Kendi aynasını kıran toplum…

Murat Bayar Independent Türkçe için yazdı

Görsel: Midjourney/Medium

Yıl 2011. Polonya'nın Wroclaw kentindeki müzede, II. Dünya Savaşı ile ilgili kısa bir belgesel izlemek istiyoruz.

Yanımda Işık Üniversitesi'nden öğrencilerim var. Biletlerimizle uzun süredir müzede bekliyoruz, neredeyse akşam oluyor ve izleme sırasıyla ilgili belirsizlik yaşanınca, müze müdürüne, Türkiye'den geldiğimizi ve ikinci bir izleme şansımız olmadığını belirterek, yardım istiyorum.

Yanıtı, Türkiye'deki kalıplarımızın dışında.

Polonya'da vatandaşlarımız önceliklidir. Turist olduğunuzu bilseydim beklemeyin derdim.


Anadolu'da misafiri önceleyen, yurt dışından gelen turisti baş tacı eden misafirperverliği ile taban tabana zıt yaklaşım, bizleri şaşırtmıştı.

Halide Edip Adıvar'ın Amerikan mandası olmamız yönündeki telkinlerinin Atatürk tarafından kesin bir dille reddedildiğini biliyoruz.

Bununla birlikte bilimi ve ilmi tek kılavuz alan "Hayatta en hakiki mürşit ilimdir" ilkesinden ayrılarak, cumhuriyetimizin ikinci çeyreğinde Batılıyı Türk'ten üstün gören, sorunlu bir yaklaşım gelişti.

1950'lerde Anadolu'dan çıkan yazarlar kitaplarının yayımlanması için, kendi adları yerine Avrupalı bir isim kullanıp, kendi kitaplarını çeviriymiş gibi göstermek zorundaydı.

Afrika'daki Yeni Gine, güzellik kraliçesini en siyahi kadından seçerken, yine 50'lerde Anadolu'da şöhreti yakalayan Fatma Girik, siyah saç, yeşil göz ve elmacık kemikleri çıkık, Alman güzellik anlayışını karşılamıyor muydu…

Bu bakış açısının tarihteki izlerine baktığımızda, travmalarını halen atlatamadığımız izleri görmek mümkün.


"Türkiye nurlu ufuklara yürüyecektir"

1950'lerden 1970'lere kadar kendini milliyetçi muhafazakâr gösteren partilerde, "Türkiye nurlu ufuklara yürüyecektir" değişmez slogandı.

Bu slogan aslında direkt Amerika'ya gönderilen, "Sana koşulsuz, şartsız biat edeceğim. İktidara giden yolumu kırmızı halılarla kapla" mesajıydı.

1950'lerde Türkiye'nin Rusya tehdidine karşı kendisini garantiye almak üzere NATO'ya girme hevesi zirve yapmıştı.

Menderes Hükümeti'ne bu konuda verilen üç ödevden biri de o günlerin sıcak gündemi Kore Savaşı'na NATO üyesi olmaksızın Türkiye'nin katılarak, herkesten daha fazla fedakârlık yapmasıydı.

1950'de Kore Savaşı'na giden 1. Türk Tugayı'nın kadrosunda yeterli tercüman yoktu.

Nitekim, Türk Birliği'nin büyük kayıplar verdiği Kunuri Muharebeleri'nde Amerikalı komutanın geri çekil komutu anlaşılmadığı için, Türkler kendini bir anda düşman hatlarında bulmuştu.

Türk birlikleri kendisinden çok daha kalabalık Çin Ordusu'na direnirken, BM güçlerinin güvenli bir şekilde geri çekilmesini sağlıyordu.

Türk Birliği 218 şehit ve savaş boyunca toplam 741 şehit verince, Amerika'nın diğer müttefiklere verdiği standart bir tazminat yerine, her bir askere 22 cent değerinde, özel basılmış kırmızı renkli dolarlar dağıtıldı.

O günlerde bir Amerikan askerinin günlük harcırahı 7 dolar iken, Türklerinki 22 centti.

Daha sonra bu rakam artırıldı. Ve meşhur, "Bir Amerikan askerinin günlük maliyeti 7 dolar, Türklerin ise 70 cent" ifadesine terfi edilince, akabinde, Türkiye 70 cente muhtaç sloganları da geldi.

16 Şubat 1969'daki Kanlı Pazar olayları sırasında Dolmabahçe'de demirli ABD 6. Filosu'nu protesto eden devrimci öğrencilere karşı harekete geçen, Milli Türk Talebe Birliği (MTTB) öncülüğündeki "muhafazakâr ve ülkücü" gruplar, 6. Filo'ya dönerek namaz kıldıktan sonra, Amerika'yı protesto eden öğrencilere saldıracaktı.

1985'e geldiğimizde, dönemin Başbakanı Turgut Özal, Suudi Arabistan'da suç işleyen Türklerin şeriat yasalarına göre değil de Türkiye'de yargılanmaları konusunda diplomatik pencereleri kapamıştı.

Mütekabiliyet esaslarına göre, yabancı bir ülkenin size gayrimenkul ve toprak satışı kadar, onlara aynı oranda satış yapılması ilkesi ile çeliştiği için, o günlerde Boğaz'ın yabancılara satışı eleştiriliyordu.

Boğaziçi'nde yabancılara arsa satılması konusunda eleştirilere açıklık getiren Özal bu konuda karışan kafaları açmıştı.

Kandilli sırtlarında arazi satın alan Suudi Arabistan Veliaht Prensi Abdullah bin Abdülaziz saray değil, 1000 metrekarelik ufak bir ev yaptıracak!


Türkiye'nin ihraç edilebilir en önemli değeri!..

Türkiye'de kendine yabancıların aynasından bakma geleneği artık refleks haline gelmişti.

2002'de George Soros, Sabancı Üniversitesi'nde yaptığı konuşmada Türkiye'nin kendini nasıl konumlandırmasıyla ilgili teşhisin net olduğunu belirtmişti.

Türkiye'nin ihraç edilebilir en önemli unsuru, askeri gücü, Türk ordusudur.


Günümüzde, Kopenhag kriterleriyle azınlıkların korunması ve saygı gösterilmesini isteyen Batı, yine Danimarka'da "Köpekli taksi istiyorum" sözleriyle göçmen bir şoför istemiyorum, derken; Ukrayna'da ölenler için, "Ölüyorlar, üstelik bunlar sarı saçlı ve renkli gözlü" diyebilmektedir.

Batı, Rusya'ya, Ukrayna ile savaşıyor diye türlü ambargolar uygularken, Filistin'de, İran'da ölen çocuğu görmemekte, protestoların odağındaki İsrail'i Eurovision'da ikinciliğe, FIFA Dünya Kupası'nda neredeyse oynamadan finallere taşımaya çalışmaktadır.


Kendi değerlerimizle dünyayla ilişki kurmak!

Belki de asıl mesele; Batı'yı toptan reddetmek ya da sorgusuzca yüceltmek değil…

Kendi aklını, kendi iradesini ve kendi değerini kaybetmeden dünyayla ilişki kurabilmek.

Çünkü tarih gösteriyor ki; başkasının gözünden kendine bakan toplumlar, bir süre sonra kendi aynasını kırıyor.

Bugün hâlâ "Bize nasıl bakıyorlar?" sorusuna kilitleniyorsak, önce "Biz kendimize nasıl bakıyoruz?" sorusunu sormamız gerekiyor.

Zira bir milletin itibarı, yabancı başkentlerin onayıyla değil; kendi insanına duyduğu saygıyla, kendi kimliğine gösterdiği özgüvenle ve kendi aklına duyduğu güvenle yükselir.

 

 

*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU