Bazen bir röportaj için yola çıkarken ne konuşacağınızı bildiğinizi sanırsınız.
Sonra karşınızdaki insan, daha ilk birkaç cümlede konuşmanın bütün istikametini değiştirir.
Teoman'la çekim için Yedikule Hisarları'nda buluştuğumuzda benim aklımda daha önce yaptığımız uzun yazılı söyleşinin izleri vardı: Yapay zekâ, sosyal medya, üretim, anlam, gelecek kaygısı, insanın kendisine ve dünyaya yabancılaşması...
Üç gün boyunca WhatsApp üzerinden sürdürdüğümüz o uzun söyleşinin ardından bu kez kameranın karşısında, yüz yüze konuşacaktık. O söyleşide Teoman "su gibi yaşlanmak" istediğini, kendisini yeniden biçimlendirmeye çalıştığı yılları, Özkan Uğur'un cenazesinden nasıl etkilendiğini, "Teoman Abi" figürünü nasıl yarattığını ve sonunda kendisi için asıl meselenin maddi başarıdan çok anlamlı bir hayat sürmek olduğunu anlatmıştı.
fazla oku
Bu bölüm, konuyla ilgili referans noktalarını içerir. (Related Nodes field)
Aynı zamanda Teoman, artistik anlamda hedeflerine büyük ölçüde ulaşmış bir sanatçı olarak artık yalnızca kendi derdiyle dertlenen biri olmadığını da söylüyordu. Kendi hayatında ve kariyerinde belli bir yere gelmişti. Şimdi biraz daha başkalarının derdiyle dertlenmek, değişen dünyada insanların yaşadığı sıkışmışlığa, yıpranmaya, geleceksizliğe dair bir şeyler söylemek istiyordu.
Boğaziçi Üniversitesi Sosyoloji mezunu bir "sosyolog sanatçı" olarak, dünyaya yalnızca bir müzisyen gözüyle bakmıyordu. Kültürden psikolojiye, felsefeden yapay zekâya uzanan bir düşünce dünyasının içinden konuşuyor; değişen çağın insanı nereye sürüklediğini anlamaya çalışıyordu.
Dolayısıyla bu YouTube programında Teoman'ı konuşmayacaktık yalnızca. Teoman üzerinden değişen dünyamızı, giderek daha fazla yorulan insanı, geleceğe dair korkularımızı ve bütün bu dönüşümün ortasında insan olarak neyi koruyabileceğimizi konuşacaktık.
Ben de daha önce yaptığımız o söyleşinin sonunda Teoman'ın vurguladığı Slavoj Žižek'in "Gelecek yoksa, bizi ne bekliyor?" fikrinden yola çıkarak programa giriş yapmak, oradan devam etmek niyetindeydim.
Fakat Yedikule Hisarları'nın atmosferi, ister istemez bana onun "Nevrozumun Zindanı" şarkısını hatırlattı.
Ve hâliyle bu kez buradan başladık.
Zira insanın kendi zihninin içine kapanması, kendi kendisiyle kavgası, zihnin insana bazen bir hapishaneye dönüşmesi...
Belki de konuşabileceğimiz en doğru yer tam olarak burasıydı, kim bilir…
Öyle ya, bugün hepimiz, farkında olarak ya da olmayarak, bir tür zindanın içinde yaşamıyor muyuz?
Teoman'a "Nevrozumun Zindanı"nı hatırlattığımda, şarkının aslında insanın iç sıkıntılarıyla kendi kendine kavgasından söz ettiğini anlattı.
Sonra konu bugüne geldi.
Ve Teoman'ın cümlesi oldukça netti:
İnsanlar bana delirmiş gibi geliyor.
Bir süredir benim de zihnimde dolaşan bir cümleydi bu.
Sosyal medyada birkaç dakika geçiriyorsunuz; öfke, hınç, linç, küçümseme, birbirinin acısından haz duyma, sürekli bir taraf seçme hâli...
Bir şeylere yetişmeye çalışıyoruz ama neye yetiştiğimizi bilmiyoruz.
Herkes konuşuyor ama kimse kimseyi dinlemiyor gibi.
Herkes kendisini gösteriyor ama giderek daha az insan kendisi gibi görünüyor.
Teoman'ın da ifade ettiği gibi, burada kullanılan "nevroz" kavramı bu nedenle yalnızca bireysel bir ruh hâlini anlatmıyor bana. Sanki içinde bulunduğumuz zamanın da bir fotoğrafını çekiyor.
Üstelik Teoman bunu yalnızca Türkiye'ye bakarak söylemiyor.
Byung-Chul Han'dan Žižek'e, "brain rot"tan (beyin çünümesi) yapay zekâya kadar uzanan bir düşünce dünyasının içinden konuşuyor.
Onun kaygısı yalnızca işlerin değişmesi değil. Daha derinde, insanın kendisini anlamlandırma biçiminin değişmesi var.
Belki de asıl korkutucu olan tam burada başlıyor.
"Ben korkuyorum valla" dedi bir noktada.
Ben de korkuyorum.
Sanırım bugün birçok insanın ortaklaştığı yer tam olarak burası.
Geleceği hayal etmekte zorlanıyoruz.
Çocuklarımızın nasıl bir dünyada yaşayacağını bilmiyoruz. Hangi mesleklerin kalacağını, hangi becerilerin değerini koruyacağını, üretmenin ne anlama geleceğini, insan emeğinin nerede başlayıp nerede biteceğini kestiremiyoruz.
Ama Teoman'ın korkusu yalnızca kendi geleceğine ilişkin değil.
Kendi ifadesiyle, "artistik kariyerini tamamlamış", 59 yaşında bir insan olarak artık kendisini Türkiye'nin gençlerinin arasında başka bir yerde görüyor.
"Türkiye'nin yaş ortalaması 34" diyor.
Ve kendisini ister istemez "Teoman Abi" olarak tarif ediyor:
Çöpçü arkadaş bana 'Teoman Abi’ diye bağırıyorsa, ben artık Teoman Abi gibi davranmalıyım.
İşte röportajın benim için kırıldığı yer de burası.
Çünkü mesele bir noktadan sonra yapay zekâ olmaktan çıkıyor.
İnsan nasıl bir insan olarak kalacak?
Bunu konuşurken Teoman'ın kendi hayatına dönmesi, bence röportajın en kıymetli taraflarından biriydi.
Çünkü dünyaya kızmak kolay.
Çağa kızmak kolay.
Sosyal medyaya, algoritmalara, yapay zekâya, ekonomik sisteme, yeni kuşağa, eski kuşağa kızmak kolay.
Zor olan, bütün bunları anlatırken dönüp kendine bakabilmek.
Teoman bunu yapıyor.
"Kibirli taraflarım var mı? Elbette içimde var" diyor.
"Eskiden vardı."
"Onları susturmaya çalışıyorum..."
Bu cümle bana, onun yıllardır müziğinde yaptığı şeyi başka bir biçimde anlatıyor.
Kendi karanlığına bakmak.
Kendi kusurlarını görmek.
Kendi hiddetini kabul etmek.
Ve belki de insanın kendisini değiştirmesinin, dünyayı değiştirmeye çalışmadan önce atabileceği en sahici adım olduğunu kabul etmek.
Teoman'ın "Ben mükemmel birisi değilim" gibi bir yerden konuşmaması da tam burada önemli.
Tam tersine, "Ben iyiye doğru götürmeye çalışıyorum kendimi" diyor.
Belki de bütün mesele bu kadar.
Sonra Özkan Uğur geliyor konuşmaya.
Ve bir anda büyük kavramlar, büyük teoriler, yapay zekâ tartışmaları, sosyal medya eleştirileri geride kalıyor.
Bir cenaze.
Bir musalla taşı.
Üç çocukluk kahramanı.
Biri artık yok.
Ve 59 yaşındaki Teoman, orada kendisine şu soruyu soruyor:
"Ben nasıl yaşlanmak istiyorum?"
Özkan Uğur'u insanların nasıl sıcaklıkla hatırladığını düşünüyor.
Barış Manço'yu düşünüyor.
Barış Manço'nun "kendisinden çok daha zeki bir insan olduğunu", yalnızca şarkılarıyla değil, bu zekâsıyla bütün Türk kültür dünyasında çok daha büyük bir etki yarattığını söylüyor.
Ve gençliğindeki Teoman'la bugünkü Teoman arasında bir hesaplaşma başlıyor.
"Yaşım benim verme yaşı, alma yaşı değil"
Bence insanın yaş almasıyla yaşlanması arasındaki fark da tam burada.
Yaş almak takvimle ilgili.
Yaşlanmak ise biraz da kim olduğunuzla.
Nasıl hatırlanmak istediğinizle.
İnsanların arkanızdan ne söyleyeceğiyle değil yalnızca; sizin kendinizden geriye ne bırakmak istediğinizle.
Teoman'ın "Teoman Abi" hikâyesi de bu yüzden bana ilk yazılı söyleşimizden daha anlamlı geliyor.
Bir sanatçı düşünün.
On yıllardır sahnede.
Üç kuşak tarafından dinleniyor.
Büyük albümleri, şarkıları, romanı var.
Ama sosyal medyada "üretken, disiplinli, çok çalışan sanatçı" imajını kurmak yerine "Üşengeç Teoman"la dalga geçiyor:
Mademki insanları gülümseten 'Üşengeç Teoman’, ben de o insanları gülümseten Teoman olmayı tercih ettim.
Çünkü kendi söylediği gibi, "Ben çok çalışkanım" demek ona komik geliyor.
Burada tuhaf bir paradoks var.
"Gösteri çağı"nda herkes kendisini olduğundan "daha büyük", "daha başarılı", "daha mutlu", "daha kusursuz" göstermeye çalışırken Teoman tam tersini yapıyor.
"Star" imajını büyütmek yerine insan tarafını öne çıkarıyor.
Kendiyle dalga geçiyor.
Kendisini fazla ciddiye almayan bir karakter kuruyor.
Ve sonunda sokakta bir çöp arabasından "Teoman Abi" diye seslenen insanlarla karşılaşıyor; mutlu oluyor.
Belki de sahicilik tam olarak burada başlıyor.
İnsanların size "yıldız" diye değil, "abi" diye seslenmesinde.
Bir başka cümlesi ise bütün bu konuşmanın yönünü yeniden değiştiriyor:
Yaşım almak değil, vermek yaşı artık.
Ne kadar basit.
Ne kadar zor.
Çünkü hayatımızın büyük bölümünü almak üzerine kuruyoruz.
Daha iyi bir iş.
Daha büyük bir ev.
Daha çok para.
Daha çok takipçi.
Daha çok görünürlük.
Daha çok başarı.
Sonra bir noktada insanın zihninde başka bir soru beliriyor:
Peki bunların hangisi beni gerçekten huzurlu yapacak?
Teoman'ın cevabı maddi dünyadan bütünüyle elini eteğini çekmek değil.
Tam tersine, çalışmak istiyor.
Üretmek istiyor.
Sahnede olmak istiyor.
Projeler yapıyor.
Ama artık başka bir ölçü koyuyor önüne:
Bir işe yaramak.
Birilerine iyi hissettirmek.
Küçük bir çocuğun güle oynaya yanından geçmesinden mutlu olmak.
Bir çay içmek.
Rüzgârı hissetmek.
Dalgaları seyretmek.
Bir kitabın başına oturmak.
Kızının kahkahasını duymak.
Bunlar kulağa küçük şeyler gibi geliyor.
Belki de mesele tam olarak bu.
Çünkü küçük şeyler acele etmiyor.
Bir çayın tadı algoritmaya göre değişmiyor.
Rüzgârın ne zaman eseceğini sosyal medya belirlemiyor.
Bir çocuğun kahkahası kişisel marka yönetimi gerektirmiyor.
Bir insanın bir başka insana iyi gelmesi de hâlâ teknolojiye bağlı değil.
Ben Teoman'ı yıllardır dinleyen biri olarak, onun şarkılarındaki karanlığı hep insan ruhunun bir tür aynası gibi gördüm.
Bu kez ise o karanlığın içinden başka bir şeyin çıktığını düşünüyorum.
Bir tür kabulleniş.
Ama teslimiyet değil.
Bir tür sakinlik.
Ama vazgeçiş değil.
Bir tür yaşlanma.
Ama yalnızca yaş alma değil...
Ve belki en önemlisi:
Bir tür sahicilik.
Çünkü içinde bulunduğumuz çağın en büyük kıtlığı belki de bilgi değil.
Bilgi fazlasıyla var.
Görüntü fazlasıyla var.
İçerik fazlasıyla var.
Ses fazlasıyla var.
Eksilen şey başka:
Hakikat.
Dikkat.
Merhamet.
Ve belki kalp.
Yedikule'de Teoman'la konuşurken, "Nevrozumun Zindanı"ndan başladığımız sohbetin sonunda kendimizi tam da burada bulduk.
Bir rock yıldızıyla yapay zekâyı konuşmaya başlamıştık.
Sonunda insanı konuştuk.
Bu YouTube programını özetleyecek olursam, sanırım Teoman'ın programın sonunda söylediği şu sözler bana yardımcı olacaktır:
En azından birilerine faydalı bir şeyler söylediysem; kendilerine veya onların çevrelerine... Ben daha çok mutlu olurum. Kendimi anlattığım yerlerdense başkalarının işine yarayacak bir şeyler söylediysem ben çok mutlu olurum.
Belki de bütün bu konuşmanın özeti buydu.
Bir şey söylemekten çok, söylediğinin bir başkasının hayatına değip değmediği...
Ve galiba bugün en çok ihtiyacımız olan konuşma da hâlâ bu.
Kalbe gitmek zorundayız.
© The Independentturkish