Devlet dediğimiz şey nedir? Taştan binalar, kalın kanun kitapları, mühürlü evraklar mı? Yoksa gecenin bir yarısı uyuyamayan bir çocuğun korkusu, şiddetten kaçan bir kadının sessizliği, bir yaşlının kimseye yük olmama çabası mıdır?
Hz. Ömer’e göre devlet, önce adaletin sesi olmalıydı. Adalet “Fırat’ın kenarında bir koyun kaybolsa, hesabı Ömer’den sorulur” sözü, bir abartı değil; iktidarın coğrafyasını vicdanla genişleten bir anlayışın ifadesiydi. Bu olmayınca insanda o ülkeye aidiyet duygusu zamanla azalır.
Beyin göçü, aslında insanların ülkeyi terketmesinden ziyade aklın içeride barınamamasıdır. İnsan gider fakat daha acısı şudur: Gitmese bile konuşamaz hâle gelir.
Hz. Ömer’in dünyasında böyle bir soru abes olurdu. Çünkü orada görev, ehline verilirdi ve ehil olan da kapıda bekletilmezdi. Bugün ise soruyu tersinden sormak gerekiyor: Bu ülke, ehil insanını nereye koyacağını biliyor mu?
Yurt dışında hocalık yapmış bir akademisyen, aslında ülkesine boş ellerle değil, birikimle döner:
Farklı düşünme biçimleri, akademik disiplin, eleştirel cesaret, hesap verebilirlik kültürü…
Ne var ki liyakatin yerine sadakat geçtiğinde, bu birikim fazlalık sayılır. Çünkü bilgi, kontrol edilemeyen bir şeydir; soru sorar, ölçer, karşılaştırır. Liyakatsiz düzenler ise soru değil, itaat ister.
Böyle bir ortamda akademisyen, nitelikli olduğu için değil; uyumlu olmadığı için dışarıda kalır. Sorun “iş yokluğu” değildir; sorun, bilgiyi istemeyen bir yapının varlığıdır. Bilgi, o yapıya ayna tutar; aynaya bakan yüz ise çoğu zaman kendi kusurunu görmek istemez.
Bu yüzden yurt dışında yetişmiş bir akademisyenin ülkesinde iş bulamaması, bireysel bir başarısızlık değil; kurumsal bir ahlâk krizidir.
Hakikaten devlet, insanın hayatına dokunduğu kadar vardır. Dokunmadığı yerde sadece bir gölgedir. İşte Osmanlı düşüncesinde sıkça tekrarlanan “İnsanı yaşat ki devlet yaşasın” sözü, bir yönetim sloganından çok daha fazlasıdır. Bu söz, devletin ömrünü insanın kalp atışına bağlayan ahlâkî bir yemin gibidir. Çünkü insanı ihmal eden bir düzen, er ya da geç kendi temellerini kemirmeye başlar. Adaletsizlik sessiz ilerler lakin yıkımı gürültülüdür.
Bugün hükümetler çoğu zaman güçlü görünür. Fakat güç ile adalet arasındaki mesafe açıldıkça, o güç içi boş bir kabuğa dönüşür. İnsan, kendisine değer verilmediğini hissettiği anda devlete ait olmayı bırakır. Geriye korku kalır ve o da bir yere kadar...
Çocuğu düşünelim. Bir çocuğun hayatındaki ilk temaslar, devletin gerçek yüzünü ele verir. Okula aç giden bir çocuk, adaleti ilk orada kaybeder. Oyuncakla değil, endişeyle büyüyen çocuk; devleti bir koruyucu değil, aşılması gereken bir engel olarak tanır. Çocuğu yalnızca yarının yetişkini sayan bir akıl, bugünün yarasını görmez. Oysa çocuk, geleceğin vaadi değil; bugünün emanetidir.
Kadına gelince… Kadın, bir toplumun aynasıdır. O aynaya bakıldığında şiddet, yoksulluk ve dışlanmışlık görülüyorsa, sorun bireysel değil sistemseldir. Kadını sadece korunacak bir varlık olarak görmek, onu eksik görmekle eşdeğerdir. Oysa kadın, iradesiyle, emeğiyle, sözüyle devletin eşit ortağıdır. Kadının susturulduğu bir yerde, adalet yüksek sesle konuşamaz.
Ve yaşlılar… Modern dünyanın en kolay unuttukları. İşe yaramazlıkla yaftalanan, hatırlanmaktan çok tolere edilen insanlar...
Oysa yaşlı, zamanın tanığıdır. Bir devlet, yaşlısını yoksulluğa mahkûm ediyorsa, kendi hafızasını çöpe atıyordur. Hatırasını hor gören bir toplum, geleceğini de sağlıklı kuramaz.
Yarı Yolda Bırakılan Miras
Bazı miraslar vardır; sandıklarda değil, toprağın sessizliğinde saklıdır. Güney Afrika’da Osmanlı mezarları da böyledir: Üzerlerine türlü rüzgârlar esmiş, taşlarına dua sinmiş, ama isimleri devlet hafızasından düşmüş miraslar… Onlar, yalnız geçmişin değil; bugünün vicdanının da sınavıdır.
Bu miras önce büyükelçilere fısıldandı. Yetkili kurum başkanlarına anlatıldı. Diplomatik salonlarda, resmî nezaketin soğuk ışığında dile getirildi. Duyuldu ama işitilmedi. Not alındı fakat kalbe indirilmedi. Çünkü bazı kulaklar, tarihin sesini değil; yalnızca günü kurtaran cümleleri duyar. Miras, böyle anlarda yük sayılır; sorumluluk, başkasına havale edilir.
En sonunda söz, dışişleri bakanına ulaştığında ise beklenen devlet adamı duruşu değil; başkalarının cümlelerini tekrarlayan bir sözcülük çıktı ortaya. O an, meselenin ihmalkârlık değil; basiretsizlik olduğu anlaşıldı. Devlet, kendi tarihini korumayı başkalarının takdirine bıraktığında, irade yerini mazerete bırakır. Mazeret çoğaldıkça da miras yetimleşir.
İşte tam bu noktada güven çözülür. Çünkü tarih, koruyanı olmayan bir emanettir. Sahibi çoktur lakin hamisi azdır. Devlet adamlığı, protokolde değil; emanetin başında belli olur. Emanetin başında durmayan bir yapı, mirası da milleti de yarı yolda bırakır.
Bu noktada “Türkiye Cumhuriyeti kurumlarının teslim edildiği şahıslara güvenim kalmadı” diyenleri anlıyorum. Ve lakin güven bittiğinde susmak değil; yükü sırtlanmak gerekir. Tarih, tam da burada bireylerin omzuna iner.
Bu yüzden bendeniz tarihi mirasımızı koruma yolunda tek başıma yürümeyi tercih ettim. Kurumların unuttuğunu hatırlamak, kalabalıkların görmezden geldiğini görmek…
Bazen bir kişi, bir devletten daha hafızalı olabilir. Çünkü hafıza, makamla değil; ahlâkla taşınır.
Sonuçta bu hikâye bir kırgınlığın değil; bir emanet nöbetinin hikâyesidir. Yarı yolda bırakılan miras, sahipsiz değildir; sadece sessiz bir bekleyiştedir. Ve bazen tarih, kendisini koruyacak kurumu değil kendisine sadık insanı seçer.
Sözde bu mirası sırtlanacak gibi görünen bir belediyeye son bir umutla güvenerek danışman oldum.
Bazı yolculuklar vardır; haritada başlar fakat aslında vicdanda ilerler. Afrika’ya yapılan o seyahat de böyleydi. Gerekçesi kültürdü, mirastı, geçmişe sahip çıkma iddiasıydı. Bir belediye başkanı ve çevresiyle çıkılan bu yol, çantada taşınan kitaplardan, paylaşılan belgelerden ve karşılık beklemeden sunulan birikimden besleniyordu. Çünkü kültür, ücretle ölçülmez; emanet bilinciyle taşınır.
Uzun yıllar yaşanmış bir coğrafyada yol göstermek, yalnızca sokak tarif etmek değildir. Hangi kapının hafızaya açıldığını, hangi duvarın susturulmuş bir tarihi taşıdığını bilmektir. Bu yüzden verilen emek, bir danışmanlık hizmetinden çok, geçmişe duyulan sadakatti.
Ne var ki iktidar ahlâkı zayıf olanlar için yol, ilk vaatte yön değiştirir.
Kültür mirası, sabır ister, fedakarlık ister. Oysa siyasetçinin kulağı sabırsızdır. Bir başka siyasetçinin fısıldadığı “çimento fabrikası” sözü, yüzyılların hikâyesinden daha cazip gelir. Çünkü beton para demektir; eskilerin şefaat ya resullah dediği demekki artık inşaat ya resulallah olmuştur. Beton hemen yükselir, kültür zamanla anlaşılır. Sabırsız iktidar, daima menfaatine uygun olanı seçer.
Ve böylece yol yarıda kalır.
Bizim için geri çekilmek, burada bir ahlâk beyanıdır. Çünkü ilke, menfaatin başladığı yerde durur. Kültür adına çıkılan bir yolun beton hevesine dönüşmesi, esasında niyetin ifşasıdır. Bu noktada susmak değil, çekilmek gerekir.
En acı olan ise sonuçtur.
Ne kültür mirası korunur, ne de vaat edilen fabrika kurulur. Geriye sadece boşa harcanmış zaman, kırılmış güven ve eksilmiş bir hafıza kalır.
“Kötülük kazandı” denir ya bazen…
Aslında kazanan kötülük değil; kaybeden ortak vicdandır.
Şahsi menfaat söz konusu olduğunda yön değiştiren siyasetçi, rüzgâra göre dönen fırıldak gibidir. Döndükçe hızlandığını sansa da aslında merkezini kaybeder. Oysa merkezini kaybedenler, sonunda boşluğa savrulur. Tarih bu savrulmaları not alır.
Çünkü tarih, beton gibi hızlı değil; hafıza gibi sabırlıdır.
Ve sonunda hep aynı yere varılır.
Kültürü araç görenler, ne kültüre sahip olabilir ne de geride saygıyla anılacak bir iz bırakabilirler.
Sosyal Devletin Ahlâkî Sorumluluğu
Devlet terbiyesi denilen şey tam da burada başlar. Muhalif olanı düşman saymamak, farklı düşüneni ötekileştirmemek, liyakati sadakatin önüne koymak… Bunlar incelik değil; ahlâk meselesidir. Merhum efsane Vali Recep Yazıcıoğlunun dediği gibi “devlet taraf değil hakem olmalıdır” sözünü bu noktada iyi anlamak gerekir.
Zira kul hakkı, sadece bireyler arasında değil; devlet ile vatandaş arasında da vardır. Ve belki de en ağır kul hakkı, gücü olanın güçsüzü görmezden gelmesidir.
İnsanını yaşatan bir devlet halkını kucaklar. Çünkü insanlar uzun zamandır alıştıkları şeyin adalet değil, sabır olduğunu bilirler.
Sonunda şu soru kalır geriye:
Devlet insan için mi vardır, yoksa insan devleti ayakta tutmak için mi?
Cevap nettir.
İnsanı yaşatmayan devlet, bir süre ayakta kalabilir fakat yaşamaz.
Çünkü insanı yaşatan bir devlet yalnızca bireyi değil, toplumsal adaleti de yaşatır.
Çünkü eşitsizlik, sadece bireysel bir sorun değil; kolektif bir adaletsizliktir.
Çünkü devlet, insanın rızasıyla yaşar ve insanın bedduasıyla tarumar olur.
Kaynakça
Aristoteles. (2009). Nikomakhos’a etik (S. Babür, Çev.). Ankara: Bilgesu Yayıncılık. (Orijinal eser MÖ 4. yy.)
Kant, I. (2015). Ahlâk metafiziğinin temellendirilmesi (İ. Kuçuradi, Çev.). Ankara: Türkiye Felsefe Kurumu. (Orijinal eser 1785)
Platon. (2016). Devlet (S. Eyüboğlu & M. A. Cimcoz, Çev.). İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.
Farabi. (2014). El-Medînetü’l-Fâzıla (A. Arslan, Çev.). İstanbul: Divan Kitap.
Mill, J. S. (2017). Faydacılık (D. Ataç, Çev.). İstanbul: Alfa Yayınları. (Orijinal eser 1863)
Nietzsche, F. (2016). Ahlâkın soykütüğü (A. Yardımlı, Çev.). İstanbul: İdea Yayınları. (Orijinal eser 1887)
Rawls, J. (1999). A theory of justice (Rev. ed.). Cambridge, MA: Harvard University Press.
MacIntyre, A. (2007). After virtue: A study in moral theory (3rd ed.). Notre Dame, IN: University of Notre Dame Press.
Williams, B. (1985). Ethics and the limits of philosophy. Cambridge, MA: Harvard University Press.
İbn Miskeveyh. (2013). Tehzîbü’l-ahlâk (A. Arslan, Çev.). İstanbul: Klasik Yayınları.
Gazâlî. (2015). İhyâu ulûmi’d-dîn (Cilt 3: Ahlâk) (A. Serdaroğlu, Çev.). İstanbul: Bedir Yayınevi.
Çağrıcı, M. (2015). İslâm ahlâkı. İstanbul: İSAM Yayınları.
Shafer-Landau, R. (2018). The fundamentals of ethics (4th ed.). Oxford: Oxford University Press.
Rachels, J., & Rachels, S. (2019). The elements of moral philosophy (9th ed.). New York, NY: McGraw-Hill.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish