İster kader deyin ister şans ya da şanssızlık, bazı insanlar için daha başlangıçta hayatın öyküsü yazılmıştır.
Daha başlangıçta hayat ya yüzlerine gülmüş ya da onlardan yüz çevirmiştir.
Bazıları bazılarına göre şanslı doğsa da hayat, her hâlükârda sayısız acıyı içinde barındırır.
Bu anlamda hayat, her insan için sayısız acıyla yoğrulmuş anlık tatlardan oluşan bir menüden ibarettir aslında.
Ama bazılarının da o menüden paylarına düşen sadece acı ve elem olmaktadır.
Dostoyevski, "İnsan her şeye alışır" der.
Doğrudur, başka çaresi de yoktur.
Acılara karşı müsekkinlere (sakinleştiricilere) sığınırız.
Müsekkinler içinde en büyük sığınak umut ve bekleyiştir; bir başka ifadeyle intizar.
Hayatın acılarına karşı insanı ayakta tutan en güçlü sakinleştiricidir umut; içten içe insana acı verse de.
Victor Hugo'nun "Bir İdam Mahkûmunun Son Günü" romanında, idam edilmek üzere sehpanın önünde bekletilen mahkûm, kendisini idam etme kararından vazgeçecekleri umudunu son ana kadar içinde taşır.
Ve o umut! Mahkûmun biraz sonra ölüme giderken yaşayacağı korku ve acıyı katlanılabilir hâle getirmenin çaresidir belki de.
Umut ve bekleyiş, sadece insanlar için değil, medeniyetler için de hayata bağlanmanın, ayakta durmanın en güçlü motivasyon kaynağı olmuştur tarih boyunca.
Hinduistler Kalki'yi, Budistler Maitreya'yı, Yahudiler Mesih'i, Hristiyanlar İsa'yı, Müslümanlar Mehdi'yi, sosyalistler ise "sınıfsız toplum"u yolunu gözler.
Başka şekilde nasıl katlanılabilir hayatın eşitsizliklerine, yerine gelmemiş arzuların yarattığı acılara, yarım kalmış yaşanmışlıklara, özlemi çekilen yitip gidenlerin bıraktığı hatıralara...
Umudun ve bekleyişin adıdır Ammo Bahê.
Süryani-Hristiyan bir anne ile babadan dünyaya gelir Mezopotamya'nın zayıfa çok da acımayan kadim topraklarında.
Daha doğar doğmaz hayat yüzünü çevirir Bahê'den.
1 yaşındayken olmayacak bir şey gelir başına; bir horozun saldırısına uğrar.
Annesi çalışırken açıkta bıraktığı bebeğinin yüzü gözü didiklenir, beyni zarar görür; 100 yıl düşünülse akla gelmeyecek bu saldırı sonucunda.
Engelli bir insana dönüşür Bahê!
Bir süre sonra babasını kaybeder ve 4 kardeşi ile annesiyle yapayalnız kalır.
Doğu kültürüne göre ev direksiz kalmıştır.
Annesi, kadın hâliyle bir başına Mardin'de hayatta kalmanın zor olduğunu düşünmüş olacak ki 4 çocuğundan 3'ü ile Suriye'deki akrabalarının yanına göçmeye karar verir.
6 yaşındaki engelli Bahê'yi Suriye'ye kadar taşıyamayacağını düşündüğü için mi, yoksa Eskimoların -maddi anlamda- topluluğa katkısı kalmayan ve topluluk için bir yüke dönüşen yaşlılarını ölüme terk etmeleri misali bir mantıkla mı hareket etti bilinmez ama Bedia (ya da Vedia) Hanım, oğlu Bahê'yi Deyrulzafaran Manastırı'na emanet olarak bırakır.
Bedia Hanım giderken, "Çocuklarımı bırakıp Bahê'yi almaya geleceğim" der.
Manastır görevlileri de Bahê'ye, "Kapıdan ayrılma, annen gelip seni alacak" telkininde bulunurlar sürekli.
Annesi 4-5 yıl sonra Mardin'e geri gelir. Nedeni bilinmez ama Bahê'yi yanına götürmeden tekrar Suriye'ye döner.
Fakat Bahê'nin umuduna da halel getirmez: "Bekle, yakında seni almaya geleceğim" der.
Hep kapının orasında bekleyen Bahê için bu söz, belki de hayatının tümünün anlamı olur 70 yıl boyunca.
Umut ve acının sarmaş dolaş olduğu 70 yıl...
Her kapıdan geçen kadına annesi mi değil mi diye bakar durur Bahê.
Bedia Hanım, Suriye'de evlenir; Bahê'yi unutur.
Ammo Bahê, manastırın kapısında annesinin yolunu gözlemeye devam eder, her sabah annesinin o gün gelebileceği umuduyla yaşar ve tam 70 yıl bu umudu içinde taşır.
Manastıra gelenlerle yaptığı ufak sohbetlerde diline pelesenk olmuş o cümle dökülüverir ağzından her defasında:
Annemi bekliyorum, gelip beni alacak.
Ammo Bahê, annesine kavuşamaz ama bir idam mahkûmunun boynuna yağlı urgan geçirilmişken dahi affedilirim umudunun ölüm acısını katlanılabilir hâle getirdiği düşünülüyorsa, "Bekle, yakında seni almaya geleceğim" sözü de manastırın kalın duvarları arasında, tanrısal yalnızlık içinde geçmiş bir ömrün hayatın acılarına katlanabilmesinin vesilesi olmuştur belki de!
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish