NATO'nun Avrupalılaşması: Amerikan gücünün gerileyişi ve yükselen Türkiye'nin stratejik konumu

Umur Tugay Yücel Independent Türkçe için yazdı

NATO'nun değişen güvenlik mimarisinde Türkiye, Karadeniz, Ortadoğu ve enerji koridorları açısından kilit konumunu güçlendiriyor / Fotoğraf: NATO

Uluslararası sistem II. Dünya Savaşı sonrasında kurulan güvenlik mimarisinin en büyük dönüşümlerinden birini yaşıyor. Yaklaşık seksen yıl boyunca Atlantik güvenlik düzeninin merkezinde Amerika Birleşik Devletleri yer aldı.

NATO'nun askerî kapasitesi, caydırıcılığı, stratejik vizyonu ve siyasi yönü büyük ölçüde Washington tarafından belirlendi. Avrupa ise güvenliğini büyük ölçüde Amerikan askerî gücüne emanet eden bir yapı olarak hareket etti.

Bugün ortaya çıkan tablo ise bambaşka bir döneme işaret ediyor. Ankara'da gerçekleştirilen son NATO Zirvesi birçok açıdan tarihî bir kırılma noktası olarak okunabilir. Zirve boyunca öne çıkan söylemler Avrupa'nın savunma sorumluluğunu artırması, askerî kapasitesini büyütmesi ve NATO içerisinde daha etkin bir rol üstlenmesi üzerine kuruldu.

Bu yaklaşım ilk bakışta Avrupa'nın güçlenmesi olarak değerlendirilebilir. Jeopolitik açıdan bakıldığında ise daha derin bir anlam taşıyor: Amerikan gücünün gerilemesi.

Burada söz konusu olan ABD'nin askerî bakımdan zayıflaması değildir. Bir devletin gücü; kuralları belirleme yeteneği, müttefikleri üzerindeki etkisi ve karar alma süreçlerini yönlendirme kabiliyetiyle ölçülür. Tam da bu noktada Washington'ın uzun yıllardır sahip olduğu tartışmasız üstünlük sona ermiştir.  

Özellikle İran savaşında NATO ve NATO üyelerinin Trump ve ABD’ye destek vermemesini de unutmamak gerekiyor ki Trump bu süreçte NATO ve NATO üyelerini tehdit etmesine rağmen bir destek ve müttefiklik göremedi. 

Soğuk Savaş'ın sona ermesinden sonra NATO'nun temel mantığı oldukça basitti. Avrupa güvenliği Amerika tarafından sağlanıyor ve Avrupa ekonomik refahını büyütüyor, Washington ise küresel liderliğini sürdürüyordu.

Bu model uzun yıllar başarıyla işledi. Fakat 21'inci yüzyılın ikinci çeyreğine girilirken şartlar tamamen değişti.

Çin'in yükselişi, Hint-Pasifik'in küresel rekabetin merkezi hâline gelmesi, Rusya'nın dönüşü ve Ukrayna savaşıyla Avrupa güvenliğini yeniden gündemin ilk sırasına taşıması, Ortadoğu’daki krizler ve İran savaşı, enerji savaşları, yapay zekâ rekabeti, uzay teknolojileri ve küresel tedarik zincirleri artık Amerika'nın dikkatini tek bir coğrafyada toplamasını imkânsız hâle getiriyor. Washington bugün aynı anda birden fazla stratejik cephede mücadele ediyor.

Bu çok cepheli stratejik yük, Washington'ın Avrupa'ya ayırdığı siyasi ve askerî kapasiteyi azaltıyor. NATO'nun Avrupalılaşması da tam bu noktada ortaya çıkıyor.

Donald Trump'ın yıllardır dile getirdiği eleştiriler de tam bu gerçeğin siyasal yansımasıdır. Trump, Avrupa'nın güvenlik yükünü Amerika'nın omuzlarına bıraktığını savundu. NATO müttefiklerini savunma harcamalarını artırmaya zorladı. Avrupa başkentlerine gönderilen mesaj son derece açıktı:

Kendi güvenliğinizin sorumluluğunu daha fazla üstlenin.


Trump'ın bu yaklaşımı Avrupa'da beklenmedik bir etki oluşturdu. Uzun yıllardır Amerikan güvenlik şemsiyesini tartışmasız kabul eden Avrupa ilk kez Washington'ın her koşulda aynı kararlılıkla hareket etmeyebileceğini gördü.

Güvenlik algısı değişti. Bu değişim, Avrupa'nın stratejik özerklik tartışmalarını hızlandırdı. Savunma bütçeleri yükseldi ve ortak askerî projeler hız kazandı. Avrupa savunma sanayisi yeni yatırımlarla büyümeye başladı.
Ortaya çıkan tablo NATO'nun Avrupalılaşması olarak tanımlanıyor.

Bu süreç aslında Amerika'nın mutlak liderlik döneminden ortak liderlik dönemine geçişidir. Yaklaşık 75 yıl boyunca NATO'nun temel sorusu "Amerika ne istiyor?" şeklindeydi. Bugün ise ittifak içerisinde çok daha farklı bir soru soruluyor:

Amerika ile Avrupa hangi ortak zeminde buluşacak?


Bu değişim uluslararası sistem açısından son derece önemlidir. Çünkü güç paylaşımı hegemonik düzenlerin dönüşümünün en açık göstergelerinden biridir.

Tarih bize büyük güçlerin çoğunlukla ani çöküşler yaşamadığını gösteriyor. Roma İmparatorluğu bir günde yıkılmadı. Britanya İmparatorluğu bir savaş sonunda küresel etkisini kaybetmedi. Güç merkezleri uzun yıllar boyunca kademeli şekilde yer değiştirir. Amerika açısından yaşanan süreç de bu tarihsel örneklerle benzerlik taşıyor.

Washington artık NATO içerisinde tek karar verici konumunda bulunmuyor. Avrupa kendi güvenliğini finanse eden kendi askerî kapasitesini geliştiren ve siyasi ağırlığını artıran yeni bir aktör olarak öne çıkıyor. 

Tam da bu noktada Türkiye'nin stratejik değeri daha önce hiç olmadığı kadar yükseliyor.

Yeni NATO düzeninde iki büyük güç merkezi oluşuyor.

Bir tarafta Amerika Birleşik Devletleri.

Diğer tarafta Avrupa.

Bu iki merkezin kesişim noktasında ise Türkiye bulunuyor.

Karadeniz'e açılan kapı Türkiye'dir.

Rusya ile doğrudan temas kurabilen NATO ülkesi Türkiye'dir.

Ortadoğu'nun güvenlik dengelerinde belirleyici aktör Türkiye'dir.

Kafkasya'da etkili diplomatik kapasiteye sahip ülke Türkiye'dir.

Enerji koridorlarının merkezinde Türkiye yer almaktadır.

Göç yönetiminin en kritik ülkesi Türkiye'dir.

Savunma sanayisinde son yılların en dikkat çekici yükselişlerinden birini gerçekleştiren ülke yine Türkiye'dir. 

Bu özelliklerin tamamı aynı anda başka hiçbir NATO üyesinde bulunmamaktadır. Dolayısıyla Amerika'nın göreli ağırlığının azalması ile Avrupa'nın yükselen rolü arasında oluşan boşluk Türkiye'nin stratejik değerini katlanarak artırmaktadır.

Diplomatik hareket alanı, kriz yönetme kapasitesi, savunma sanayisindeki bağımsızlığı ve çok yönlü dış politika anlayışı Türkiye'yi ittifakın vazgeçilmez aktörlerinden biri hâline getiriyor.

Önümüzdeki yıllarda NATO içerisinde yaşanacak tartışmaların büyük bölümü savunma bütçeleri, teknoloji paylaşımı, enerji güvenliği, Karadeniz'in kontrolü ve Avrupa'nın stratejik özerkliği etrafında şekillenecek.

Bu başlıkların tamamında Türkiye kilit ülkeler arasında yer alacaktır. Ankara Zirvesi bu açıdan yalnızca diplomatik bir toplantı olarak değerlendirilmemelidir. Zirve, Atlantik güvenlik mimarisinde güç merkezlerinin yeniden dağıldığını gösteren sembolik bir dönüm noktasıdır.

Tabi ki NATO'nun Avrupalılaşması, Amerikan askerî gücünün sonu anlamına gelmez. Ancak Amerikan liderliğinin tek merkezli niteliğinin aşındığını gösterir. Bu, uluslararası sistemde sıkça görülen bir gücün gerilemesi örneğidir.

ABD hâlâ ittifakın en güçlü aktörü olsa da artık karar alma süreçlerinde tek belirleyici değildir.

Uluslararası sistem tek kutuplu/tek merkezli dönemden uzaklaşıyor.

NATO tek merkezli yapıdan uzaklaşıyor.

Amerika mutlak lider konumundan göreli lider konumuna evriliyor.

Avrupa güvenliğin asli aktörlerinden biri hâline geliyor.

Türkiye ise bu yeni mimarinin denge ülkesi olarak yükseliyor. Son NATO Zirvesi'nin en güçlü mesajı tam olarak budur. Yirmi birinci yüzyılın NATO'su artık Washington'ın yön verdiği bir ittifak değildir.

Önümüzdeki yıllarda NATO'nun temel yapısı büyük ölçüde şu üçlü denge üzerine oturacaktır:

  • Gerileyen Amerikan gücü 
  • Avrupa’nın stratejik kapasitesi 
  • İki güç merkezi arasında denge sağlayan Yükselen Türkiye 

Yeni NATO; Amerikan etkisinin göreli olarak azaldığı, Avrupa'nın ağırlığının arttığı ve Türkiye'nin jeopolitik dengeyi belirleyen merkez ülkelerden biri hâline geldiği yeni bir güvenlik düzeninin adıdır.

Bu çerçevede NATO'nun Avrupalılaşması kurumsal bir reformun ötesinde II. Dünya Savaşı sonrasında kurulan Amerikan merkezli güvenlik düzeninin dönüşümünün en görünür işaretlerinden biridir. ABD küresel sistemde önemli bir güç olmaya devam edecektir ancak artık ittifakın tartışmasız ve tek yönlendirici aktörü değildir.

Yerine Avrupa'nın daha fazla söz sahibi olduğu ve bölgesel süper güç adayı Türkiye gibi orta güçlerin stratejik öneminin arttığı daha çok merkezli bir NATO düzeni şekillenmektedir.

Bu nedenle Ankara Zirvesi yalnızca NATO'nun geleceğine ilişkin kararların alındığı bir toplantı olarak tarihe geçmeyecektir. Zirve, Amerikan merkezli Atlantik düzeninin dönüşümünü ilan eden ve çok merkezli güvenlik mimarisinin yükselişini simgeleyen tarihî bir eşik olarak hatırlanacaktır.

 

 

*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU