Kutsalın gölgesinde çözülen aidiyet: Biçimsel dindarlık, ahlaki kriz ve reaksiyoner sekülerleşme

Ömer Kayır Independent Türkçe için yazdı

Fotoğraf: Onur Dogman/SOPA Images

Giriş: Bir yanılsamanın sonu

Toplumların inanç haritaları nadiren aniden değişir; kırılmalar önce dip dalgalarda birikir, ardından kaçınılmaz bir sosyolojik gerçeklik olarak yüzeye çıkar. Türkiye uzun yıllardır "dindarlaşan bir toplum" anlatısıyla yönetilmeye çalışılsa da bağımsız saha araştırmalarının, uluslararası envanterlerin ve evlerin içinde yaşanan sessiz çatışmaların ortaya koyduğu tablo son derece katmanlı bir dönüşüme işaret etmektedir.

1980'lerden bu yana toplanan veriler; toplumun mutlak bir inançsızlığa sürüklenmesinden ziyade dinin kurumsal, siyasal ve biçimsel tahakkümünden hızla uzaklaştığını göstermektedir. İbadetlerin bir ahlak inşası yerine, pratik hayattaki dünyevi savrulmaları örten biçimsel bir örtüye dönüştüğü, devlet eliyle dindarlaştırma politikalarının ters teptiği ve genç kuşakların kurumsal dinden koparak bireysel sekülerleşmeye yöneldiği bir dönemeçteyiz.

Bu makale; Türkiye'nin yaşadığı inanç ve ahlak dönüşümünü, dünyadaki benzer tarihsel tecrübeleri ve krizden çıkış için toplumun kurucu aktörlerine düşen sorumlulukları akademik bir tarafsızlıkla ve samimi bir özeleştiri diliyle ele almaktadır.
 

 

1. Sayıların dili: Ritüelin kırılması ve kimliksel ayrışma

Türkiye'de inanç alanındaki sosyolojik dönüşümü anlamak için son çeyrek asrın verilerine boylamsal bir perspektifle bakmak gerekir. 1990'lı yıllarda toplumun ezici bir çoğunluğu kendini doğrudan "dindar" olarak nitelendirirken, güncel araştırmalarda bu kimliğin tanımında ve oranlarında belirgin değişimler gözlenmektedir. Kendisini ateist veya inançsız olarak tanımlayan kitlede kademeli bir artış yaşanırken, "inanıyorum ama vecibeleri yerine getirmiyorum" diyen deist ve kültürel Müslüman profil toplumun önemli bir kesimini oluşturmaya başlamıştır.

Bu dönüşümün en somut göstergeleri bağımsız saha çalışmalarında açıkça görülmektedir:

• İnanç ve nüanslar: MAK Danışmanlık tarafından gerçekleştirilen Türkiye'de Toplumun Dine ve Dini Değerlere Bakışı Araştırması verilerine göre; toplumun büyük çoğunluğu bir Yaratıcı'nın varlığını kabul etmesine rağmen, peygamberlik kurumu veya ahiret gibi temel inanç esaslarına şüpheyle yaklaşan veya bu dogmaları bireysel yorumlayanların oranı yüzde 37'lere ulaşmıştır. Bu durum, klasik kurumsal teolojinin yerini hızla bireysel ve sorgulayıcı bir deistik eğilime bıraktığını göstermektedir.

• Akademik mutabakat: Marmara Üniversitesi bünyesinde hazırlanan Türkiye İnanç ve Dindarlık Araştırması (TİDA) Raporu bulgularında "Allah'ın varlığına kesinlikle inanıyorum" diyenlerin oranı yüzde 85,7 çıkmış; bu sonuç MAK araştırmasındaki temel yaratıcı inancı verileriyle örtüşürken, pratik ve kurumsal alandaki mesafeyi de doğrulamıştır.

• Zaman serisi analizleri: Uzun yıllara yayılan toplumsal eğilimleri ölçen KONDA Araştırma Raporları serisinde de benzer bir hat izlenmektedir: Kendini inançsız tanımlayanların oranında genç nüfus odaklı bir artış gözlenirken, geleneksel muhafazakâr kimlik yerini "inançlı ancak pratikten uzak" seküler bir profile bırakmaktadır.

• Pratik ibadet verileri: Beş vakit namazı düzenli kılanların oranı nüfus genelinde yüzde 22-25 bandına sıkışmış, halkın yüzde 78'lik büyük kısmı düzenli namaz kılmadığını belirtmiştir.

• Metinsel dindarlık zafiyeti: Kutsal metinle kurulan ilişki de son derece biçimsel kalmıştır. MAK araştırmasına göre toplumun yüzde 83 gibi ezici bir çoğunluğu Kur'an-ı Kerim'in Türkçe mealini hayatında hiç okumamıştır; Arapça metni yüzünden okuyabilenlerin oranı ise yüzde 32 seviyesindedir.

Bu göstergeler, dinin bir "gündelik hayat nizamı ve vicdani rehber" olmaktan ziyade, yalnızca bir "kültürel aidiyet etiketi" haline geldiğini ortaya koymaktadır. Nitekim KONDA Barometresi ve güncel gençlik araştırmalarında 18-29 yaş grubunda kendini dindar tanımlayanların oranının yüzde 12 bandına inmesi, bu erozyonun geçici bir eğilim değil, kalıcı bir kuşak kırılması olduğunu kanıtlamaktadır.
 

 

2. Araçsal dindarlık: Kutsallık zırhının kaybı ve toplumsal güven krizi

Dinin sosyolojik algısındaki en dramatik yarılma, muhalefet dönemi ile iktidar dönemi arasındaki nitelik farkında yatmaktadır. 1980'li ve 90'lı yıllarda din; sivil ve muhalif alanda kaldığı sürece adalet, ahlak, diğergâmlık, saflık ve mağduriyet üzerinden toplum nezdinde romantik, ütopik ve temiz bir sığınak işlevi görüyordu. Dindar kimlik; dürüstlüğün, emanete sadakatin, yalan söylememenin ve kul hakkı korkusunun doğal teminatı sayılıyordu.

Ancak din iktidara gelip devlet mekanizmalarıyla, kamu ihaleleriyle, imar rantlarıyla, lüks tüketimle ve liyakatsiz kadrolaşmalarla eşitlendiğinde, sahip olduğu kutsallık zırhını hızla kaybetti. Dini kadroların yönetimsel krizler ve gri alanlarla özdeşleşmesi, dini bir "kurtarıcı ülkü" olmaktan çıkarıp bizzat yıpratıcı bir "statüko ve güç aygıtı" haline dönüştürdü.

Bu eksende gelişen pratik tahribat şu mekanizmalarla somutlaşmıştır:

• Makro hataların rasyonalize edilmesi: Kamusal hak gaspları, adam kayırmacılık ve adaletsizlikler bazı odaklarca "davanın bekası" veya "kazanımları korumak" söylemleriyle rasyonalize edilmiştir. Dünyevi aksaklıklar karşısında topluma sürekli bir "kadercilik" ve adaleti ahirete erteleme dili pompalanmıştır. MAK anketindeki kadere inanmayanların oranının yüksekliği (yüzde 45), halkın bu telafi söylemini artık hukukun üstünlüğünü zedeleyen bir oyalama taktiği olarak gördüğünü kanıtlamaktadır. "Bizim suçlumuz" korumacılığı, yargıdaki çifte standartlarla birleşerek toplumda evrensel doğru-yanlış sınırlarını flulaştırmıştır. İnanç iddialarını öne çıkaranların dahi haksızlık yaptığını gören kitlelerde "dürüst kalmanın anlamsızlaştığı" kanaati pekişmiş, toplum kuralsızlığa ve ciddi bir toplumsal güven krizine sürüklenmiştir.

• Biçimsel ibadetle günah sıfırlama illüzyonu: Bireyler yolsuzluk, haksız kazanç ve liyakatsizlik gibi makro hataları işlerken; Cuma namazları, lüks umre turları ve gösterişli vakıf bağışlarıyla vicdanlarını rahatlatma illüzyonuna sığınmaktadır. Saha araştırmalarında günah işlediğini bilip pişmanlık duymayanların oranındaki artış, ibadetlerin ahlaki ve derinlikli dini yaşamın bir meyvesi olmaktan çıkıp kusurları örten bir "ödeme aracına" dönüştüğünün göstergesidir.

• Dilsel araçsallaştırma ve dini jargonun ticarileşmesi: Gündelik ilişkilerde ve ticarette dini kelimelerin (İnşallah, Maşallah, Nasip vb.) aşırı ve samimiyetsiz kullanımı, potansiyel ahlaki açıkları kamufle etmenin ve karşı tarafın savunma direncini kırmanın kestirme yoluna dönüştürülmüştür. Buna karşılık toplumda gelişen "Bir insan ne kadar çok dini jargon kullanıyorsa ondan o kadar uzak durmalı" şeklindeki savunma refleksi, dilsel dindarlığın kredisini tüketmiştir.

• Mikro alana odaklanarak büyük sorunları perdeleme: Toplumda bireysel yaşam tarzları, giyim kuşam ve özel hayat üzerinden yürütülen biçimsel ahlak anlayışı, kamusal alandaki büyük çürümeyi ve yozlaşmayı gizlemek için konforlu bir şal olarak kullanılmıştır.

Bu ahlaki aşınma, küresel ölçekte toplumların değer haritasını çıkaran World Values Survey (Dünya Değerler Araştırması) verilerine de doğrudan yansımıştır. WVS envanterine göre Türkiye, "Genel olarak insanlara güvenebilir misiniz?" sorusuna yalnızca yüzde 8-10 bandında olumlu yanıt vererek dünyanın kişilerarası güven seviyesi en düşük ülkeleri arasına gerilemiştir. Gençler, ahlakı dinden bağımsız evrensel bir insanlık erdemi olarak yeniden tanımlamakta; dindarlık iddialarını çıkarlarına alet eden yapıların yarattığı hayal kırıklığından kaçarak seküler ahlakı benimsemektedir.
 

3. Reaksiyoner sekülerleşme: Siyasal dayatmanın geri tepmesi

Sosyolojide "Backlash Effect" (Geri Tepme Etkisi) olarak adlandırılan mekanizma, Türkiye'de tüm ağırlığıyla devrededir. Devlet mekanizmaları eliyle yukarıdan aşağıya yürülen "dindar nesil" yetiştirme gayreti, müfredatın dönüştürülmesi ve dinin kamusal alanda bir otorite aygıtı gibi kullanılması, toplumda reaksiyoner bir sekülerleşme dalgası doğurmuştur.

Bu reaksiyonun temel itici güçleri şu dinamikler üzerinden şekillenmektedir:

• Kurumsal din alerjisi: Dini yapıların holdingleşmesi, bürokratik kadro savaşları, vakıf yurtlarında yaşanan skandallar ve güç kavgaları, kurumsal yapılara olan saygınlığı zedelemiştir. Diyanet başta olmak üzere dini kurumlar toplumun geniş kesimleri gözünde bağımsız manevi rehberler değil, siyasi kararların birer yürütücüsü olarak algılanmaktadır.

"Ortadoğululaşma" korkusu ve kadın barikatı: Türkiye toplumu; komşu coğrafyalarda din adına kurulan rejimlerin bireysel özgürlükleri, hukuku ve özellikle kadın haklarını nasıl yok ettiğini yakından gözlemlemiştir. MAK anketindeki "halifelik istemiyorum" duruşu (yüzde 46) ve cumhuriyet düzenine verilen güçlü destek, seküler hukukun bir tercih değil, yaşamsal bir sığınak olduğunu göstermektedir. Bu direncin ön safında ise medeni kazanımlarını korumak isteyen genç, eğitimli ve şehirli kadınlar yer almaktadır. Bu kitle; Medeni Kanun, nafaka ve kazanılmış haklar alanında kurduğu tavizsiz barikat ile yalnızca iktidara direnmekle kalmamış, siyasal muhalefeti de hizaya çekmiştir. Muhalefet partilerini klasik soyut ideolojik nutuklardan kopararak çocuk kreşleri, güvenli sokaklar ve eşit temsil gibi somut "yaşam tarzı güvencesi siyasetine" zorlayan tayin edici bir siyasi frene dönüşmüştür.

• Kültürel hegemonya boşluğu ve küresel dijital sığınak: Siyasi iktidarın kamusal alanı dönüştürme gücüne rağmen dijital ve kültürel alanda hegemonya kuramaması, tepkiyi daha da hızlandırmıştır. Genç nesil iktidarın söylem ürettiği yerel ve dini kanalları tamamen terk etmiş; YouTube, podcast'ler, bağımsız dijital platformlar ve küresel yayın ağlarına yönelmiştir. Böylece yukarıdan aşağıya yürütülen ideolojik mühendislik, gençlerin zihin dünyasına temas edemeden yüzeyde kalmış ve tam tersi yönde seküler bir direnç üretmiştir.
 

 

4. Dünyadan aynalar: Türkiye bu krizde yalnız mı?

Toplumun dinden uzaklaşması veya dini dayatmalara reaksiyon göstermesi Türkiye'ye özgü bir durum değildir. Sosyoloji tarihi, din ile devletin aşırı iç içe geçtiği ve kurumsal yapıların ahlaki meşruiyetini yitirdiği coğrafyalarda benzer çöküşlerin kaçınılmaz olduğunu göstermektedir:

• İrlanda örneği: 1980'lere kadar Katolik Kilisesi'nin devlet kurumları ve eğitim üzerinde mutlak denetim kurduğu İrlanda'da; 1990'larda ve 2000'lerde kilise yurtlarındaki istismarların ve kurumsal ikiyüzlülüğün ifşa olmasıyla devasa bir güven çöküşü yaşandı. İrlanda Adalet Bakanlığı Ferns ve Murphy Raporları Arşivi kayıtlarına yansıyan soruşturmaların ardından, toplum hızla kurumsal dinden uzaklaştı; kilise katılımı dramatik biçimde geriledi ve halk referandumlarla kilisenin dayattığı kısıtlayıcı yasaları birer birer iptal etti.

• Polonya örneği: Komünizme karşı direnişin simgesi olan Katolik Kilisesi, milliyetçi-muhafazakâr iktidarla organik bağ kurup toplumsal hayata ve kadın haklarına müdahale etmeye kalktığında sert bir geri tepmeyle karşılaştı. Polonya Kamuoyu Araştırma Merkezi (CBOS) verilerine göre özellikle 2020 yılındaki kitlesel protestoların ardından Z kuşağında kiliseye bağlılık dip yaptı ve gençlerin din derslerinden çekilme oranı tarihi rekorlar kırdı.

• İran örneği: Dinin devlet zoruyla ve kolluk gücüyle dayatıldığı bir rejimde teokrasinin samimi bir dindarlık üretemediği, bağımsız araştırma grubu GAMAAN (İran Tutum Ölçme ve Analiz Grubu) raporlarıyla kanıtlanmıştır. GAMAAN'ın saha çalışmalarına göre toplumun ezici çoğunluğu kendini resmi ideolojinin dışında görmekte, deizm ve seküler yaşam tarzı hızla yükselmektedir. "Kadın, Yaşam, Özgürlük" hareketiyle sokaklara taşan öfke, baskının kutsal olana yönelik derin bir yabancılaşma ürettiğinin en radikal kanıtıdır.


Diğer ülkeler hangi tedbirleri aldı?

• Siyaset ve inanç ayrımının netleşmesi: Başarılı modernleşme tecrübeleri (örneğin İskandinav ülkeleri), din hizmetlerini siyasi propaganda alanı olmaktan çıkarıp tamamen sivil, denetlenebilir ve şeffaf vakıf modellerine dönüştürmüştür.

• Eğitimde felsefi ve etik odak: Okullarda tek bir inancın ritüellerini ezberletmek yerine evrensel felsefe, mantık, dinler tarihi ve etik eğitimi merkeze alınmıştır.

• Hukuki eşitlik ve şeffaflık: Dini kurumlara veya figürlere tanınan örtük ayrıcalıklar tamamen kaldırılmış; istismar, haksız kazanç ve kayırmacılık vakaları sıradan bir adli suç gibi en ağır yaptırımlarla cezalandırılmıştır.


5. Sosyolojik kırılmanın eşiğinde yol haritası: Kim, ne yapmalı?

Türkiye'de yaşanan ahlaki ve teolojik tıkanıklığı aşmak, suçlu aramakla değil, her toplumsal aktörün kendi kurumsal ve bireysel sorumluluğuyla yüzleşmesi, samimi bir nefs muhasebesi yapmasıyla mümkündür.

A. Ebeveynler için: "Dava" baskısını bırakıp sahici ahlaka odaklanmak

• Kuşak körlüğünü aşmak: 1980'lerin ve 90'ların "mağdur edildik, zorluk çektik" anlatısıyla Z kuşağından koşulsuz bir itaat ve sadakat beklemek sosyolojik olarak karşılıksızdır. Gençler o dönemleri yaşamadı; aksine gücü elinde tutan, lüks içinde yaşayan ve zaman zaman baskı kuran bir muhafazakâr profilin içine doğdu. Geçmişin haklı mağduriyetleri, bugünün pratik hatalarını örtmeye yetmemektedir.

• Varoluşsal soruları anlayışla karşılamak: Gençlerin dış dünyadaki tutarsızlıkları görüp ebeveynlerine yönelttiği teolojik sorular karşısında panikleyip dogmatik yasaklara sığınmamak gerekir. Bu tavır genci inanca değil, gizli bir deizme ve aile içinde çift kimlikli bir takiyye hayatı yaşamaya sürüklemektedir.

• Şefkat ve rol model dilini esas almak: Çocuğunun inanç dönüşümünü kendi ebeveynliğinin bir günahı sayarak ağır bir suçluluk duygusuna kapılan dindar anneler, biçimsel baskıyı artırmak yerine şefkat zeminini korumalıdır. Çocuklar kulaklarıyla değil, gözleriyle öğrenir; evde uygulanan sahici ahlak en büyük inanç aktarımıdır.

B. Din adamları ve Diyanet için: Kutsalın evrensel adaletini korumak

• Kürsüleri gündelik siyasetin uzağında tutmak: Din adamının hasbi vazifesi geçici siyasi politikaları aklamak değil; adaletsizliğin, haksızlığın ve kamu malı zayiatının karşısına hakkı koyabilmektir. Cami kürsülerinden siyasi içerikli mesajların verilmesi, mabetleri toplumun geniş kesimleri için yabancılaştırmaktadır.

• Makro ahlak konularına cesaretle eğilmek: Hutbelerde ve vaazlarda sadece bireysel yaşam tarzlarına odaklanmak yerine; rüşvet, yolsuzluk, liyakatsizlik, iş cinayetleri ve kul hakkı gibi toplumsal çürümeye yol açan büyük ahlaki kusurları konuşacak hasbi duruşu göstermek elzemdir.

• Anlayarak ve sorgulayarak okumayı teşvik etmek: Halkın kutsal kitabı anlamadan sadece lafzıyla ezberlemesini ve okumasını değil, meal, tefsir ve derinlikli dini metinlerle birlikte sorgulayarak, idrak ederek okumasını teşvik etmek dinin sıhhati açısından hayati önem taşır.


C. Dini gruplar ve cemaatler için: Özdeki tevazuya ve asli alana dönmek

• Dünyevi güç ve çıkar ağlarından çekilmek: Tasavvuf ve mistisizm, nefsi terbiye etme ve dünyadan arınma iddiasıyla doğmuştur. Şirketleşen, kamu kaynaklarına yönelen ve bürokrasiye adam yerleştiren yapılar manevi değil, ticari odaklara dönüşür. Bu yapıların siyasi ve ticari ağlardan tamamen çekilmesi gerekmektedir.

• Şatafat ve lüks tüketime son vermek: Lüks araçlar, gösterişli mekânlar ve devasa bütçelerle genç kuşaklara dinin özündeki maneviyat anlatılamaz. İtibar dünyevi zenginlikte değil, dinin kurucu ilkesi olan tevazu ve sadelikte aranmalıdır.

• Kamusal ve şeffaf denetime açılmak: Yurtlarda ve kurslarda yaşanan sorunları "kutsallık" zırhıyla örtbas etmeye çalışmayı bırakıp, bağımsız idari denetime ve toplumsal şeffaflığa tam olarak tabi olmak şarttır.


D. Devlet yöneticileri için: İnanç özgürlüğünün ve yaşam tarzlarının güvencesi olmak

• Bu güvenceyi herkes için bir kalkan yapmak: Din devletleştirildiğinde veya araçsallaştırıldığında, yönetsel tüm aksaklıkların faturası doğrudan inanç sistemine kesilir. Devlet yönetimi, tüm vatandaşların inançlarının ve yaşam tarzlarının tarafsız güvencesi olmalıdır.

• Toplum mühendisliğini terk etmek: Devletin görevi belirli bir inanç tipolojisinde nesil yetiştirmek üzere ideolojik dayatmalarda bulunmak değildir. Devlet; ahlaklı, liyakatli, eleştirel düşünebilen, hür ve hukuka saygılı yurttaşlar yetiştirmekle yükümlüdür.

• Liyakati yegâne ölçüt kılmak: Bürokraside inanç aidiyetini veya grup referansını değil, ehliyeti tek ölçüt yapmak toplumsal barışın şartıdır. Liyakatsiz kadroların sebep olduğu her kamusal yıkım, toplumun hem devlete hem de adalete olan güvenini yok etmektedir.


E. Eğitimciler için: Çoğulcu ve etik odaklı pedagojiyi sahiplenmek

• Ahlakı evrensel bir ödev olarak benimsetmek: Gençlere dürüstlüğün, doğayı korumanın ve başkasının hakkına saygı göstermenin bir "formel zorunluluktan" önce en temel "insani ve vicdani ödev" olduğu bilinci aşılanmalıdır.

• Tabuları yıkıp soru sorma özgürlüğünü korumak: Eğitim ortamlarında tabular yaratılmamalı, gençlerin şüpheleri ve varoluşsal arayışları cezalandırıcı değil, anlamaya çalışan ve entelektüel derinlik sunan bir rehberlikle karşılanmalıdır.


F. İş dünyası ve sivil toplum için: Evrensel iş etiğinde buluşmak

• Sermayenin ideolojik kamplaşmasını aşmak: İş dünyası sermaye örgütlenmelerindeki ideolojik kutuplaşmaları aşarak, evrensel iş etiği, şeffaflık ve adil ücret ilkelerinde birleşmelidir. Ticarette güveni sağlayan unsur kişilerin dini kimliği veya söylemleri değil, denetlenebilir kurumsal ahlak kuralları olmalıdır.


G. Akademisyenler ve aydınlar için: Entelektüel dürüstlüğü sahiplenmek

• Mahallenin düşünsel kriziyle yüzleşmek: 1980'lerde ve 90'larda İslam felsefesi ve adalet üzerine fikir üreten havza, iktidar döneminde güce teslim olmuş; ahlaki aşınmaya itiraz eden vicdanlı aydınlar sansürle tasfiye edilmiştir. İlahiyatçılar ve aydınlar konfor alanlarından çıkmalı, ahlaki yarılmayı ve gençliğin varoluşsal krizini dogmalarla değil, cesur ve bilimsel bir etik diliyle ele almalıdır.


H. Medya ve sanat dünyası için: Trollerin yerine akli söylemi ikame etmek

• Propaganda dilini terk etmek: Aydınların tasfiye edilip yerlerine sosyal medyada küfür, linç ve manipülasyonla çalışan trollerin ikame edilmesi, muhafazakâr medyayı eğitimli gençlerin gözünde itibarsızlaştırmıştır. Medya ve sanat dünyası nefret dilini terk etmeli; inanç ve sekülerleşme meselelerini karikatürize etmeden, insani derinliğiyle ele alan rasyonel tartışma zeminleri kurmalıdır.


Sonuç: Hakikatin çağrısı

Türkiye, tarihinin en belirgin sosyolojik ve ahlaki dönüşümlerinden birini yaşamaktadır. Bu dönüşüm bir felaket senaryosu olmak zorunda değildir; aksine, toplumun şekilcilikten, riyadan ve siyasal sömürüden kurtulup daha sahici bir ahlak ve vicdan zeminine ulaşması için tarihi bir fırsattır.

Kutsal sembollerin ardına saklanarak işlenen bireysel ve kamusal suçların toplumsal vicdandaki kredisi tükenmektedir. İbadetlerin makro hataları aklamaya yetmediğini gören bir toplum, ahlaki özünü koruyabilmek adına sekülerleşme eğilimini bir savunma mekanizması olarak devreye sokmaktadır. Dinin muhalefetteyken taşıdığı romantik adalet ülküsü, iktidardaki biçimsel tahakkümün altında ezilmiştir. Eğer din; adaletin, mazlumun, doğanın ve hakikatin yanında saf tutan içsel bir vicdan mekanizması olarak yeniden konumlanmazsa, biçimsel kalıplarıyla birlikte toplumsal hayattaki dönüştürücü gücünü tamamen kaybedecektir. Gelecek; adalet ve samimi ahlaktadır.

İslam bir kişi veya grubun değil, bu toplumun ortak değeridir. Din alanında yaşanan ahlaki ve sosyolojik sorunlar hepimizin ortak meselesidir. Sorunları görmezden gelmek veya halının altına süpürmek çözüm değildir. Her mümin, bu zorlu dönemeçte hem inanç değerlerine hem de evlatlarının ruh dünyasına sahip çıkmalı, bu konularda öncelikle kendi üzerine düşen bireysel sorumluluğu ve nefs muhasebesini yerine getirmelidir.

Gündelik siyasetin ve iktidar pratiklerinin yarattığı hayal kırıklıklarına kızarak dinin evrensel ahlak ilkelerine karşı mesafe almak, özellikle genç kuşaklarımız için büyük bir entelektüel kayıptır. Mecelle kodifikasyonunu gerçekleştiren büyük hukukçu ve tarihçimiz Ahmet Cevdet Paşa'nın şu hikmetli sözü, iktidarın kimi uygulamaları yüzünden inanç dünyasında kırılma yaşayan gençlerimizin zihnine bir ufak rehber olarak kazınmalıdır:

Siyaset an be an tahavvül eder (değişir), din ise emr-i kadimdir (değişmez, kalıcı ve bakidir).


Siyasetin geçici ve yıpratıcı doğası ile dinin kalıcı, evrensel ve ahlaki ilkelerini birbirinden ayırmak; hem inancın izzetini korumanın hem de bu toplumun adalet ve doğruya olan inancını yeniden inşa etmenin yegâne yoludur.

 

 

*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU