Misak-ı Milli: Bir milletin zamanları aşan irade beyanı

Prof. Dr. Süleyman Kızıltoprak, Independent Türkçe için yazdı

Görsel: AA

Bazı belgeler vardır; zamansızdır ve yalnızca kâğıda dökülmüş maddelerden ibaret değildir. Bir milletin hafızasını, iradesini ve istikbalini ifade eder. Misak-ı Milli böyle bir metindir. Türk Milletinin istiklal ve istikbalinin yol haritasıdır. Hatta daha açık söylemek gerekirse İstiklal Harbi’nin anayasasıdır.

Birinci Dünya Savaşı’nın ardından Osmanlı Devleti, Mondros Ateşkes Antlaşması’nı imzaladığında aslında savaş alanında değil, masada tükenmişti. Ardından gelen işgaller, bu tükenmişliğin sebep olduğu acı sonuçlardı. Anadolu’nun dört bir yanı, “ateşkes” denilerek fiilen işgal edilirken, Sevr Antlaşması Osmanlı Devleti’ne sadece toprak kaybını değil, siyasal varlığının sonunu da dayatıyordu. İstanbul’daki hükümet bu tabloyu kabullenemiyor ama karşı koyacak iradeyi de ortaya koyamıyordu. Mübarek vatan topraklarında sessizlik hâkimdi. İstanbul payitaht idi ama Boğaziçi kıyılarında umut yoktu.

Bu noktada tarih sahnesine başka bir irade çıktı: Anadolu iradesi. Çanakkale’de, Kut’ül Amare’de savaşmış askerler ve komutanlar, milletin kaderinin teslimiyetle değil mücadeleyle yazılacağını belirtiyordu. Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşları, bu mücadelenin rastgele değil, sağlam bir siyasi ve hukuki zemin üzerinde yükselmesi gerektiğini biliyordu. İşte Misak-ı Milli bu bilincin ürünüdür.

Misak-ı Milli, sadece “nerede duruyoruz”u değil, “nereye gideceğiz”i de tarif eden bir iradeyi ilan ediyordu. İstanbul’dan Anadolu’ya kayan güç merkezinin en açık ifadesiydi. Aynı zamanda Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan yolun da ilk somut adımıydı.

19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkılırken atılan ilk adım milli iradenin harekete geçmesiydi. Amasya Genelgesi ile “milletin istiklalini yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır” cümlesi zihinlerdeki ortak bağımsızlık inanışı idi. Erzurum ve Sivas kongreleriyle bu irade teşkilatlandı. Ardından, Misak-ı Milli, Meclis-i Mebusan’ın gündemine taşındı: Artık söz milletin idi.

28 Ocak 1920’de İstanbul’da bugün Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nin olduğu binada toplanan Osmanlı Mebusan Meclisi son kararını verdi. Bu son oturumla kabul edilen Misak-ı Milli, sadece bir sınır tanımı değildi. “Hatt-ı mütareke dâhil ve haricinde” ifadesiyle, dayatılan sınırlara karşı açık bir itiraz olarak Dünya kamuoyuna verilen net bir mesajdı: Bu millet, kendi kaderini kendisi tayin edecekti.

Bugün Misak-ı Milli’ye dönüp bakmak, sadece geçmişi anlamak değildir. Aynı zamanda Türkiye’nin neden bağımsızlık, egemenlik ve milli irade kavramlarını bu kadar hassasiyetle sahiplendiğini de anlamaktır. 

Çünkü Misak-ı Milli, herşey bitti diye hüküm verilmeye başlandığı bir anda bir milletin silkinip ayağa kalktığı andır. Ve o an, hâlâ tarihimizin en güçlü dönüm noktalarından biridir.

Misak-ı Milli: Tarihten Bugüne ve Geleceğe Uzanan Yol Haritası

Misak-ı Milli denildiğinde çoğu zaman bir sınır belgesi akla gelmektedir. Oysa bu metin, bir milletin neyi tartışmaya açıp neyi asla pazarlık konusu yapmayacağının ilan edildiği tarihî bir duruştur. Maddelerine yakından bakıldığında, askeri olduğu kadar siyasi, felsefi, hukuki ve ahlaki bir bağımsızlık manifestosu olduğu açıkça görülür.

Birinci madde, Mondros imzalandığı sırada işgal edilmiş olsun ya da olmasın, kader birliği içindeki halkın yaşadığı toprakların bölünmez bir bütün olduğunu vurgular. Bu, Anadolu’da başlatılan mücadelenin temel zeminidir. Aynı maddede Arap nüfusun çoğunlukta olduğu bölgeler için referandum öngörülmesi ise, dönemin zor şartlarına rağmen halk iradesine verilen önemi ortaya koymaktadır.

Kars, Ardahan, Batum ve Batı Trakya için halkoyuna işaret eden ikinci ve üçüncü maddeler, Misak-ı Milli’nin zorbalığa değil meşruiyete dayandığını gösterir. 

Dördüncü maddedeki İstanbul ve Boğazlar’a ilişkin hüküm ise egemenlik meselesinin kalbidir. Boğazlar dünya ticaretine açık olabilir; ancak bu açıklık, Türk egemenliğini sınırlayan bir vesayet rejimine dönüşemez. 

Beşinci maddedeki azınlıklar meselesinde getirilen karşılıklılık ilkesi de dönemin şartları düşünüldüğünde son derece net ve dengeli bir duruştur.

Altıncı madde, yalnızca dönemin şartlarına değil, bugüne de seslenen net bir uyarıdır. Kapitülasyonlara karşı yükselen bu itiraz, bağımsızlığın sadece siyasi bir söylemle sınırlanamayacağını; ekonomik ve hukuki egemenlik sağlanmadıkça gerçek anlamda var olamayacağını ilan eder. Misak-ı Milli, her türlü vesayet ve bağımlılık anlayışını daha en başından reddeder. Türk milletinin kaderini dış iradelere bağlayacak, bağımsızlığı içi boş bir kavrama dönüştürecek her türlü vesayete açık ve kesin bir karşı duruşu ifade eder.

İşte bu yüzden mesajı alan işgalci İtilaf Devletleri bu iradeyi cezalandırmak istedi. İstanbul’daki işgalciler tarafından Meclis-i Mebusan basıldı, milletvekilleri sürgüne gönderildi. Ancak bu baskı, Anadolu’daki iradeyi daha da sertleştirdi. Ankara’da açılan Türkiye Büyük Millet Meclisi, Misak-ı Milli’nin siyasi karşılığı olarak doğdu ve hedefini hiç gizlemedi: Bu ilkeler hayata geçirilecekti.

Misak-ı Milli Ruhu Ölümsüzdür

Misak-ı Milli’yi asıl güçlü kılan yön, onu sadece ilan edildiği döneme ait bir belge olmaktan çıkaran niteliğidir. Bu metin, Türk milletinin Milli Mücadele’yi başlatırken ortaya koyduğu bir “asgari barış şartları” listesi olmanın ötesinde, bir istiklal iradesinin manifestosudur. Bir başka ifadeyle Misak-ı Milli, İstiklal Harbi destanının ilk sayfasıdır.

Mustafa Kemal Paşa, bu metni hiçbir zaman raflara kaldırılacak, görevini tamamlamış bir belge olarak görmeyip Misak-ı Milli’yi bir rehber, bir yol haritası olarak kabul etti. Hayatı boyunca attığı adımların arkasında bu metnin ruhu vardı. Çünkü Misak-ı Milli, Türk milletinin kendi yaşadığı coğrafyada bağımsız bir devlet çatısı altında var olma kararlılığının belgesiydi.

Attilâ İlhan’ın birçok kez dikkat çektiği gibi Misak-ı Milli, yalnızca sınırları çizen bir belge değildir; aynı zamanda “sınırsızlık” fikrini barındırır. Yani statik değil, dinamiktir. Nitekim Mustafa Kemal’in pratiği de bunu doğrular. Musul ve Kerkük için ortaya konan irade, Boğazlar üzerindeki egemenliği kesin biçimde sağlayan Montrö Antlaşması ve Hatay’ın anavatana katılma süreci bu anlayışın ürünüdür. Üstelik Hatay meselesi, Mustafa Kemal’in hasta yatağında dahi gündeminden düşmemiştir.

Mustafa Kemal’in 16 Ekim 1921’de TBMM’nin gizli oturumunda söyledikleri, Misak-ı Milli’nin nasıl okunduğunu açıkça ortaya koyar:

“Misak-ı Milli’nin birinci maddesi bir hatt-ı mütareke tasavvur ediyor… Peki böyle bir hat var mı? Yoktur.”

Ardından çok daha net bir cümle kurar:

“Misak-ı Milli’mizde muayyen ve müspet bir hat yoktur. Kuvvet ve kudretimizle tespit edeceğimiz hat, hatt-ı hudud olacaktır.”

Bu sözler, Misak-ı Milli’nin kâğıt üzerindeki bir ideal değil, sahadaki güçle anlam kazanan bir irade olduğunu gösterir. Mustafa Kemal’in “Türk süngülerinin çizdiği sınır” ifadesi de tam olarak bunu anlatır. Misak-ı Milli ilan edildiğinde, Türk milletinin elinde uluslararası garantiler yoktu. Tek dayanak, milletin istiklal kararlılığı ve Türk askerinin süngüsüydü.

Şu soruyu sormak gerekir: O irade olmasaydı, İstiklal Harbi kazanılabilir miydi? Montrö olmadan Boğazlar’da gerçek anlamda egemenlik tesis edilebilir miydi? Hatay anavatana katılabilir miydi? 1974’ten bugüne Kıbrıs Türklerinin varlık mücadelesinde gösterilen refleks, Misak-ı Milli’nin ruhundan bağımsız düşünülebilir mi?

Misak-ı Milli, İstiklal Harbi’ne yalnızca bir hedef değil, sağlam bir zemin kazandırmıştır. Mustafa Kemal, bu metni esas alarak işgalci güçlere karşı direnileceğini açıkça ilan etmiş, elde edilen kazanımları yeterli görmediği yerde fırsat bulduğunda yeni adımlar atmaktan çekinmemiştir. Lozan’dan sonra Montrö’ye uzanan süreç bunun en açık göstergesidir. Hatay meselesinde de pusula yine Misak-ı Milli olmuştur.

Bu nedenle Misak-ı Milli, tarihe mal olmuş ama tarihin tozlu raflarında kalmış bir belge değildir. Türkiye’nin iç ve dış politikasında bugün yaşanan her tartışmada, her kırılma anında dönüp bakılması gereken canlı bir referans metnidir. Kısacası Misak-ı Milli, geçmişi anlatmaz sadece; bugünü anlamaya ve yarını okumaya da hâlâ ışık tutar.

Bugün Misak-ı Milli’ye bakmak, geçmişe nostaljik bir bakış değildir, bugüne ve geleceğe ışık tutmaktır.  Türkiye’nin enerji politikalarından deniz yetki alanlarına, terörle mücadeleden dış baskılara kadar uzanan pek çok başlıkta verilen reflekslerin arkasında aynı temel ilke vardır: Milli Egemenlik. Dün Sevr’e itiraz eden irade neyse, bugün de kara sınırlarımızda, Mavi Vatan ve Uzay vatan sınırlarındaki çeşitli güçlerden yönelen dayatmalara karşı duran milli refleks odur. 

Misak-ı Milli bu yüzden bir tarih belgesi değil; tarihi belgedir ve yaşayan bir siyasi bilinçtir. Ve bu bilinç, ancak önemsendiği sürece güçlü kalır.

 

*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU