Çözüm süreçleri yalnızca kapalı kapılar arkasında yürütülen diplomatik temaslardan, siyasi aktörlerin attığı imzalardan ya da hayata geçirilecek yasal düzenlemelerden ibaret değildir. Bir sürecin toplumsal bir tabana yayılması ve kalıcı hale gelmesi, büyük oranda nasıl anlatıldığıyla, ortaya atılan iddialara nasıl yanıt verildiğiyle ve tarafların kullandığı iletişim diliyle doğrudan ilgilidir.
Bugün yürütülen süreçte en büyük sorunlardan biri de tam burada ortaya çıkıyor. Sürecin önemli bir bölümü kamuoyuna kapalı ilerliyor. Görüşmelerin içeriğine ilişkin yeterli bilgi paylaşılmadığında ise ortaya çıkan boşluğu kulisler, iddialar, eksik bilgiler ve birbirinden farklı yorumlar dolduruyor.
Bu durum yalnızca yanlış anlaşılmalara değil, sürece yönelik güvensizliğin büyümesine de zemin hazırlıyor. Bu nedenle çözüm sürecinde iletişim, tali bir mesele değil. Müzakerenin ayrılmaz bir parçası.
Kapalı yürütülen bir süreçte kamuoyunun bilgi ihtiyacını görmezden gelmek mümkün değil. Elbette müzakerenin her ayrıntısının kamuoyuyla paylaşılması beklenemez. Hatta bazı görüşmelerin sağlıklı yürütülebilmesi için belli ölçüde kapalılık kaçınılmaz. Ancak kapalılık ile iletişimsizlik aynı şey değil.
Süreç hakkında düzenli, anlaşılır ve güven veren bir iletişim kurulmadığında, oluşan boşluk farklı aktörler tarafından dolduruluyor. Böylece “görüşme notları” gibi doğrulanmamış bir iddia bile kısa sürede siyasi bir tartışmaya dönüşebiliyor.
Son günlerde Alevilik üzerinden yaşanan tartışma bunun önemli örneklerinden biri.
53 imzalı açıklama yeni bir tartışma yarattı
Alevi aydınlarının, akademisyenlerin ve kamuoyunda tanınan isimlerin yer aldığı 53 kişinin imzasını taşıyan açıklama, Kürt hareketi ve yürütülen çözüm sürecine ilişkin çeşitli eleştiriler içeriyordu. Ve bu eleştiriler ta Çaldıran’a kadar uzanıyor, güncel tarihten oldukça uzak bir zeminden besleniyordu.
Ancak burada önemli bir ayrımı yapmak gerekiyor. 53 kişinin imzasını taşıyan bu açıklama, Alevi toplumunun tamamının ortak tutumu olarak değerlendirilemez, değerlendirilmemeli. Çünkü Alevi toplumu kendi içinde farklı siyasi ve toplumsal yaklaşımlara sahip. Çok sayıda Alevi kurumu ve örgütü de yürütülen sürecin gerçek bir çözüm ve demokratikleşme zemini yaratabileceği düşüncesiyle süreci destekliyor.
Dolayısıyla 53 aydının açıklamasını bütün Alevilerin ortak sesi olarak sunmak ne kadar yanlışsa, açıklamada dile getirilen kaygıları yalnızca imzacıların kimlikleri üzerinden değersizleştirmek de o kadar yanlış.
Üstelik Kürt hareketi ile Aleviler arasındaki ilişki yalnızca bugünün siyasi tartışmaları üzerinden kurulabilecek bir ilişki değil. Hareketin tarihsel ve güncel kadroları içinde Alevilerin önemli bir yeri bulunuyor. Bugün dahi kendisini fesheden PKK’nın yönetim kadrolarında çok sayıda Alevinin bulunması, Kürt hareketi ile Aleviler arasındaki ilişkinin tek yönlü ve Alevileri dışlayan bir ilişki olarak tarif edilemeyeceğini gösteren önemli bir veri. Bu nedenle “Kürt hareketi Alevi karşıtıdır” demek oldukça acımasız bir eleştiri.
Bakırhan’ın açıklamaları tartışmanın esasını geri plana attı
Açıklamanın ardından DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan’ın yaptığı değerlendirmeler ise tartışmayı başka bir boyuta taşıdı.
Bakırhan, Kürt hareketinin Alevilerle ilişkisini vurgularken, geçmişten bugüne hareketin ve DEM Parti’nin Alevi kimliğine sahip üyelerini, yöneticilerini ve seçilmişlerini hatırlattı. Alevilerin ödedikleri bedellerden bahsetti ve İmralı’da Abdullah Öcalan’la yaptığı görüşmede Alevilik meselesinin de uzun süre konuşulduğunu söyledi.
Bakırhan’ın temel itirazı, bazı çevrelerin Kürt hareketini Alevi karşıtı gösterecek bir algı oluşturmaya çalıştığı yönündeydi. Burada işaret ettiği sabotaj ihtimalini bütünüyle göz ardı etmek mümkün değil. Çünkü bugün sürecin karşısında yalnızca tek bir siyasi pozisyon bulunmuyor. Türk milliyetçisi çevrelerden Kürt milliyetçisi çevrelere, FETÖ çevrelerinden sürecin siyasi sonuçlarından rahatsız olan farklı aktörlere kadar çok sayıda kesim, süreci kendi siyasal hesapları doğrultusunda etkilemeye çalışıyor ve sosyal medya buna ne yazık ki olanak sağlıyor. Fakat tam da bu nedenle iletişim dili daha önemli hale geliyor.
53 imzalı açıklama üzerinden başlayan tartışmada Bakırhan’ın itirazının bir başka boyutu da açıklamaya imza atan bazı isimlerin geçmişte Kürt hareketi ve HDP ve önceli partiler içinde üstlendikleri siyasi rollerle ilgiliydi. Bakırhan’ın konuşmasında özellikle bu isimlere yönelik “koltuk kapma” ve yeniden kamuoyunun gündemine gelme eleştirisi öne çıktı.
Bu eleştiriyi bütünüyle haksız görmek mümkün değil. Söz konusu isimlerin bazıları yıllarca Kürt hareketinin siyasal alanında yer aldı, milletvekilliği yaptı ve bu hareketin temsil alanlarında bulundu. Bugün ise aynı hareketin yürüttüğü yeni sürece ilişkin sert eleştiriler yöneltiyorlar.
Bakırhan’ın Alevilik tartışmasındaki temel itirazlarının önemli bir bölümünün siyasi açıdan anlaşılabilir olduğu söylenebilir. Gerçekten de Kürt hareketinin tarihsel olarak Alevilerle kurduğu ilişki, hareket içinde Alevilerin aldığı roller ve bugün DEM Parti içerisindeki Alevi siyasetçilerin varlığı dikkate alındığında, “Kürt hareketi Alevi karşıtıdır” demek için başka bir dünyada yaşamak gerekiyor.
Ancak bir siyasal tartışmada haklı bir itirazı savunmak kadar, o itirazın hangi dille savunulduğu da önemlidir. “Vicdansız herif”, “sizi sokaktan aldık, milletvekili yaptık” ya da “Kürt halkı seni Alevi olduğun için bakan yaptı” gibi ifadeler, hedef alınan kişilere yönelik öfkeyi görünür kılabilir. Fakat aynı zamanda tartışmanın esasını da geri plana itebilir.
Üstelik açıklamada dile getirilen kaygıların içeriğini tartışmak yerine, doğrudan imzacıların siyasi geçmişlerine ve kişiliklerine yönelmek, sürecin ihtiyaç duyduğu iletişim dilini de zedeler. Her itirazı sabotaj olarak tanımlamak, gerçek eleştirilerle siyasi manipülasyon arasındaki ayrımı ortadan kaldırır.
Ne yapılmalı?
Bu ayrım özellikle Alevilik gibi tarihsel hafızası güçlü bir meselede daha da önemli. Bir yandan Kürt hareketini Alevi karşıtı göstermek isteyen kasıtlı girişimlere karşı çıkılmalı. Diğer yandan 53 imzalı açıklamada dile getirilen kaygıların ne söylediği de ayrıca tartışılmalı. Burada doğru yöntem, açıklamayı ne Alevi toplumunun tamamının sesi olarak görmek ne de imzacıların siyasi geçmişleri nedeniyle bütünüyle değersiz saymak.
Sürecin toplumsal meşruiyeti ancak bu ayrımlar korunabildiğinde güçlenebilir.
Buradaki mesele, Tuncer Bakırhan’ın söylediklerinin doğru ya da yanlış olmasından daha geniş bir tartışmaya işaret ediyor. Mesele, çözüm sürecinin aktörlerinin nasıl konuşacağı. Çünkü bu süreç yalnızca siyasi aktörler arasında değil, toplumların hafızaları arasında da yürütülüyor. Kürtlerin, Alevilerin, Türklerin ve farklı toplumsal kesimlerin geçmişten taşıdığı travmalar, güvensizlikler ve korkular var. Böyle bir ortamda siyasetçilerin kullandığı her kelime yeni bir güven yaratabileceği gibi eski bir yarayı da yeniden açabilir.
İtidal, itidal…
İtidal bu nedenle geri adım değildir. Tam tersine, kırılgan bir süreci koruyabilmenin en önemli araçlarından biridir. Haklı bir kaygı yanlış bir dille anlatıldığında haksız bir görüntü yaratabilir.
Bu nedenle süreç ilerledikçe yalnızca siyasi ve hukuki mekanizmaların değil, güçlü bir iletişim mekanizmasının da kurulması gerekiyor. Kamuoyuna neyin ne zaman açıklanacağı, hangi bilgilerin paylaşılabileceği, ortaya atılan iddialara nasıl yanıt verileceği ve tarafların birbirleri hakkında konuşurken hangi ortak zemini koruyacağı konusunda daha sistematik bir yaklaşım şart. Aksi halde her yeni açıklama yeni bir tartışmanın başlangıcına dönüşebilir. Üstelik bu yalnızca basın açısından değil, sürecin tarafları açısından da ciddi bir risk.
İletişim stratejisi tam da bu nedenle bir “medya çalışması” olarak görülmemeli. Sürecin siyasi mimarisinin bir parçası olarak ele alınmalı.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish