Bu makale, Aydınlanma sonrasında Batı’nın kurumsallaştırdığı modern dünya düzenini; ulus-devlet sistemi, kapitalizmin modernize edilmiş emperyal mantığı, demokratik karar alma ile otokratik rejimlerin düşman inşası arasındaki fark üzerinden değerlendirir. Tek kutuplu liberal düzenin son otuz yıldaki sapmaları eleştirilir; ancak bu eleştirinin Çin, Rusya, Kuzey Kore veya İran örneklerinde görülen otokratik alternatifleri parlatmaya dönüştürülmesi reddedilir. Çok kutupluluk bir söylem olarak okunur; çıkara dayalı, sinsi ve gri bölgeleri karıştıran pratiklerin medeni paylaşımın yerini alamayacağı savunulur. Çin’in yükselişi mucize değil, kendi halkına ve liberalizme yönelik çift yönlü sömürü ile Batı sermayesinin Soğuk Savaş sonrası tercihlerine dayanan ortak bir çaba olarak yorumlanır. Esas prensip, insanlık onurunu, paylaşımı ve demokratik hukuk çerçevesini kırmadan işleten somut ve gerçekçi bir düzen mantığıdır.
Anahtar kelimeler: Aydınlanma; demokrasi; otokrasi; tek kutupluluk; çok kutupluluk; emperyalizm; güven; Çin; küresel güney; insanlık onuru
1. Giriş
Aydınlanma sonrasında Batı’nın gelişmesi, modern bir dünya düzeninin kurulması, bunun kurumsallaşması ve dünya çapında sistemli bir forma ulaşması yönüyle bir kapasite artırımına dönüşmüştür. Sömürgeci yaklaşımların sağladığı zenginlik inkâr edilemez; ancak iş gücü yaratma, üretme ve bu üretimin dünyanın çeşitli alanlarında genişleyerek kullanılmasını sağlama perspektifi de aynı ölçüde belirleyicidir.
Somut değerler üzerine kurulu kapitalist sistem, somut zenginlikleri ele geçirme mantığına dayalı emperyal bakışı modernize etmiştir. Klasik işgalci, toprak elde etme ve vergi toplama emperyalizminin ötesine geçilmiş; kaynakları kontrol etme ve yerel yönetimleri kendine bağlı hâle getirme, modernize olmuş yapının ayrı bir başarı hikâyesi olmuştur. Bu makale, söz konusu dönüşümü demokrasi–otokrasi ayrımı, tek kutupluluğun eleştirisi, çok kutupluluk söylemi ve Çin’in yükselişinin doğru okunması üzerinden ele alır. Amaç, kötüyü parlatmadan, insanlık onurunu evrensel ölçekte ileri taşıyan bir değerlendirme zemini kurmaktır.
2. Ulus sistemi, Aydınlanma süzgeci ve demokratik inşa
Bu süreçte uluslar sistemi ve uluslararası sistem oluşmuştur. Sistem, Batı’nın aydınlanmasıyla gelişmiş düşünce yapısına paraleldir. Burada bir ikilik yoktur; tek bir bakış açısı vardır. Ulus sistemi, Aydınlanma süzgecinden geçtiği için kendi bakış açısıyla kapitalizmi veya Batı dünyasını inşa etmiştir. Sigorta, bankacılık, üretim ve ticaret hukuku, telif hakları, bilim ve teknoloji, politika ve savunma anlayışıyla birlikte insani değerleri bir üst mertebeye çıkaracak şekilde demokratik bir yapıya evrilmiştir.
Demokrasi bilinmeyen bir olgu değildi. Belirli arınmalardan sonra belirli bir güce erişebildi. Bugün insanlık, bu konuların devlet sistemi ve uluslararası sistem bağlamında ne anlama geldiğini daha net kavramaktadır. Demokrasilerin insanı yüceltme becerisinin topluma yayıldığı, belirli süzgeçlerin ve dengeli yapıların oluştuğu, hukukun daha da belirginleştiği göz önüne alınmalıdır.
3. Demokratik karar alma ve otokratik düşman inşası
3.1. Demokrasilerde düşman, parlamento ve doğal düşmanlar
Demokratik sistemlerin karar alma mekanizmaları ve üstünlük mücadeleleri bazı unsurları terk etmiştir. Bundan hareketle “demokratik sistemler zayıftır, bu yüzden demokratik olmayanların fırsatçılığına ve saldırganlığına karşı her zaman açık noktaları vardır” düşüncesi doğru değildir. Demokratik ülkeler düşmanlarına parlamentolarında tartışarak yaklaşır. Saldırıya uğramışlarsa düşman düşmandır. Saldırıya uğramadan düşman yaratacaklarsa bunu da parlamentonun onayıyla yaparlar. Terör, casusluk, mafya gibi olgular zaten sosyal ve siyasal düzen içinde kabul edilemeyecek hususlar içerdiğinden doğal düşmandır.
3.2. Otokrasilerde rejim, kaynak seferberliği ve istismar
Otokrasilerde işler farklı yürür. Lider veya belirli bir parti gücüyle Çin, Rusya, Kuzey Kore ve canlı bir örnek olarak İran’da görüldüğü üzere, rejim kendisiyle ilgili düşman ilan etmeyi bütün motivasyonun ve odaklanmanın merkezine koyar. Halkı ve ülke kaynaklarını maddi-manevi bütün güçleriyle bu perspektife yönlendirir. Parlamento olsa bile alacağı kararların hükmü çoğu zaman usulü yerine getirmek ve uluslararası sisteme dâhil görünmek içindir.
Otokrasilerin tiranlık yönü, mafya düzenlerine daha yakın bir şekle bürünebilir: Kendi aile ve soylarını devam ettirme, belirli elitist yapıları ayakta tutma, parti ve ideolojiyi gözetme. Bu noktada toplumun geneline ilişkin baskıcı olabilir; somutluklar üzerinden soyutluklarla toplumu bir hayal âlemine sokabilir. Burada büyük bir istismar kaymasının, istismarın hak safhasına ulaştığının görülmesi gerekir. Temelde savaşın veya savaşmamanın ana hükmü demokrasi ve otokrasi içinde değerlendirilir; “çok çalışkan değil” diye bakılmaz.
4. Tek kutuplu düzenin eleştirisi ve yanlış alternatifler
Amerika Birleşik Devletleri’nin liberalizminin istismara açık neoliberal akımların vahşi bakış açılarıyla, tek kutuplu dünya çerçevesinde “ben yaptım oldu” manasında dünyayı çok yanlış yerlere götürdüğünü son otuz yıl içinde dünya zaten gördü. Amerika’nın tek kutuplu düzeninin yanlışlığı görüldü ve büyük bir eleştiri hak ediyor. Üstüne üstlük bugünkü yönetiminde dünyada enerjiyi kendi tekerine almaya ve diğer ülkeleri enerji üzerinden baskılamaya çalışmaları da görülmüyor değil. Hegemonik, egonik ve emperyalist tutum neyse, bu çerçevenin içinde, enerji örneğinden hareketle söylenecek çok şey vardır. Trump’ın bu konuya uygun lider formatıyla neler yaptığını bütün dünya görüyor.
İyi de alternatif Putin midir, alternatif Xi midir? Herkesin “ben daha iyiyim, daha önde olmalıyım, benim sistemim ve kültürüm diğerinden daha iyidir, insanlara daha fazla hizmet ederim” yaklaşımında bulunması normaldir. Kendi milletimiz bağlamında ben de söyleyebilirim: Tarihten, kültürden, bugünden yarına uzanan birçok şey anlatılabilir. Başka örnek: Yan taraftaki başka bir kavmin aslında kavim olmaktan öteye gitmemişken sahte bir ulus ifadesiyle karşımıza çıkıp “medeniyeti ben kurdum, bana bakın” demesini gördüğümüzde de şaşırmayız. Bütün bunların ne olduğunu uluslararası ilişkiler içinde çalışanlar biliyor olmalıdır. Ama kötüyü parlatmanın hiçbir manası yoktur.
5. Güven, değerler ve işlemsel diplomasinin riski
Önemli olan, insanlık onurunu evrensel boyutlarda ileriye taşıyacak; savaş olacaksa o savaşı minimize edecek; savaş olurken bile insanlık onurunu ortadan kaldırmayacak bir değerler sistemi üzerinden çaba sarf etmektir. Burada belirgin bir üslupla savunulan değerlerin ne olduğunu karşı tarafa ikna ettirmek ve güven vermek esastır.
Güven vermeyen, her dalda oynayan, “orada da varım, burada da varım, işlemsel diplomasi adamıyım” dendiğinde riskler doğar. Belirli bir tarafı olmayan, daha büyük risk almış olur. Güven, uluslararası sistem içinde kalıcı bir etki yaratır. Güvenin üzerine sermaye gelir, gelişmişlik gelir; güvenin üzerine sürekli savaş gelmez. Güvenin üzerine yatırım gelir; hukuki bağlarla birlikte insanlık onuru gelir. Bu çelişkiyi ortadan kaldırmak için ortada dolanmanın bir manası olmadığını herkesin siyasetten bilmesi gerekir.
6. Çok kutupluluk söylemi, çıkar ve gri bölgeler
Çok kutupluluk bir söylemdir. Rusya ve Çin küresel güney için yatırım yapıyor diye bu cepheden hareketle emperyalizm karşıtı söylemleri geliştirdiyse —emperyalizmin iyi olduğunu söyleyecek başka biri var mı ki, bu da ayrı bir meseledir— işin esası kötünün her zaman kötü olduğudur. Bunu bir tarafa yükleyip ortaya çıkanların şunu da bilmesi gerekir: Buradan “çok kutuplu dünya düzeni” deyip dünya savaşına dönük çabaları artırmak, “ben kazanmayacaksam herkes kaybetsin” mantığıyla hareket etmek otokratik bir bakış açısıysa, insanlığın buradan kazanacağı bir şey yok demektir. İnsanlık olarak bakılmıyor; birilerinin işini görmek için çaba sarf ediliyor izlenimi doğmaktadır.
Bu çok kutupluluk davası iyi bir söylem oluşturmuş olabilir; ama bu söylem çıkardan öte başka bir şey yaratmaz. Bu çıkarın sinsi bir yönü olduğu göz ardı edilmemelidir; çünkü ortaya esas değerler olarak koyulabilecek somut şeyler bellidir. Derme çatma yöntemlerle yapacağına, rakip olarak görülenin karşısına oturup müzakere edip, güzellikle “senin payın bu, benim payım bu” şeklinde bir anlaşmaya varmak daha medenicedir. Arkadan dolanmalarla, sinsi planlarla, gri bölgeleri karıştırmakla dünya siyasetinde kazanım elde edilemez. Bir taraf terörü finanse etmek için vekâlet güçlerini kullanırken, diğer taraftan mafyavari paralı asker sistemleriyle belirli yerleri sömürmenin yine bir terör olduğunu görmezden gelmek saçmadır.
7. Çin’in parlatılması: Mucize değil, çift yönlü sömürü ve ortak çaba
Çin’in parlatılması hadisesini yeniden gözden geçirmekte fayda vardır. Mucize aranmamalıdır; durum nettir. Çin yönetimi iki sömürgecilik işini gayet iyi yapmaktadır. Birincisi kendi halkını sömürmektedir —otokrasi ve parti ile istismar etmek, onları köle gibi kullanmak denilebilir. İkincisi liberalizmi sömürmektedir: Yatırımların kendisine akması ve kendisine uygun şartların oluşturulması için uzun yıllar çaba sarf etmiş, Singapur modelini büyüterek uygulamış, buradan sermayeyi çekip bunu disiplinli, hatta yıllar içinde programlı ve planlı biçimde kalkınmaya çevirmiştir. İstismar edilenler arasında çok çalışan Çin toprakları içindeki halkların da olduğu söylenecekse, ek olarak şunu da söylemek gerekir: Batı’nın bütün dünyayı da işin içine katarak üç yüz-beş yüz yıl içinde yaptığını Çin otuz-kırk yıl içinde yapıyorsa, burada üzülen ve ezilen tarafların çok olacağını matematiksel olarak görmek gerekir.
İkinci husus şudur: Çin, Soğuk Savaş’ın galiplerinden biridir. İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki bütün gelişmeler dikkate alınırsa —70'li yıllardan itibaren Çin ilerleyişinin formüle edildiği söylenecek olsa bile— Batı sermayesinin onlara sağladığı imkânları onlar da kullanmış ve neticede Soğuk Savaş’tan sonra kazanan olmuşlardır. Kendi nüfuslarını dünya ekonomisine katmak, çünkü iyi üretici ve tüketici olacakları Batı’nın gözünden kaçmamıştı; o dönemki portföy yaklaşık 1 milyar 300 milyon ila bir buçuk milyarlık bir nüfustu. Bugün gözler Hindistan’a dikilmiştir. Hindistan’a demokratik denilerek fazla üzerine gidilmiyor gibi görünebilir; ancak Hindistan bir o tarafta bir bu tarafta görünerek hem demokrasiye hem otokrasiye yaranan başka bir çizgi içinde, benzer büyüklükteki nüfusunun üretim ve tüketim bandında nasıl kullanılacağına, kime hizmet edeceğine dair bir faaliyet içindedir.
Bunlar birlikte değerlendirilirse, Çin’in Soğuk Savaş sonrası galibiyeti alan aktörler yalnızca NATO veya Amerika değildir; onların sermayesinin Çin’e gitmesi ve burada fırsatçı bir dönemin başlatılması çerçevesinde dünya ekonomisinin büyümesine katkı sağlanmasını kim istedi, kim istemedi sorusu açıktır. Bunu yalnızca Çin başardı denilemez; orada mucize vardır denilemez. Bu ortak bir çabadır. Dün Çin ile ilgili olan kısım, bugün tek kutuplu dünyanın dağılmaya başladığı, liberalizmin eleştirildiği dönemde Hindistan üzerinden konuşulan bir hadisedir. Küresel güney portföyü böyle okunmalıdır. Tek taraflı düşünmelerin, saplantılı bakış açılarının faydalı olmadığı açıktır.
8. İdeolojik saplantı, intikam ve caydırıcılık
“Burası yanlıştı, şimdi alternatifini bulalım” deyip esas yanlış olan kısmı parlatmanın bir manası yoktur. Her iki tarafı da onaylamak da, her iki tarafı da germek de değildir. Çin ve Rusya’nın yaptıklarını görmezden gelmek, onları daha üst noktalara çıkarmaya çalışmak ideolojik saplantılı bakışlarla ilişkilendirilebilir. “Emperyalizme karşı savaşan İran ne yapsa haklıdır, hatta Devrim Muhafızları’nın eline füzeleri de verin, başlıklarını nükleer yapın, onlara karşı savaşsın” dendiğinde, esas kazananın ve kaybedenin kim olacağını karşısına alıp doğru dürüst hesap etmek gerekir.
Caydırıcılığı bilen, insani tarafı gelişmiş bir düşünce ile tamamen intikamcı davranış içinde olup her ne pahasına olursa olsun kendi ideolojisinin ilerlemesini ve yayılmasını zafer arayışı hâline getiren, asla vazgeçmeyeceği noktalarda duran yaklaşım arasındaki fark anlaşılamıyorsa, söyleyecek başka bir şey kalmamaktadır.
9. Sonuç
Başlıca prensip şudur: İnsanlık onuru, insanlığın yükselmesi, paylaşımın artması; fakat bütün bunların sistemli, organize bir şekilde, kırmadan dökmeden, ikiyüzlülük yapmadan, gerçekçi ve somut değerler üzerine kurulu bir düzen mantığıyla işletilmesi; demokratik hukuk çerçevesinin asla göz ardı edilmemesi. Böyle gereği olmayan ve yanlış yerlerden girerek buradan çıkar devşirmenin, “ben haklıyım” demenin insanlığa bir katkısı olmayacağı aşikârdır.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish