Almanya'daki Saksonya-Anhalt seçimlerini nasıl okuyabiliriz?

Doç. Dr. Eren Alper Yılmaz Independent Türkçe için yazdı

Fotoğraf: Reuters

İkinci Dünya Savaşı'nın ardından demokrasisini yeniden inşa eden, aşırı sağın yükselişine karşı "bir daha asla" ilkesini siyasal kültürünün merkezine yerleştiren Almanya, 6 Eylül 2026'da tarihi bir seçim sonucuyla karşı karşıya kaldı. Doğu Almanya'nın eyaletlerinden Saksonya-Anhalt'ta aşırı sağcı Almanya için Alternatif Parti (AfD), oyların yaklaşık yüzde 44,5'ini alarak açık ara birinci parti oldu. CDU (Hristiyan Demokrat Birliği) ise yaklaşık yüzde 18,5'te kaldı. AfD'nin oy oranı, 2021 seçimindeki yaklaşık yüzde 20,8'lik seviyesinin iki katından fazlasına ulaşmış durumda. Bu sonuçlar yalnızca bir eyalet seçiminden ibaret değil. Çünkü Saksonya-Anhalt'ta ortaya çıkan tablo, Almanya'da son yıllarda biriken toplumsal ve siyasal hoşnutsuzluğun artık sandıkta çok daha güçlü bir biçimde karşılık bulduğunu gösteriyor.


Peki AfD nasıl bu kadar yükseldi?

AfD'nin son yıllardaki bu yükselişini yalnızca "Alman toplumunun sağa kayması" şeklinde açıklamak kolaycılık olur. Asıl mesele, merkez siyasetin toplumun önemli bir bölümünün kaygılarına ikna edici cevaplar verememesi. Ekonomik durgunluk, hayat pahalılığı, enerji maliyetleri, göç, güvenlik tartışmaları, Ukrayna Savaşı ve Almanya'nın gelecekteki ekonomik gücüne ilişkin endişeler, seçmenin gündemini belirleyen temel başlıklar arasında yer alıyor. Üstelik bu sorunlar Doğu Almanya'da daha farklı bir tarihsel arka planla birleşiyor. Saksonya-Anhalt gibi eyaletlerdeki nüfus kaybı, gençlerin batıdaki büyük şehirlere yönelmesi ve ekonomik eşitsizlikler uzun süredir devam ediyor. AfD ise bütün bu sorunları tek bir siyasal anlatı içerisinde birleştiriyor: "Sistem iyi işlemiyor".

fazla oku

Bu bölüm, konuyla ilgili referans noktalarını içerir. (Related Nodes field)

Bu anlatının doğruluğundan bağımsız olarak önemli olan, toplumun ciddi bir bölümünün bu söyleme inanmış olması. Aşırı sağ siyaset, geçmişin mağduriyet algılarını alıp geleceğin güvenlik kaygılarıyla birleştirerek seçmeni kendi merkezine çekmeyi başarıyor. Bilhassa AfD’nin koz olarak kullandığı "göç meselesi" siyasetin kalbinde belirleyici olmaya devam ediyor. Parti, daha sert sınır politikaları, göçün sınırlandırılması ve geri gönderme politikalarının genişletilmesi gibi talepleri siyasi programının merkezine yerleştiriyor.

Saksonya-Anhalt'taki AfD yapılanması da Almanya'nın iç istihbarat makamları tarafından aşırı sağcı olarak sınıflandırılmış durumda. Buna rağmen partinin oy oranının ikiye katlanması, kategorize etmenin seçmen davranışı üzerinde caydırıcı bir etkisinin olmadığını, hatta tam tersi bir dinamiğin işlediğini gösteriyor olabilir. Bunun nedenlerine dair iki tahmin yapılabilir; ilki kurumsal damgalamanın artık ana akım seçmen kitlesinde eskisi kadar karşılık bulmaması, zira bazı çevreler tarafından bunun Almanya’nın demokratik geleneklerine aykırı bulunması. İkincisi ise seçmenlerin bu etiketi önemsemeyecek kadar başka önceliklere (göç, enerji fiyatları, sanayi istihdamı) odaklanmış olması.

Burada Avrupa'nın diğer ülkeleri açısından da çıkarılması gereken önemli bir ders var. Göç meselesini yalnızca "ırkçılık" veya "yabancı düşmanlığı" kavramları üzerinden yorumlamak, seçmenin gerçek kaygılarını anlamayı zorlaştırabilir. Dolayısıyla AfD, göç başlığını daha stratejik bir çerçeveye oturtarak göç hareketlerine bağlı olarak yaşanan ekonomik, sosyal veya güvenlik sorunlarını kullanıyor ve Almanya içerisindeki göçmenleri potansiyel bir tehdit olarak gösteriyor. Böylece, bir dönem Avrupa’nın lokomotifi olarak görülen Almanya’nın son yıllarda yaşadığı ekonomik ve toplumsal sorunların derinleşmesine paralel olarak AfD’nin söylemleri de, Alman kamuoyunda bu sorunların temel nedenlerini göçmenlerle ilişkilendiren bir yaklaşımın güçlenmesine zemin hazırlıyor.


Asıl tehlike seçim sonucu değil, normalleşme

Almanya açısından bugün asıl tartışılması gereken mesele AfD'nin yüzde 44,5 oy alması kadar, aşırı sağın siyasal söylemlerinin toplumda giderek normalleşmesidir. Tarihten biliyoruz ki demokratik sistemler çoğu zaman tek bir seçim gecesinde ortadan kalkmaz. Önce dil değişir, sonra kavramlar, ardından siyasal sınırlar. Bir zamanlar toplumun geniş kesimleri tarafından açıkça ırkçı, ayrımcı veya demokratik düzen açısından tehlikeli kabul edilen düşünceler, "ama bunu da konuşmamız lazım" fikriyle tartışma alanına sokulur. Ardından "seçmenin kaygıları" gerekçesiyle meşrulaştırılır. Sonra CDU’nun yaptığı gibi merkez sağ, aşırı sağın seçmenlerini geri kazanabilmek için onun kullandığı kavramların daha yumuşak versiyonlarını kullanmaya başlar. Ve bir süre sonra kimse ilk sınırın nerede aşıldığını hatırlamaz. Normalleşme tam olarak böyle işler. Bu nedenle aşırı sağın yükselişini yalnızca parlamentodaki sandalye sayısıyla ölçmek büyük bir hata olur.

Örneğin göç meselesini ele alalım. Aşırı sağ, göçü yalnızca bir kamu politikası konusu olarak ele almaz. Göçmeni ekonomik, kültürel veya güvenlik açısından bir "tehdit" olarak kodlar. Toplumun karşı karşıya olduğu farklı sorunları tek bir kimlik çatışmasına bağlar: "Biz" ve "onlar." Bu çerçeve siyasi tartışmanın merkezine yerleştiğinde, ana akım partilerin tartıştığı husus artık "Göç politikası nasıl olmalı?" sorusu değildir. Soru giderek şuna dönüşür: "Göç konusunda AfD kadar sert olabilir miyiz?" İşte normalleşme burada başlar. Çünkü tartışmanın sınırlarını artık AfD belirlemektedir.


CDU için de alarm zilleri çalıyor

Seçimin en önemli kaybedeni ise CDU. Şansölye Friedrich Merz'in partisi Saksonya-Anhalt'ta yaklaşık yüzde 18,5 ile tarihinin en kötü sonuçlarından biriyle karşı karşıya kaldı. Bu seçimler sonrasında CDU açısından en zor soru şu:

Bu soru ilk bakışta kolay görünüyor. AfD ile işbirliği yapılmayacak, "Brandmauer" korunacak ve seçmenlere merkez sağın daha güvenilir bir alternatif olduğu anlatılacak. Fakat mesele tam olarak burada başlıyor. Çünkü AfD'nin yükselişi karşısında CDU'nun önünde iki seçenek beliriyor. Birinci seçenek; AfD'nin gündemini kısmen benimsemek. Dolayısıyla göç meselesini eskisine nazaran daha ciddi biçimde ele almak, güvenlik politikalarında daha sert mesajlar vermek, "düzensiz göç" tartışmasını merkeze taşımak, böylelikle AfD'ye giden seçmeni geri kazanmak. Bu stratejiyi izlediği takdirde bir yandan AfD’ye giden seçmenlerin bir kısmının oyunu alsa da öte yandan demokrasiyi savunan çevreler tarafından "faşist parti" ilan edilme riskiyle karşı karşıya kalacaktır.

İkinci seçenek ise AfD'den belli noktalarda ayrışmak. Bu durumda CDU, AfD'nin seçmenlerine "sizin kaygılarınızı anlıyoruz ama çözümümüz farklı" demek zorunda. Merz’in, AfD ile arasındaki siyasal mesafeyi koruyarak ekonomik, sosyal ve güvenlik alanlarında daha farklı politikalar geliştirmesi gerekecek. Ancak böyle bir stratejinin kısa vadede önemli bir siyasi maliyeti de olabilir. Dolayısıyla demokrasi yanlısı seçmenler CDU’yu destekleseler de, aşırı sağ tandanslı seçmenler hâlen AfD’de kalmaya veya oraya yönelmeye devam edecektir. Yani CDU, "demokrasi uğruna daha fazla oy kaybetmeyi göze alan" bir konumda olacak, bu durum da Merz için siyasi arenada düşüşün devam etmesi anlamına gelecektir. Dolayısıyla CDU, bir yandan AfD’nin yükselişine karşı demokratik sınırlarını korumak, öte yandan söylemlerini şahinleştirerek AfD çizgisine kaymak ve tabanını genişletmek gibi siyasi bir paradoksla karşı karşıyadır.


Yapılması gereken AfD seçmenini küçümsemek değil, anlamak

Alman siyasetinin uzun yıllardır temel ilkelerinden biri, ana akım partilerin AfD ile koalisyon kurmaması üzerine kurulu. Almanya'da buna çoğu zaman "Brandmauer", yani güvenlik duvarı deniliyor. Saksonya-Anhalt seçimleri bu duvarı hiç olmadığı kadar zorlayabilir. Çünkü yüzde 44,5 gibi bir oy oranı, AfD'yi yalnızca güçlü bir muhalefet partisi olmaktan çıkarıp iktidarın kapısını zorlayan bir aktöre dönüştürüyor. Bu da halk nezdinde böylesine yüksek oy alan bir partinin siyasi arenadan dışlanması noktasında meşruiyet sorunu doğurabilir.

Dolayısıyla önümüzdeki dönemde Almanya'nın siyasal tartışması şu soruya kilitlenebilir: "Demokratik partiler AfD ile iş birliği yapmadan hükümet kurmayı ne kadar sürdürebilecek?" Bu sorunun cevabı yalnızca Saksonya-Anhalt'ın değil, Almanya'nın geleceği açısından da büyük önem taşıyor. Saksonya-Anhalt'taki sonuç, Berlin'deki federal hükümet açısından da ciddi bir uyarı. Zira AfD'nin yükselişi artık yalnızca Doğu Almanya'nın bir problemi olarak görülemez. Parti, ulusal siyasette de giderek daha güçlü bir aktör haline geliyor. Anketlere göre AfD'nin federal düzeydeki desteği de son dönemde yaklaşık yüzde 28 seviyelerinde seyrediyor.

Burada yapılması gereken şey, AfD seçmenini küçümsemek değil, onların neden AfD'ye yöneldiklerini anlamaktır. Çünkü demokratik siyasetin en büyük hatası, direkt olarak sandıkta yanlış tercihte bulunduğu düşünülen seçmeni suçlamaktır. Seçmenin neden öfkelendiğini anlamadan o öfkeyi ortadan kaldırmak mümkün değildir. Bir siyasi parti seçim kazanabilir. Demokrasinin doğası budur. Fakat demokratik sistem yalnızca seçimlerden ibaret değildir. Hukukun üstünlüğü, azınlık hakları, kuvvetler ayrılığı, basın özgürlüğü ve çoğulculuk da demokrasinin ayrılmaz parçalarıdır. Bu nedenle Almanya'nın önündeki sınav yalnızca "AfD hükümet kuracak mı?" sorusu değildir. Asıl soru şudur: "Almanya, demokratik kurumlarını korurken toplumdaki gerçek ekonomik, sosyal ve güvenlik sorunlarına cevap verebilecek yeni bir siyasal merkez oluşturabilecek mi?" Saksonya-Anhalt bize bunun artık ertelenemeyecek bir soru olduğunu gösteriyor.

Demokrasiyi korumanın yolu, bugünün seçmeninin neden öfkelendiğini anlamaktan, ekonomik sorunlara çözüm üretmekten, göçü gerçekçi ve insan haklarına uygun biçimde yönetmekten ve toplumun kendisini siyasal sistem tarafından temsil edilmiş hissetmesini sağlamaktan geçiyor. Saksonya-Anhalt'ta çalan alarm zili yalnızca Almanya için değil, Avrupa'nın tamamı için duyuluyor. Çünkü aşırı sağın yükselişi artık Avrupa siyasetinin kenarında duran geçici bir dalga değil; Avrupa'nın siyasal merkezini yeniden şekillendiren kalıcı bir güç olma yolunda ilerliyor.

 

 

*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU