Ağustos bitmek üzereydi.
İstanbul'dan çıkarken insanın aklına mont almak gelmiyor tabii. Ağustosun son günleri; şehir hâlâ yazı yaşıyor.
Ama Uludağ'ın İstanbul'un takviminden haberi yoktu.
Yükseldikçe hava serinledi. Sonra sis başladı. Önce ağaçların tepelerini aldı, biraz daha yukarı çıkınca bütün dağı. Bir virajda çamları görüyordum, öteki virajda yok oluyorlardı.
Dağların böyle bir huyu vardır. İnsana bildiği şeylerden çok, bilmediği taraflarını göstermeyi seviyorlar.
Uludağ'ı yıllardır karla, kayakla, telesiyejlerle hatırlarız. Oysa ağustosun sonunda, sis çökmüş bir Uludağ'ın başka bir hâli varmış. Daha sessiz. Kalabalığı üzerinden atmış, biraz kendisine dönmüş gibi.
Ceylan Splend'or Uludağ Otel'e girdiğimde dışarıdaki sessizlik kapıda kaldı.
Lobi doluydu. Masalar tutulmuş, birbirini tanıyanlar uzaktan selamlaşmaya başlamıştı. İnsanların üzerinde, uzun zamandır bazı gecelerde görmeyi özlediğim bir özen vardı. Herkes şıktı. Caz dinlemeye gelen insanların şık olması bana hep çok doğal gelir.
Derken müzik başladı.
Sahnede Ferit Odman, Kağan Yıldız, Engin Recepoğulları ve Uraz Kıvaner vardı.
İlk birkaç nota duyulduğunda lobideki uğultu azaldı, sonra tamamen sustu. Kimsenin kimseye dönüp "sessiz olun" demesine gerek kalmadan.
Engin Recepoğulları'nın saksafonu yükselirken Ferit Odman davulda ritmi kuruyor, Kağan Yıldız kontrbasla müziğin altına o derin sesi yerleştiriyor, Uraz Kıvaner piyanoda bazen aralarına giriyor, bazen geride duruyordu.
Dört kişi çalıyordu ama bir süre sonra bana dört kişi konuşuyormuş gibi gelmeye başladı.
İyi caz, iyi bir sohbet gibidir
Bir müzisyen konuşurken öteki susabiliyor. Biri küçük bir cümle bırakıyor, diğeri onu alıp başka bir yere götürüyor. Kimi zaman cevap hemen geliyor, kimi zaman birkaç ölçü sonra.
İyi sohbetin de kuralı budur zaten. Sürekli konuşan insanla sohbet edilmez. Karşındakinin cümlesinin bitmesini beklemek, bazen susmak, bazen onun bıraktığı yerden devam etmek gerekir. Ne zaman çalacağını bilmek kadar ne zaman susacağını da bilmek icap eder.
Cazın nasıl doğduğunu düşününce aklıma geliyor. New Orleans'ın Afrika kökenli Amerikalı topluluklarından yükselen seslere blues karıştı, ragtime karıştı; kiliselerden, sokaklardan, dans salonlarından gelen müzikler birbirine değdi.
Sonra caz yerinde durmadı. Chicago'ya çıktı, New York'a vardı, okyanusu geçti. Paris'e gitti, İstanbul'a geldi. Her şehir ona bir şey verdi; o da gittiği her yerde biraz değişti.
Kökünü kaybetmeden değişebilmek… Cazın bana hep güzel gelen taraflarından biri de bu.
Bir de doğaçlama olması tabii. Müzisyen parçayı biliyor ama o gece ne olacağını bütünüyle bilmiyor. Yanındakini dinliyor, onun açtığı boşluğa giriyor, bazen geri çekiliyor, bazen beklenmedik bir yere gidiyor.
Nereden başlayacaklarını biliyorlar; nereye varacaklarını ise o gece birlikte buluyorlar.
Hayat gibi değil mi?
Bir yay, dört tel, bambaşka bir ses…
Bir ara gözüm Kağan Yıldız'a takıldı. Elinde arşe vardı.
Kontrbası zaten severim. Ama ne zaman arşeyle çalınsa bende başka bir yere dokunur. Parmakla çalındığında yürüyen o derin ton, yay tellere değdiğinde uzuyor, koyulaşıyor. Bir noktadan sonra sanki bir enstrümanı değil, uzaktan gelen bir insan sesini dinliyormuşum gibi oluyor.
Kağan Yıldız arşeyi çektiğinde lobinin havası da değişti. Birkaç saniye önce ritmin içinde yürüyen kontrbas, bu kez melodinin içine girmişti.
Aldığı klasik kontrbas eğitiminin izleri de orada hissediliyor. Klasik müzik bir tarafta, caz öteki tarafta durmuyor; aynı müzisyenin elinde birbirine karışıyorlar.
Karşılaşmaların müziği caz gibi gelir bana bir de. Bir müzik başka bir müzikle, bir şehir başka bir şehirle, bir kuşak başka bir kuşakla karşılaşır cazda. Sonra ortaya daha önce olmayan bir şey çıkar…
Ferit Odman'ı da Kağan Yıldız'ı da uzun yıllardır, Kerem Görsev Trio vesilesiyle tanıyorum. Eski dostları sahnede dinlemenin güzel bir tarafı vardır: Müzik başladığında tanışıklık, sohbetler, hatıralar yavaşça geriye çekilir. Bir süre sonra karşınızda eski bir dost değil, hayranlıkla dinlediğiniz bir müzisyen kalır.
Bazı melodiler başka bir kapı açıyor
Ferit Odman sahneden bana küçük bir sürpriz yaptı. Thelonious Monk'un caz klasiklerinden "Straight, No Chaser"ı bana armağan etti.
Yıllardır bildiğim bir parçayı o anda başka türlü dinledim. Nota aynıydı, melodi aynıydı… Ama bir parçanın o anda bana doğru geldiğini bilmek, anlamını değiştiriyordu.
Sonra "Autumn in New York" başladı.
Başlığında sonbahar vardı ama takvim hâlâ ağustosu gösteriyordu. İstanbul'dan birkaç saat önce yazdan çıkmıştım; Uludağ'da ise sis camlara dayanmış, hava çoktan sonbahardan bir parça ödünç almış gibiydi.
Vernon Duke'un 1934'te yazdığı, zamanla bir caz standardına dönüşen melodiyi dinlerken parçanın adındaki New York ile camın ardındaki Uludağ arasında tuhaf bir yakınlık kurdum. O gece "Autumn in New York" biraz da "Autumn in Uludağ" olmuştu.
Bir süre sonra başka bir melodi başladı. İlk notalarında tanıdım: "Pure Imagination." Roald Dahl'ın Charlie'nin Çikolata Fabrikası romanından uyarlanan 1971 yapımı Willy Wonka & the Chocolate Factory filminde Gene Wilder'ın sesiyle hafızalara kazınan o melodi.
Dışarıda Uludağ birkaç metre ötede kayboluyordu, içeride ise "Pure Imagination" çalmaya devam ediyordu…
Bir ara tekrar başımı müzikten kaldırıp etrafa baktım. Dışarıda sis, içeride dolu masalar, sahneye dönmüş insanlar… Bir an kendimi Uludağ'da değil, New York'ta loş ışıklı güzel bir caz kulübünde hissettim.
Sonra camın ardına baktım. New York değildi, Uludağ'dı.
Ama zaten iyi müziğin marifeti insanı mutlaka başka bir yere götürmek değil; bulunduğumuz yere başka bir dünyanın kapısını açmaktır belki de. O gece Ceylan Splend'or Uludağ'da tam da böyle hissettim.
Otellerde canlı müzik bazen vazodaki çiçeğe benzer. Oradadır, ortamı güzelleştirir ama bir süre sonra kimse gerçekten bakmaz.
O gece böyle değildi. İnsanlar müzik dinlemeye gelmişti; müzik gecenin merkezindeydi.
Otele gelene kadar
Aslında cazla otellerin yan yana gelmesi yeni bir hikâye değil.
Türkiye'de cazın izini geriye doğru sürdüğümüzde 1919'a, İstanbul'un işgal günlerine kadar gidiyoruz. O yılların çok dilli, çok kültürlü ve hareketli İstanbul'unda "cazbant" denilen toplulukların sesi duyulmaya başlıyor. Mississippi doğumlu Afro-Amerikalı Frederick Bruce Thomas, Rusya'daki eğlence mekânı işletmeciliğinin ardından İstanbul'a geliyor ve 1921'de açtığı Maksim'de dönemin caz orkestralarına sahne veriyor.
Sonra bu müzik başka mekânlara, başka kuşaklara geçiyor. 1955'te açılan Hilton İstanbul Bosphorus Otel, restoranları, barları ve orkestralarıyla İstanbul'un değişen sosyal hayatının simgelerinden biri oluyor — Louis Armstrong'un 1959'da burada konser vermesi de dönemi anlatan güzel bir ayrıntı. İlham Gencer'in sonraki yıllarda Divan Oteli'nde ve ParkSA Hilton'da uzun süre piyano çalması da caz ile oteller arasındaki bu ilişkinin tek bir döneme mahsus olmadığını gösteriyor.
Ben o geceleri yaşamadım. Bildiğim, geride kalan fotoğraflardan, kayıtlardan ve o günleri yaşamış insanların anlattıklarından ibaret.
Ama kültür biraz da böyle taşınıyor galiba. Bir kuşak yaşıyor, bir sonraki dinliyor. Sonra yıllar geçiyor ve hiç beklemediğiniz bir yerde o hikâyenin yeni bir halkasına rastlıyorsunuz.
Birbirimizi dinlemek
Konserin sonlarına doğru dışarıdaki dağ neredeyse tamamen kaybolmuştu.
Bir ara sahneden gözümü ayırıp etrafa baktım yine. Dört müzisyen, dolu bir lobi, camların ardında sis ve aynı anda susmuş onlarca insan…
Birbirimizi dinlemenin giderek zorlaştığı bir çağda sahnedeki dört insan birbirini dinliyordu. Biri öne çıkıyor, diğerleri ona alan açıyordu. Sonra roller değişiyordu. Biraz önce dinleyen konuşmaya, konuşan dinlemeye başlıyordu. Kimse kendi sesinden vazgeçmiyor, ama onu duyurmak için ötekinin sesini bastırmaya da ihtiyaç duymuyordu.
Konser bitti. Dışarı çıktım.
Soğuk hâlâ oradaydı, sis de. Ağaçlar birkaç metre ötede yeniden kayboluyordu.
Sahnede müzik bitmişti ama bazı melodilerin son notayla susmadığını biliyordum.
Yüz yılı aşkın süre önce bambaşka şartlarda, bambaşka insanların hayatlarından doğmuş bir müzik hâlâ çok basit bir şey söylüyordu:
Kendi sesine sahip olmak, en yüksek sesle konuşmak değildir. Asıl özgürlük, kendi sesini kaybetmeden başkasının sesine yer açabilmektir.
Bunca insanın aynı anda konuşup giderek daha az birbirini duyduğu bir zamanda cazın söyleyecek sözü hâlâ bitmemiş demek ki.
Dünya biraz daha caz gibi olabilseydi…
Birbirimizi daha çok duymaz mıydık?
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish