İngiltere’den ABD’ye: Brzezinski’nin 'Stratejik Elips'i çerçevesinde Türkiye ve Ortadoğu - Türkistan - Akdeniz hattı (1919–2026)

Prof. Dr. Selma Yel, Independent Türkçe için yazdı

Görsel: X

II. Dünya Savaşı öncesinde İngiltere, Ortadoğu ve Doğu Akdeniz’i doğrudan askerî işgal yoluyla değil; hatlar, kuşaklar ve denge paktları üzerinden dizayn etmeyi tercih etmiş, bu düzenin merkezine ise Türkiye’yi yerleştirmek zorunda kalmıştır. Bunun temel nedeni, Irak ve Suriye’de Arap toplumlarının İngiliz ve Fransız manda yönetimlerine karşı açık tepkiler göstermesi ve bu tepkilerin zamanla ortak bir anti emperyalist hatta yönelmesidir. İngiltere, bu hattın Türkiye üzerinden şekillenme ihtimalini görmüştür; zira Türkiye, tüm aksi iddialara rağmen o dönemde Osmanlı mirası ve hilafet sonrası sembolik ağırlığı sayesinde Arap dünyasında hâlâ dikkate alınan bir merkez konumundadır. Bu nedenle Irak ve Suriye’deki manda karşıtı çevrelerin Türkiye ile temas kurması ve bu temasların siyasal bir yakınlaşmaya dönüşme ihtimali, İngiltere tarafından kontrol edilmediği takdirde hızla yayılabilecek bir bölgesel bağımsızlık hareketlerinin güçlenmesine ve manda yönetimlerinin riske girmesi olarak değerlendirilmiştir.

Bu şartlar altında İngiltere, Türkiye’yi ne tamamen serbest bırakmak ne de karşısına alması gerektiğinin bilinciyle Atatürk’ün izlediği bağımsız ama dengeli dış politikayı kabul etmiş görünmeyi   tercih etmiştir. Bu da Türkiye’yi zorlayarak değil, ikna ederek sistem içinde tutmaya yöneltmiştir. Montrö Boğazlar Sözleşmesi ile egemenlik alanının genişletilmesine razı olunması, Balkan Antantı ve Sadabat Paktı’na verilen destek, Hatay meselesinde Türkiye lehine tutum alınması ve Türkiye–Yunanistan ile Türkiye–Bulgaristan hatlarında istikrarın teşvik edilmesi bu yaklaşımın sonucudur. İngiltere açısından bu adımlar bir tercih değil, zorunluluk olup Arap coğrafyasındaki manda düzenini ayakta tutabilmek ve Irak ve Suriye’deki krizleri kontrol edebilmek Türkiye üzerinden denge kurmaya bağlıdır.

Bugün sahnede başka bir merkez güç vardır: ABD. Ancak yöntem bütünüyle yabancı değildir; değişen esasen kullanılan araçlardır. 2000 sonrası dönemde ABD’nin Ortadoğu ve Doğu Akdeniz’e yaklaşımı klasik bir manda düzeni değildir. Güvenlik şeritleri, enerji koridorları, askerî-siyasi ağlar ve yerel ortaklar üzerinden işleyen çok katmanlı bir kuşak anlayışı söz konusudur. Amaç doğrudan yönetmek değil; kritik geçişlere erişmek ve kriz anlarında bu geçişleri kontrol edebilmektir.

Irak işgaliyle açılan kapı, Suriye sahasında YPG/SDG gibi yapılar üzerinden kurulan denge, PKK üzerinden Türkiye’nin tehdidi ve İsrail’in bölgesel bir güvenlik ve enerji merkezine dönüştürülmesi ve Doğu Akdeniz’de deniz yetki alanları etrafında şekillenen baskı hattı, birbirinden kopuk adımlar değildir. Bu başlıklar birlikte okunduğunda, Hazar’dan Akdeniz’e uzanan kara, enerji ve deniz geçişlerini eş zamanlı olarak denetlemeyi hedefleyen bütüncül bir jeopolitik tasarım ortaya çıkmaktadır. Tek tek bakıldığında bölgesel gelişmeler gibi duran bu hamleler, aslında Avrasya’nın kritik geçiş kuşaklarını kriz zamanlarında baskı unsuru olarak kullanılabilir hâle getirme çabasının parçalarıdır.

Bu yaklaşımın diplomatik dile yansıması açıktır. ABD’nin Türkiye Büyükelçisi Tom Barrack’ın “Hazar’dan Akdeniz’e bölgede yeni bir düzenlemenin zamanı geldi” sözleri, eşit ortaklık dilinden ziyade müstemleke valisi edasıyla, Hazar, Akdeniz enerji ve geçiş hattını merkeze alan bir erişim ve denetim anlayışını yansıtmaktadır. Bu noktada Zbigniew Brzezinski’nin düşünce dünyası, özellikle 1997 yılında yayımlanan The Grand Chessboard: American Primacy and Its Geostrategic Imperatives adlı eseriyle ortaya koyduğu ve ABD açısından küresel hâkimiyetin anahtarı olarak tanımladığı “Stratejik Elips” yaklaşımı, söz konusu çerçevenin zihinsel arka planını anlamak açısından önemli bir referans sunmaktadır. Brzezinski, Avrasya’yı küresel güç mücadelesinin merkezî sahnesi olarak ele almakta; asıl rekabetin ideolojilerden ziyade enerji havzaları, ulaşım koridorları ve bu hatlar üzerinde yer alan “kilit ülkeler” üzerinden yürüdüğünü vurgulamaktadır. Hazar havzası, Kafkasya, Levant ve Doğu Akdeniz hattı bu bakış açısında yalnızca bölgesel kriz alanları değil, büyük güç rekabetinin yoğunlaştığı stratejik bir çekirdek bölge olarak konumlandırılmaktadır.


ABD’nin Hazar–Akdeniz hattına artan ilgisini yalnızca bir “Ortadoğu politikası” olarak okumak yetersizdir. Bu yönelim; Rusya’nın hareket alanını daraltma, Çin’in enerji ve ticaret hatları üzerinden küresel erişimini geciktirme ve Avrasya geçişlerini gerektiğinde baskı unsuru hâline getirme arzusunun açık bir yansımasıdır. Başka bir ifadeyle ABD, Brzezinski’nin teorik düzlemde tanımladığı stratejik ağırlık merkezini sahada denetlenebilir bir düzene dönüştürmeye yönelmektedir.

Bu çerçevede 1930’ların İngiliz jeopolitik yaklaşımı ile günümüz ABD çizgisi arasında hem süreklilik hem kopuş vardır. Süreklilik şuradadır: Her iki güç de bölgeyi doğrudan yönetmek yerine, merkez ülkeler ve bu merkezleri bağlayan hatlar üzerinden kontrol etmeyi esas almıştır. Kopuş ise Türkiye’ye yaklaşımda ortaya çıkmaktadır. İngiltere, II. Dünya Savaşı öncesinde Arap coğrafyasındaki meşruiyet zafiyeti nedeniyle Türkiye’yi güçlendirerek denge kurmak zorunda kalmış; Boğazlar, Hatay ve bölgesel paktlar üzerinden alan açmıştır. Bugün ABD ise benzer bir zorunluluk taşımamakta, dengeyi Türkiye’yi sistem içinde tutarken manevra alanını daraltarak üretmeyi tercih etmektedir.

ABD açısından benzer bir zorunluluk çok daha sınırlıdır. Arap coğrafyasında İngiltere’nin yaşadığı türden bir meşruiyet krizi bulunmadığı için askerî, ekonomik ve finansal üstünlüğünü doğrudan kullanabilmektedir. Bu nedenle dengeyi Türkiye’yi güçlendirerek değil, onu sistem içinde tutarken manevra alanını daraltarak üretmeyi tercih etmektedir. Suriye sahası, Doğu Akdeniz ve İsrail merkezli güvenlik düzeni bu yaklaşımın somut yansımalarıdır.

Özetle İngiltere, Türkiye’ye alan açarak sadakat ve denge üretmiş; ABD ise kopuşu engellerken hareket alanını sınırlayan bir düzen kurmaya yönelmiştir. Bugünkü gerilimlerin temelinde de bu yaklaşım farkı yer almaktadır.

Bu fark sahada açık biçimde görülmektedir. F-16 modernizasyonu, savunma alanındaki sınırlı açılımlar ve “vazgeçilmez müttefik” söylemi, kalıcı egemenlik kazanımları üretmemekte; yalnızca kopuşu erteleyen geçici dengeleme araçları işlevi görmektedir. Ekonomik alanda da Batı finans kanallarının tamamen kapanmaması, bir güçlendirme değil, sistem dışına itilmeyi önleyen sınırlı bir rahatlama alanı yaratmaktadır. ABD’nin hedefi Türkiye’yi güçlendirmek değil, öngörülebilir ve kontrol edilebilir bir denge içinde tutmaktır.

Bu çerçevede kritik düğüm Suriye sahasındadır: ABD, PYD/YPG üzerinden “devletleşme” fikrinden bütünüyle vazgeçmiş değildir. Sahadaki koşullar nedeniyle devlet söylemi geri çekilmiş olabilir; ancak bu yapı, müzakere süreçlerinde elde tutulan bir baskı unsuru olarak korunmaktadır. Yani hedef sahada kalıcı harita çizmekten çok, masada manevra alanını genişletmektir. Bu durum Türkiye açısından bir rahatlama değil, dikkatle yönetilmesi gereken stratejik bir eşiktir.

Gazze dosyası ise ağırlık merkezinin nereye kaydığını açıkça göstermektedir. Gazze’nin fiilen ABD–İsrail merkezli bir güvenlik alanına dönüştürülmesi, Doğu Akdeniz’de İsrail merkezli dengeyi güçlendirirken Türkiye ve KKTC’nin hareket alanını daraltmaktadır. Suriye’de görece esneklik bırakılırken Gazze’de kurulan kilitleyici düzen, stratejik odağın Levant ve Doğu Akdeniz hattına taşındığını ortaya koymaktadır. Böylece Brzezinski’nin tarif ettiği stratejik kuşak sahada kalıcı bir güvenlik mimarisiyle desteklenmektedir.

Bu tabloda İngiltere artık oyunu kuran değil, oluşan düzenin kendi çıkarlarına zarar vermemesini gözeten geri plandaki aktördür. Tamamen dışlanmış değildir; ancak belirleyiciliği zayıflamıştır. Öncelik, Körfez finans dengeleri, Doğu Akdeniz enerji düzeni ve İsrail güvenliğinin korunmasıdır. İngiltere bu kez haritayı çizen değil, işleyişini izleyen eski güç konumundadır. Kritik fark, İngiltere’nin geçmişte Türkiye’yi güçlendirerek denge kurmak zorunda olmasına rağmen ABD’nin bugün dengeyi, Türkiye’yi sınırlayarak ve çevreleyerek güç üretme eğilimi göstermesindedir.

İran açısından ortaya çıkan tablo bir “yıkım” değil, açık bir daralma sürecidir. İran’ın bütünüyle devre dışı bırakılması Irak ve Körfez’i hızla istikrarsızlaştırabileceği için tercih edilmemekte; bunun yerine etkisinin sınırlandırılması hedeflenmektedir. Suriye sahasında geri itilme, Gazze–Levant hattında daralma ve Körfez’de çevreleme bu yaklaşımın parçalarıdır. “Tasfiye” rasyonel görülmediğinden, amaç kalıcı çözüm değil yönetilebilir bir baskı dengesi üretmektir.

Bu çerçevede İsrail’in konumu da farklı bir anlam kazanır. Kuruluşundan itibaren büyük güç güvenlik mimarisine eklemlenen İsrail, ideolojik yakınlıktan çok güvenlik zorunluluğuyla hareket etmektedir. Bir yandan vazgeçilmez bir dayanak, diğer yandan bölgesel düzenin ileri karakolu işlevi görse de bu ilişki tam bir denetim üretmemektedir. İç siyaset kaynaklı sertlikler ve krizler, manevra alanını zaman zaman daraltmaktadır. İran’ın dönüştürülememesi ve İsrail’in bütünüyle yönlendirilememesi, denge kurabilen aktörlerin stratejik önemini artırmaktadır.

Bu denklemde Azerbaycan sahası, Hazar–Akdeniz hattının enerji ve ekonomi boyutunu tamamlayan kritik bir halkadır. Tarihsel petrol nüfuzu bugün belirleyici olmaktan çıkmıştır. Asıl ağırlık, Türkiye–Azerbaycan–Türkistan eksenindedir. Bu hat güçlendikçe dış etkiler kader olmaktan uzaklaşmakta, yönetilebilir bir sınıra çekilmektedir. Hazar’dan Akdeniz’e uzanan yeni düzen arayışında bu bağ, kültürel değil doğrudan jeopolitik bir denge unsuru olarak öne çıkmaktadır.

Peki, sonuç olarak Türkiye ne yapabilir? En büyük risk, kendisine biçilen “pasif denge” rolüne razı olmaktır. Ancak bugün bu risk yalnızca jeopolitik baskılardan değil; ekonomik dar boğaz, derinleşen toplumsal umutsuzluk ve devlet kapasitesini aşındıran algı savaşlarından beslenmektedir. Yolsuzluk dosyalarının yabancı istihbarat çevrelerinin elinde olduğu yönündeki söylentiler, doğruluğundan bağımsız olarak, Türkiye’yi zayıf ve yönlendirilebilir gösterme amacına hizmet eden bir baskı aracına dönüşmektedir. Asıl sorun, dosyaların varlığı değil; bu iddiaların ekonomik sıkışmışlıkla birleşerek siyasal iradeyi, karar alma cesaretini ve toplumsal güveni aşındıran bir umutsuzluk sarmalı üretmesidir.

Bu tabloda en büyük fırsat, dengeyi aktif biçimde yönetebilen bir aktör hâline gelebilmektir. Karadeniz’de Montrö rejiminin tavizsiz korunması, yalnızca bir hukuk başarısı değil; kriz zamanlarında vazgeçilmezliği garanti eden stratejik bir kaldıraçtır. Hazar, Kafkasya ve Türkistan hattında Azerbaycan ile derinleşen eşgüdüm ise Orta Koridor’u kâğıt üzerindeki bir güzergâh olmaktan çıkarıp, gerçek anlamda çok taraflı ve dayanıklı bir geçiş alanına dönüştürme imkânı sunmaktadır. Bu hat güçlendikçe, dış baskılar “kader” olmaktan çıkar; yönetilebilir sınırlara çekilir.

Doğu Akdeniz’de Filistin ve KKTC dosyalarının birbirinden koparılması ise Türkiye açısından stratejik bir tuzak anlamına gelir. Sahaya yalnızca askerî başlıklarla değil; diplomatik, ekonomik ve insani boyutları birlikte ele alan bir perspektifle bakılmadıkça, alan daralmaya devam eder. Çünkü yeni mücadele dili, insani söylemlerin ardına gizlenen; esasen enerji, deniz yetki alanları ve güvenlik kuşakları üzerinden yürüyen bir mücadeledir.

Ancak bu stratejik hamlelerin önündeki en ciddi engel, ekonomik kırılganlıkların derinleşmesiyle ortaya çıkan hareket kabiliyeti kaybıdır. Artan finansman ihtiyacı, dış kaynak bağımlılığı ve kredi kanallarındaki daralma, dış politikada denge üretme kapasitesini doğrudan etkilemektedir. Ekonomik baskı arttıkça, denge kurma iradesi yerini kriz yönetimine bırakmakta; uzun vadeli strateji, kısa vadeli rahatlatma arayışlarıyla gölgelenmektedir. Umutsuzluk tam da bu noktada devreye girer: Ekonomik yıkım algısı derinleştikçe, dış baskılar daha etkili hâle gelir.

Unutulmasınki bugün kurulmak istenen düzen, yalnızca Ortadoğu’yu değil; Ortadoğu–Türkistan–Akdeniz hattını, yani Brzezinski’nin işaret ettiği stratejik çekirdeği yönetme arzusudur. Türkiye bu tabloda ya başkalarının kurduğu dengeye razı olan ülke olur, ya da dengeyi kuran ve yöneten aktör hâline gelir. Asıl görev, “dengeye zorlanan” bir ülke olmaktan çıkıp, dengeyi kendi lehine çevirebilen bir ülke olabilmektir.

Bu mümkündür. Çünkü Türkiye, tüm algı operasyonlarına rağmen İslam dünyasında bütünüyle kırılmamış bir etkiye; Türkistan sahasında ise giderek güçlenen bir saygınlığa sahiptir. Asıl mesele, bu ağırlığı doğru yerde, doğru dille ve doğru hatlar üzerinden stratejiye dönüştürebilmek; ekonomik toparlanmayı, kurumsal güveni ve jeopolitik inisiyatifi aynı anda yeniden inşa edebilmektir.

 

*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU