yastıklarınız, döşekleriniz var; hatta dengbêjleriniz bile var, ne güzel! Bununla bir yere varmak mümkün mü?

Esas olan, hafızanın bugüne nasıl taşındığıdır. Mekânın ve nesnenin bugün nasıl dönüştüğüdür. Tipik Hegelci bir bakış açısı bu; yani bizim bir tarihimiz yoktur, ancak anlatılarımız ve folklorik varlığımız vardır. Cinlerimiz, Şahmaranlarımız, şamanik hâllerimiz olabilir; ama bugüne dair bir düşüncemiz yoktur. Biz dünyayı yorumlayamayız; siz ancak folklorik varlığınız üzerinde tepinebilirsiniz demek bu.
 

7. Mardin Bienali’nden bir sergi alanı
7. Mardin Bienali’nden bir sergi alanı

 

Bienalin bölgedeki genç sanatçılar için bir üretim ve görünürlük alanı oluşturduğunu düşünüyor musunuz, yoksa daha çok dışarıdan gelen sanatçıların etkinliği olarak mı kalıyor?

Elbette olumlu bir etkisi oluyordur. Bienallerin amaçlarından biri de zaten budur: sanatçı keşfetmek. Tabii, bu bienallerde yeteri kadar yer veriliyor mu emin değilim. Kentin için'den diye tabir ettikleri sanatçı katılımı sınırlı; daha çok dışarıdan gelen sanatçıların etkinliğidir.

Buna şöyle itiraz edemem: Küratörün yaklaşımına karşılık veren (yerel) sanatçı yoktur; zorlama olarak bienale dâhil etmesi de doğru olmaz. Mühim olan sanatçılardan ziyade gerçekten coğrafya ile bağ kurmaya çalışmak, sadece turizm acentesi olarak çalışmamaktır.


Bienalin uluslararası görünürlük arayışı ile bölgenin kültürel gerçekliği arasında bir gerilim görüyor musun? Eğer varsa bu gerilim nasıl aşılabilir?

Uluslararası görünür olmak kötü bir şey değil. Keşke bu kavram yerine "ulus aşırı" dense, daha iyi olmaz mı? Uluslararası deyince sanki ulus temsillerinden bahsediyormuşuz gibi geliyor. Neyse, çepere (yerele) hapsolmuş bir etkinlik olmasından daha iyidir uluslararası hâl.

Burada mühim olan, coğrafyanın hangi yönüyle görünür olduğudur. Dahası, görünürlük spotunun üzerine tutulan sanatçının ne ürettiğidir. Zanaatla paslaşan işler, retinal, süslemeci, bol renkli üretimler veya sakatlanmış bir hafıza anlatısı mı görünür kılınıyor; yoksa hakikaten entelektüel, plastik ve politik doygunluğu yüksek üretimler mi? İşte tam bu nokta sizi oryantalizm ile baş başa bırakır. Kültürel katmandan anladığımız bu mu; klişe renklendirilmiş Şahmaran, dövme, mimari motifler veya Süryani imgeleri vs. mi? Gerilim oluşturan şey, görünmeyeni, gösterilmek istenmeyeni bu örtü içinde göstererek gizlemek mi?

Hafıza diye sunulan işlerde de aynı problem var. Hangi hafıza bu, kimin hafızası? Bu hafıza neden dışarıdan gelen herkes tarafından alkışlanıyor, gururla? Mardin'in hafızası olarak sunulanlar gerçek bir Mardin hafızası mı, yoksa kesilmiş, budanmış, dikenleri alınmış bir hafıza mı? Resmî hafızayı besleyen hafıza mı, yoksa gerçekten alternatif bir hafıza mı?

Bienal'le ilgili yazılıp çizilenlere baktığımızda, bunun nasıl da deforme bir hafıza anlatısı olduğunu görmek mümkün. Bu pratikler de maalesef iç oryantalizmin yansımaları.
 

7. Mardin Bienali’nden bir sergi alanı
7. Mardin Bienali’nden bir sergi alanı

 

Kürt sanatçıların ve coğrafyamızın sanat üretiminin bienaldeki temsili sizce yeterli mi? Bu meseleyi yalnızca sergilenen sanatçı sayısı üzerinden değil, bienalin kurduğu dil, küratöryel yaklaşım ve karar alma süreçleri açısından düşündüğümüzde nasıl bir tablo ortaya çıkıyor? Size göre sorun niceliksel bir eksiklikten mi kaynaklanıyor, yoksa daha derinde, bölgenin kültürel hafızasının, estetik birikiminin ve yerel sanat pratiklerinin bienalin ana anlatısında ne ölçüde özne olarak yer alabildiğiyle mi ilgili? 

Sanırım buna yukarıda biraz cevap verdim. Sorun nicelik değildir; sorun bienalin söylemidir. Bu söylem değişmediği sürece bütün sanatçılar bölgeden olsa neye yarar?

(Yerel) aktörlerin bienalin söylemleri içinde ne kadar karar verici olduklarını bilemiyorum. Çerçeveyi aşan hiçbir pratik veya üretimi dahil etmeyeceklerini düşünüyorum. Siyasetin sınırları, sanatın da sınırlarını belirliyor.
Ancak eski bienallerde karşı söylemini geliştiren bağımsız pratiklerden bahsetmek mümkünse de artık öyle karşı bir söylemin varlığı da kalmadı. Bienal hepsini yuttu. Eleştirel yaklaşan hiçbir yazar, gazeteci veya sanatçının bienalin kapısından geçemeyeceği nettir.


Mardin gibi politik, tarihsel ve kültürel katmanları son derece yoğun bir kentte sanatın sorumluluğu nedir? Bienal bu sorumluluğu üstlenebiliyor mu?

Bienal'in eğer varsa bir sorumluluğu, sanata dair düşünce zeminini genişletmesidir. Mardin'i egzotize eden üretimlere prim vermemelidir. Kolonyal pratiklere girmemelidir; objektif ve özgüvenli olmalıdır, klişe söylemleri terk etmelidir. Eleştiriye açık olmalıdır; kendisine yönelen her kritiği olgunlukla karşılamalı ve onu dikkate almalıdır. Düşünce özgürlüğüne saygı duymalıdır; karşı söz üreten herkesi düşman ilan etmekten vazgeçmelidir. Tekel olmaktan, kendisinden geçmeyen, kendisine biat etmeyen her özneye yönelmemelidir. İnsanları korkutmamalıdır. "Velinimetiniz benim" dememelidir. Bunların hepsini maalesef yapmaktadır.

Sanatın dönüştürme gücünün farkına varmalıdır. Bu dönüştürme, kendine göre bir kent imgesi yaratılmadan gerçekleşmelidir. Kenti bir arzu nesnesi olarak sunmayı bırakmalıdır. Kentin, coğrafyanın gerçek sorunlarını müfredatına almalıdır. Marka kent yaratma derdini tüccarlara terk etmelidir.

Bunu güncel bir örnekle somutlayayım istersen: Neden bienal (ister küratör, ister direktör, ister danışman, ister sanatçı boyutu olsun) Mardin girişinde yapılan AVM gibi, bu kente yapılabilecek en büyük kötülüğü dillendiren bir çalışmaya imza atmaz, bir söz üretmez? Hani gözümüz gibi koruduğumuz, ekmeğini yediğimiz Mardin? Bunun ötesi var mı? Hadi diğer bütün meseleleri geçtim; asıl somut dertlerden biri bu değil mi?

Bienal'in ilgisini neden çekmez böyle kötülükler? Kentin siluetini ve doğal varlığını pervasızca bozmuş bir yapı neden bir sanatçının ilgisini çekmez? Neden sadece manzaraya bakıyor bu bienal, demek hakkımız değil mi?


Son yıllarda birçok bienal turistik ve kültürel markalaşma araçları olarak değerlendiriliyor. Mardin Bienali'nin de benzer bir risk taşıdığını düşünüyor musunuz?

Tek cümle ile yanıtlarsam: Mardin Bienali tam olarak bunu yapıyor. "Venedik Bienali" de ilk yapıldığında benzeri bir saikle yapılmıştır, amenna. Ama Venedik sadece mimari-kentsel bir mirasa sahip değildi; orada ciddi bir sanatsal birikim ve üretim de vardı. Üstelik bizzat Venedik Belediye Başkanı'nın, şehrin tüccarlarının ve kültürel aktörlerin bir araya gelip böyle bir tasarrufta bulunmaları ile alakalı bir şeydir.

Kapitalist modernite zamanlarının bir gösteri sahnesiydi Venedik Bienali ve öncesindeki Dünya Sanat Fuarları. Yani içerideki bir ihtiyacın ve iradenin eseri olarak şekillenmiş, neredeyse dört yüz yıldır gelişmiş bir sanat piyasasıyla işleyen ve o günün ticari dünyasının arzularından doğan bir durumun eseridir Venedik Bienali.

Mardin Bienali ve son 30-40 yılda gerçekleşen bienaller ise neo-liberalizm çağının, yani yükselen finans kapitalin hamleleriyle doğan bienal silsilesinin bir uzantısı olarak okunabilir. Kentleri markalaştırmak, mütenalaştırmak, yüksek rant alanları yaratmak, konut ve işyeri fiyatlarını aşırı yükseltmek ve kentin veya bölgenin asıl sakinlerini kent merkezinden uzaklaştırmak olarak özetlenebilir durum. Mardin böyle bir dönemden geçiyor. O yüzden o AVM meselesi önemlidir. Sanat veya bienaller tam olarak bu işleyişi estetik görünmezlik kılıfı altında meşrulaştıran olgular.

Son 30-40 yılda bir yerde bienal adı altında bir şey yapılıyorsa, orayı iyice gözlemek gerekiyor. Son olarak Venedik Bienali'ni yapanlar tamamen o kentin sakinleri tarafından, belli ihtiyaçlara binaen yapılmış bir etkinlikken; Mardin'de kent sakinlerinin bir araya gelip "kentimizin bir bienale ihtiyacı var, hadi o halde hep beraber bir bienal yapalım" dediklerini sanmıyorum. Dışarıdan gelip kondurulmuş bir şey ama umarım daha iyi bir rotaya evrilir.
 

7. Mardin Bienali’nden bir sergi alanı
7. Mardin Bienali’nden bir sergi alanı

 

Bienal sona erdikten sonra kentte ne kalıyor? Kalıcı kültürel etkiler yaratabildiğini düşünüyor musunuz?

Turistlerin kaldığı kesin. Turist eksilmiyor Mardin'den. Bienal'le alakalı bir etkinlik, bir atölye, bir ofis, bir seminer programı, bir proje alanı vs. kalıyor mu bilmiyorum.


Bir diğer hususta, bu yıl 7 Mayıs'ta açılan Kapadokya Bienali ile 21 Mayıs'ta açılan Edirne Bienali, tarihsel, kültürel ve turistik açıdan son derece güçlü coğrafyalarda gerçekleşiyor. Ancak güçlü bir mekâna sahip olmak, tek başına güçlü bir bienal yaratmaya yeter mi? Bu bienaller, bulundukları kentlerin estetik cazibesinden ve tarihsel mirasından beslenen etkinlikler olmanın ötesine geçerek yeni düşünsel ve sanatsal tartışmalar üretebiliyorlar mı? Yoksa sanat, zaman zaman bu kentlerde manzaranın, mimarinin ve kültürel mirasın gölgesinde kalarak bir tür dekor unsuruna mı dönüşüyor? 

Kapadokya ve Edirne Bienalleri'nin bugünkü konumunu nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu bienallerin Türkiye çağdaş sanatında kalıcı ve özgün bir yer edinebilmeleri için hangi niteliklere sahip olmaları gerekiyor?

Şöyle görüyorum: "İstanbul Bienali"nin kurumsal varlığı güçlü ve muhtemelen sürüp gidecektir. İstanbul'un kendisi de güçlü; dünyanın sayılı kentlerinden, kentin ekonomik ve politik varlığı zaten rahatlıkla birkaç bienali taşıyacak güçte.

Diğer bienallere geldiğimizde, onlar hakkında da şöyle bir kanaatim var: Turistin yoğun olduğu bölgelerdeki bienaller bir şekilde yürümeye devam edecektir. Sinop Bienali, turist ve İstanbul jet-sosyetesini çekebilirse ve onlara bir iki günlük keyif yaşatırsa devam edecektir.

Ki bence çok kıymetli bir bienal; hiç de kenti veya bölgeyi egzotize eden işlere girmiyorlar. Çanakkale Bienali de hakeza. Beri yandan Edirne Bienali ile ortak bir avantajları var: İkisinin de İstanbul'a yakın olmalarıdır. Öte taraftan Edirne'nin veya Çanakkale'nin, senin deyiminle dekor olma kapasiteleriyle alakalı bir durumlarını düşünmek gerek. Edirne daha çok yeni ve duyduğum kadarıyla bütçe ve organizasyon konusunda sıkıntıları var. Umarım aşarlar ve kentin dekoruna yaslanmadan sanat rotasında kalırlar.

Kapadokya'nın coğrafi olarak Mardin'e benzer halleri var; o yüzden onun ilerleyen zamanlarda daha güçlü sponsorlar bulma ihtimalini yüksek görüyorum. Lakin Mardin Bienali'nin hepsinden farklı bir pozisyonu var; çünkü Mardin politik bir coğrafyanın tam kalbinde ve bunun getirileri var.


7. Mardin Bienali baktığınız yerden artıları neler? Bienalin sanatsal, kurumsal ve toplumsal etkisini güçlendirmek adına eklemek istediğiniz yeni yaklaşım veya program ne olurdu? 

Kurumsal olarak güçlenmek istemeleri tamamen kendi ilişki ağları ve Türkiye'nin politik dengeleri ile alakalı. Her ne kadar birçok yönden eleştirsem de, bu politik ateşin içinde kurumsallaşmak kolay olmayabilir. Kaygan bir coğrafya; her an her türlü olumsuzluğun yaşanacağı bir yerde Bienal.

Sanatsal yönden güçlendirmek istersem eğer, sırtını Mardin'in taş yapılarına ve ‘büyüleyici' manzarasından çıkarırdım. O taşların bağrında binlerce günah ve suç gizli; manzara da öyle büyüleyici değil, tam tersine acılar ve sorunlarla dolu.

Ben olsam Mardin Bienali'ni Ortadoğu'nun sanatsal rotası haline getirir ve bölgenin buluşma noktası yapardım. Mardin büyüsünü azaltıp gerçek sorunları kucaklayan bir rotaya sokardım. Toplumsal olanı ciddi manada söylemime eklerdim. Klişe sembollerden medet ummaz, dünyanın bu hattı içinde sanat kanalıyla ciddi bir kanal açmaya çalışırdım. Popüler olanı değil, eleştirel kuramsal kapasitesini büyütürdüm.

Mardin'de sanata kafayı takmış, Mardin imgesine kolaycılıkla yaslanmayan üretimleri görünür kılmaya daha çok özen gösterirdim ayrıca. Üretimlerini değerli bulduğum, sanatını Mardin gömleğinin dışında icra etmeye çalışan, felsefeyi ve plastik varoluşu sorgulayan; Mardin'de plastik sanatlar alanında gerçekten iyi bulduğum isimler var: Rodîn, Rıdvan Aşar, Ömer Mirdemir, Erdal Arslan, Hadi Kuzu gibi sanatçıların üretimlerinin daha fazla görünmesini isterdim.

Bu sanatçıların ortak özelliği, kolayca tüketilebilen bir Mardin imgesine yaslanmak yerine, sanatın kendi meseleleriyle uğraşmalarıdır. Form, düşünce, malzeme ve imge üzerine çalışan; yaşadıkları coğrafyayı sadece temsil eden değil, aynı zamanda sorgulayan bir üretim hattına sahipler. Buna rağmen yeterince görünür olamadıkları da bir gerçe

k. Bunun temel sebeplerinden biri, onları destekleyen güçlü bir çevrenin, galerinin, koleksiyoner ağının ya da kurumsal yapının eksikliğidir. Oysa sanat tarihine baktığımızda görünürlük çoğu zaman yalnızca üretimin niteliğiyle değil, o üretimi taşıyan yapılarla da ilişkilidir.

Bu yüzden mesele yalnızca iyi işler üretmek değil, o işlerin dolaşıma girebileceği alanların da yaratılmasıdır. Ben bu isimlerin üretimlerinin, bugün kendilerine ayrılan görünürlükten çok daha fazlasını hak ettiğine inanıyorum. Çünkü ortaya koydukları işler, sadece Mardin'e dair bir temsil üretmiyor; sanatın evrensel meseleleriyle bağ kuran, düşünsel ve plastik yoğunluğu yüksek bir üretim alanı açıyor.


Uzun yıllardır Mardin'in kültürel ve sanatsal yaşamı içerisinde aktif olarak yer aldınız ve aynı zamanda Meyman Sanat Evi'nin kurucularından birisiniz. Meyman'ın temel motivasyonunun, kente uzun vadeli ve sürdürülebilir bir kültürel alan kazandırmak olduğunu biliyoruz. Bundan sonrası için Meyman'ın Mardin'deki varlığı nasıl devam edecek? Teşekkürler M. Wenda Koyuncu.

Meyman, Mardin'de az önce sıraladığım magnetleşmiş Mardin sanat üretiminin dışında bir varoluş sergilemek amacıyla açıldı. Çok da iyi işler yaptığımızı düşünüyorum. Benim özel konumumdan dolayı şu an devam edip etmeyeceği konusunda bir belirsizlik içindeyiz. Önümüzdeki günlerde netleşecek durumumuz. Bu detaylı ve katmanlı sorularınız için, emeğiniz için ben teşekkür ederim.

 

 

 

 Sanat Eleştirmeni-Küratör M. Wenda Koyuncu
Sanat Eleştirmeni-Küratör M. Wenda Koyuncu

 

Akademisyen, Sanat Eleştirmeni, Küratör Mahmut Wenda Koyuncu:

Mardin Derik doğumlu Mahmut Wenda Koyuncu, 2002 yılında Dicle Üniversitesi Türkçe/Edebiyat bölümündeki mezuniyetinden sonra 2007 yılında Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Genel Sosyoloji ve Metoloji Bölümü'den Ali Akay'ın danışmanlığında hazırladığı ‘'Sanatta Temsil ve Kimlik'' teziyle mezun olmuştur. Ali Akay, Vasıf Kortun, Emre Zeytinoğlu, Zeki Coşkun, Beral Madra, Emre Işık, Besim F. Dellaloğlu gibi akademisyenlerden dersler almıştır. 2013 yılında Yıldız Teknik Üniversitesi'nde girmiş olduğu doktora programını yarıda bırakmıştır.  Art-ist, RH Pozitif, Radikal 2, Birgün, Taraf, Sanatatak, Artunlimited, Millyet Sanat gibi yayınlarda çeşitli yazıları yayımlanmıştır. AICA Uluslararası Eleştirmenler Derneği üyesidir ve bir dönem yönetim kurulunda yer almıştır. Halen aktif olarak İstanbul Topkapı Üniversitesi'nde dersler vermekte olup eğitmenlik, küratörlük ve sanat yazarlığı yapmaktadır.

*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU