Vizyona yaz aylarında giren bir Christopher Nolan filminin sektöre can suyu veren bir hayat öpücüğü anlamına geldiğini hemen hemen tüm sinema ekosistemi bilir.
Hatta şairin bahsettiği "Belki şehre bir film gelir, bir güzel orman olur yazılar" dizesi en çok Christopher Nolan'a yakışıyor.
Öyle ya, film daha vizyona girmeden önce yazılar yazılmaya başlanıyor.
2000'lerin başında, yeni yeni ergenliğe giren biri olarak sinema benim için gidilemeyen yerleri görmek, herkesten farklı düşünen insanların varlığıyla büyülenmek demekti.
İlk izlediğim Nolan filmi de bu yıllarda "Memento"ydu. O yaşıma dek bu denli beni etkileyen, şaşırtan, zekâsına hayranlık duyduğum bir film hatırlamıyorum.
Kaldı ki "Memento", hâlâ sinema tarihi açısından bu hak edilmiş övgüleri taşımaya devam ediyor.
Bu arada "Memento"yu izlemeyen insanları hep kıskanırım.
Öyle ya, düşünsene; ilk kez "Memento" izleyeceksin...
Nolan teorisi
İster kabul edin, ister linçleyin ama Christopher Nolan; "Insomnia", Batman serisi ve bilhassa "Kara Şövalye", "The Prestige", "Inception" ve tabii ki "Interstellar" filmleriyle artık sinema dünyasının en önemli figürlerinden biri.
Neredeyse çeyrek asırdır hayatlarımızda olan bu yönetmenle ilgili yıllardır subjektif bir fikrim vardı. Tüm sinema sohbetlerimde eşe dosta, arkadaşa anlatırım.
Önermem şu ki:
Bence Christopher Nolan, sinemasına gelen en zeki insanı düşünerek filmlerini yazıyor, tasarlıyor, planlıyor ama aynı anda kendi filmine bilet alan en düşük IQ'lu insana da unutulmaz bir 3 saat geçirme vaadi sunuyor.
Kısacası Nolan, sinemasına konuk ettiği en zeki insana yaptığı sanat eserleriyle nevi şahsına münhasır zekâsını, adeta tanrılarla yarışan Odysseus gibi ince ince beyaz perdeye akıtan bir yönetmen.
Hatta bu sadece benim subjektif görüşüm de değil. Christopher Nolan sineması üzerine yıllardır tekrar edilen bir cümle var:
Nolan, dehanın sınırında dolaşan zekâsıyla film yapan bir yönetmen.
"Memento"dan "Tenet"e uzanan çizgide gerçekten de izleyiciyi duygudan önce zihne çağıran, çözülmesi gereken yapılar kuran bir yönetmen var karşımızda.
İşte tam da bu yüzden "The Odyssey" üzerine yapılan tartışmalar bir hayli ilgimi çekti.
Filmin vizyona girmesiyle birlikte eleştirilerin önemli bir kısmı aynı noktada birleşti.
Nolan'ın o meşhur anlatı labirentleri yoktu. "Memento"daki ters kronoloji, "Inception"ın katmanlı rüya mimarisi, "Interstellar"ın zamanla kurduğu matematiksel ilişki ya da "Tenet"in kendi üzerine katlanan yapısı bu filmde hissedilmiyordu.
Hatta akıl oyunları, zekâ gerektiren bulmacaların hiçbiri yoktu.
Bazı izleyiciler bir adım daha ileri giderek bunu Christopher Nolan'ın en zayıf filmi olarak nitelendirdi.
Bunun sebebi aslında filmin kötü olması değil, Nolan'dan beklediğimiz şeyin farklı olmasıydı.
Çünkü Christopher Nolan denildiğinde artık yalnızca bir yönetmen değil, aynı zamanda bir beklenti biçiminden söz ediyoruz.
Salona girerken yalnızca bir hikâye izlemeyi değil, çözülecek bir denklemle karşılaşmayı bekliyoruz.
Filmin sonunda jenerik akarken ilk sorumuz "Ne hissettim?" değil, "Ben bunu tam olarak anlayabildim mi?" oluyor.
Belki de yıllardır Nolan'ın kurduğu ilişki tam olarak buydu.
Seyircisini duygudan önce zihnine davet eden bir sinema.
Peki ya bu kez bilinçli olarak bunu yapmadıysa?
Ya mesele artık daha karmaşık bulmacalar kuramaması değil de buna ihtiyaç duymamasıysa?
Çünkü ustalık bazen yeni numaralar göstermek değil, artık numara göstermeyi bırakabilmektir.
The Odyssey Nolan'ın en kötü filmi mi, yoksa bir plot twist mi?
"The Odyssey"yi izlerken bende oluşan his tam olarak buydu.
Nolan, bu kez zekâsını senaryonun içine gizlemeyi tercih etmişti.
Onun yerine bütün enerjisini sinemanın kendisine aktarmıştı.
Devasa kadrajlar... Mekânın ölçeği... Sessizlik... Müzik... Işık... Oyuncu yönetimi...
Kısacası senaryonun önüne geçen değil, sinemanın bütün imkânlarını kullanan saf bir görsel anlatı.
Belki de yıllardır "Nolan zekâsı" dediğimiz şey ilk kez görünmez olmayı seçmişti.
Ve tam da burada aklıma ister istemez Odysseus geldi.
Odysseus, Antik Yunan'ın en güçlü savaşçısı değildir. Onun gücü aklıdır. Truva Atı'nı tasarlayan odur.
Tanrılarla bile kaba kuvvet üzerinden değil, zekâ üzerinden mücadele eder.
Christopher Nolan'ın sineması da yaklaşık 30 yıldır tam olarak bunun üzerine kuruluydu.
Karmaşık anlatılar... Zamanla oynayan yapılar... İzleyiciyi sürekli zihinsel bir mücadeleye davet eden filmler...
İkisi de zekâyı adeta insanüstü bir seviyeye taşıyan figürlerdi.
Fakat Homeros'un destanında çoğu zaman gözden kaçan başka bir gerçek vardır.
Odysseus'un yolculuğu, Truva'nın düşmesiyle başlamaz. Asıl hikâye eve dönüş yolunda yaşanır.
Ve o yolculuk boyunca Odysseus şunu öğrenir: Zekâ savaş kazanabilir. Ama insanı eve tek başına götüremez.
Sabır gerekir. Yenilgi gerekir. Yalnızlık gerekir. Beklemek gerekir. En önemlisi de insan kalabilmek gerekir.
Belki de Christopher Nolan'ın sinema kariyeri de benzer bir eşiğe geldi.
Yaklaşık 30 yıl boyunca dünyanın en parlak anlatı bulmacalarını kurdu.
Kendini defalarca ispatladı. Artık kimseye ne kadar zeki olduğunu göstermek zorunda değil.
İşte bu yüzden "The Odyssey" bana bir yönetmenin en sade filmi gibi göründü. Zekâsını kaybettiği için değil... Zekâsını göstermeye ihtiyaç duymadığı için.
Belki de Christopher Nolan'ın en büyük "plot twist"i bu kez filmin içinde değil, kendi kariyerindedir.
Çünkü bazen insanın en büyük ustalığı, sahip olduğu şeyi sergilemek değil, onu saklayabilmesidir.
Belki de "The Odyssey", Homeros'un Odysseus'unu anlatmaktan çok, 1998 yılında "Following" ile yola çıkan Christopher Nolan'ın kendi İthaka'sına dönüş hikâyesidir.
Nolan bu kez zekâsını değil, yalnızca sinemayı gösterdi
Odysseus İthaka'ya döndüğünde yalnızca daha yaşlı değil, başka biridir.
Nolan'ın kariyerinde de benzer bir eşik var.
İlk dönem filmlerinde hissedilen o ispat arzusu, "Bakın zamanla ne yapabiliyorum, bakın anlatıyı nasıl kırabiliyorum" ısrarı zamanla bir başarı hikâyesine dönüştü ama aynı zamanda bir yük de bindirdi.
Her yeni film bir öncekinden daha karmaşık olmak zorundaymış gibi... Sanki Christopher Nolan, Christopher Nolan kalabilmek için sürekli kendini aşmak zorundaydı.
"The Odyssey" bu yüzden farklı okunabilir. Zekâ gösterisi kaybolmamıştı; aksine sadece yer değiştirmişti. Senaryonun içinde bağırmak yerine kadrajda, ölçekte, ritimde, yani sinemanın kendisinde çalışıyordu artık.
Ve finalde Odysseus eve dönerken kimliğini saklar; kral olarak değil, bir dilenci gibi girer İthaka'ya.
Çünkü artık mesele kahraman gibi görünmek değil, yerini doğru zamanda alabilmektir.
Şimdi soru şu: Acaba Nolan da benzer bir hamle mi yapıyor?
Yıllarca "gösterişli zekâsıyla" tanınan bir yönetmenin en büyük gösteriyi görünmez kılması, kendi ihtişamını saklaması...
Eğer öyleyse, "The Odyssey"nin en büyük anlatısal sürprizi filmin içinde değil, yönetmenin kendi kariyerindedir.
Bu okuma kesin olmak zorunda değil. Zaten auteur okumalarının değeri, yönetmenin zihnini bildiğimizi iddia etmekte değil, eserler arasındaki gizli iletişime tanıklık etme çabasından geçiyor.
Nolan'ın tüm filmleri başından beri tek bir sorunun etrafında dönüyordu: İnsan bunca yolculuktan sonra aynı insan olarak dönebilir mi?
Ve eğer öyleyse, "The Odyssey" yalnızca Homeros'un destanını değil, Nolan'ın kendi sinemasal yolculuğunu da anlatıyordur.
Biz bu kez devasa IMAX salonlarında Odysseus'un değil, Christopher Nolan'ın kendi İthaka'sına varışını izliyoruz.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish