Hürmüz'den Malakka'ya: Boğazlar geçiş vergisi ve savaş kapısı olmamalı

Doç. Dr. Ali Oğuz Diriöz Independent Türkçe için yazdı

Hürmüz Boğazı, dünya petrol ticaretinin en kritik geçiş noktalarından biri olmayı sürdürürken, bölgedeki her kriz küresel enerji ve tedarik zincirlerini doğrudan etkiliyor / Görsel: CiberCuba

Değerli Independent Türkçe okuyucuları,

Birkaç hafta önce Independent Türkçe’de yayımlanan Hürmüz Boğazı, bir ‘geçiş vergisi’ kapısı olmamalı” başlıklı yazımda, Hürmüz’ün insan eliyle açılmış bir kanal değil, uluslararası deniz ulaşımı bakımından hayati öneme sahip doğal bir su yolu olduğunu vurgulamıştım.

Türkiye’nin İstanbul ve Çanakkale Boğazları’nı, gelir elde edilecek birer geçiş kapısı olarak değil, uluslararası sistemin ve küresel ticaretin önemli unsurları olarak yönettiğini hatırlatmıştım. Elbette Hürmüz Boğazı ile Türk Boğazları’nın hukuki statüleri ve coğrafi özellikleri aynı değildir. Ancak temel ilke ortaktır: Doğal ve uluslararası öneme sahip boğazlar, tek taraflı ekonomik baskı araçlarına dönüştürülmemelidir.

Ne yazık ki aradan yalnızca birkaç hafta geçtikten sonra Hürmüz Boğazı yeniden askerî çatışmaların merkezine yerleşti. Üstelik bu gelişmeler, Türkiye’nin 8 Temmuz 2026 tarihinde NATO Ankara Zirvesi’ne ev sahipliği yaptığı günlerle neredeyse eş zamanlı olarak yaşandı ve bölgede tansiyon hızla yükselmektedir.

ABD, İran güçlerinin Hürmüz Boğazı’ndan geçen 3 ticari gemiye saldırarak daha önce sağlanan ateşkesi ihlal ettiğini ileri sürdü. Bu olayların ardından ABD, 7 Temmuz’dan itibaren İran’daki askerî hedeflere yönelik saldırılarını yeniden başlattı. NATO Ankara Zirvesi sonuç açıklamasında da Hürmüz’e doğrudan atıfta bulunuldu ve uluslararası geçişlere açık olması gerektiği belirtildi.

Burada altı çizilmesi gereken ilk husus şudur: Ticari gemilere ve sivil mürettebata yönelik saldırılar hiçbir şekilde kabul edilemez. Devletler arasındaki askerî veya diplomatik anlaşmazlıkların bedeli, uluslararası sularda görev yapan sivil denizciler ve ticari gemiler tarafından ödenmemelidir.

Ancak bu ilke, herhangi bir devletin tek taraflı askerî müdahalelerinin otomatik olarak meşru, ölçülü veya uzun vadede sonuç alıcı kabul edilmesi gerektiği anlamına da gelmez. Aksine, karşılıklı saldırılar arttıkça Hürmüz’deki güvenlik sorununun kalıcı bir savaşa dönüşme ihtimali de yükselmektedir.


Hürmüz kimin?

Daha evvel de "7 Kocalı Hürmüz"ün durumuyla benzerlikleri kaleme aldığım Hürmüz Boğazı, uluslararası ticaretin devam etmesi için açık kalmaya devam etmelidir.

Nitekim ABD Başkanı Donald Trump, boğazın güvenliğinin sağlanmasının maliyetini gerekçe göstererek gemilerden yüzde 20 oranında bir geçiş ücreti alınmasını gündeme getirmişti. Ancak 14 Temmuz itibarıyla bu öneriden geri adım atıldığı açıklandı. Bu geri adım önemlidir. Çünkü İran’ın geçiş üzerindeki iddialarına karşı çıkarken, benzer bir ücretlendirme mekanizmasını başka bir devlet adına savunmak açık bir çelişki yaratacaktır.

Hürmüz gibi doğal ve uluslararası seyrüsefer amacıyla kullanılan bir boğazın güvenliğini sağlamanın karşılığı, oradan geçen her gemiden vergi toplamak olamaz. Güvenlik hizmeti ile egemenlik iddiası birbirine karıştırılmamalıdır.

Boğazın güvenliği uluslararası toplumun ortak meselesidir. Bunun çözümü de geçiş ücretleri, deniz ablukaları veya karşılıklı askerî saldırılar değil; uluslararası hukuk, deniz güvenliği iş birliği ve diplomatik mekanizmalardır.


Malakka Boğazı tartışması

Hürmüz’deki geçiş ücreti tartışmasının başka stratejik su yollarına da sıçraması, meselenin İran ve Körfez bölgesiyle sınırlı olmadığını göstermektedir.

Endonezya’da, Malakka Boğazı’ndan geçen ticari gemilerden belirli bir ücret alınabileceği yönünde görüşler gündeme getirilmiştir. Bu düşünce, dünyanın en yoğun ticaret güzergâhlarından birinin güvenliğinin ve bakımının önemli maliyetler doğurduğu gerekçesine dayandırılmaktadır.

Ancak bölgenin en önemli liman ve ticaret merkezlerinden biri olan Singapur, seyrüsefer serbestisini zedeleyebilecek bu yaklaşıma şiddetle karşı çıkmıştır. Malezya’nın da böyle bir ücretlendirme sistemine destek vermesi beklenmemektedir. Daha sonra Endonezya ve Singapur, Malakka Boğazı’nın açık ve geçiş ücretinden bağımsız tutulması yönündeki yaklaşımlarını yeniden teyit etmiştir.

Singapur’un bu konudaki hassasiyeti son derece anlaşılırdır. Çünkü ülkenin ekonomik başarısı büyük ölçüde liman faaliyetlerine, ticaret akışlarının sürekliliğine, lojistik hizmetlerine ve denizlerdeki seyrüsefer serbestisine dayanmaktadır.

Malakka Boğazı yalnızca Endonezya, Malezya ve Singapur arasında bulunan bölgesel bir su yolu değildir. Hint Okyanusu ile Pasifik Okyanusu’nu, dolayısıyla Doğu Asya’nın büyük üretim merkezlerini Avrupa, Afrika ve Orta Doğu pazarlarına bağlayan küresel bir ticaret koridorudur.

Boğazdan geçen gemilere tek taraflı bir ücret uygulanması, yalnızca deniz taşımacılığı şirketlerinin maliyetlerini artırmaz. Böyle bir uygulama, emsal oluşturarak dünyanın diğer stratejik boğazlarında ve doğal su yollarında da benzer taleplerin ortaya çıkmasına yol açabilir.

Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi çerçevesinde, uluslararası seyrüsefer amacıyla kullanılan boğazlardan transit geçişin keyfî biçimde sınırlandırılması veya yalnızca geçiş sebebiyle ücrete bağlanması ciddi hukuki sorunlar doğurmaktadır. Malakka Boğazı’na ilişkin tartışmalarda da böyle bir uygulamanın Endonezya’nın taraf olduğu uluslararası hukuk düzenlemeleriyle çelişebileceği ifade edilmiştir.


Serbest ticaret için serbest ve güvenli seyrüsefer

İran’ın Hürmüz üzerindeki iddiaları ve Malakka Boğazı hakkında ortaya çıkan tartışmalar, serbest ticaretin yalnızca gümrük vergilerinin düşürülmesinden veya serbest ticaret anlaşmaları imzalanmasından ibaret olmadığını bir kez daha göstermektedir.

Serbest ticaretin devam edebilmesi için denizlerde serbest geçişin, seyrüsefer güvenliğinin ve ticari gemilerin askerî saldırılardan korunmasının da sağlanması gerekir.

Bir taraftan gümrük vergilerini düşürürken, diğer taraftan gemilerin geçişini ücretlere, keyfî izinlere veya askerî kontrollere bağlamak serbest ticaret anlayışıyla bağdaşmaz. Deniz yolları güvenli değilse, ticaret anlaşmalarının ekonomik faydası da sınırlı kalacaktır.

Bugün dünya ticaretinin önemli bir bölümü deniz yoluyla gerçekleştirilmektedir. Enerji kaynakları, tahıl, gübre, elektronik ürünler, makineler, otomotiv parçaları ve sanayi hammaddeleri kıtalar arasında büyük ölçüde gemilerle taşınmaktadır.

Dolayısıyla Hürmüz veya Malakka gibi bir boğazdaki aksama, yalnızca boğazın kıyısındaki ülkeleri etkilemez. Üretim hattı binlerce kilometre uzakta bulunan bir fabrikanın faaliyetini durdurabilir; gıda ithalatına bağımlı bir ülkede fiyatları yükseltebilir veya küresel piyasalarda yeni bir enflasyon dalgasını tetikleyebilir.


Bu savaş ne kadar sürecek?

Şimdi herkesin merak ettiği temel soru, ABD ile İran arasındaki bu yeni çatışma döneminin ne kadar devam edeceğidir.

Yeni askerî operasyonlar birkaç hafta içinde başka bir ateşkese mi dönüşecek?

Yoksa çatışmalar 2026 yılının sonuna, hatta daha da ötesine mi uzanacak?

Bu soruların kesin bir cevabını bugün vermek mümkün değildir. Polymarket gibi tahmin piyasalarında ABD’nin İran’a yönelik askerî operasyonları, olası bir kara müdahalesi, İran’daki rejimin geleceği ve kalıcı bir barış anlaşmasının 2026 yılı sonuna kadar imzalanıp imzalanmayacağı konusunda çok sayıda piyasa açılmıştır.

Ancak bu platformlardaki oranları bilimsel bir tahmin veya kesin bir öngörü olarak değerlendirmemek gerekir. Bu oranlar, belirli bir anda piyasada işlem yapan katılımcıların beklentilerini ve risk algılarını yansıtan, gelişmelere göre hızla değişebilen göstergelerdir.

Polymarket’te İran’a ilişkin 100'ü aşkın aktif piyasanın bulunması ve kalıcı bir barış anlaşmasının 2026 sonuna kadar gerçekleşip gerçekleşmeyeceğinin yüksek işlem hacmiyle fiyatlanması, en azından belirsizliğin ne kadar güçlü olduğunu göstermektedir. Başka bir ifadeyle, tahmin piyasaları savaşın mutlaka yıl sonuna kadar süreceğini kanıtlamamaktadır. Ancak çatışmanın uzaması ihtimalinin piyasa katılımcıları tarafından ciddi biçimde fiyatlandığını göstermektedir.

Çatışmaların 2026 yılı sonuna kadar devam etmesi hâlinde sonuçların yalnızca petrol ve doğal gaz fiyatlarındaki artışla sınırlı kalmayacağı açıktır.

Uzayan bir Hürmüz krizi, deniz taşımacılığı sigorta bedellerini yükseltecek, gemilerin rotalarını değiştirmesine yol açacak, teslimat sürelerini uzatacak ve navlun maliyetlerini artıracaktır. Ticari gemiler için ilave güvenlik önlemleri ve savaş riski primleri de maliyetlere yansıyacaktır.

Bu maliyetler zaman içinde yalnızca enerji faturalarında görülmez. Petrokimya, gübre, plastik, çelik, çimento, havacılık, otomotiv, lojistik ve tarım gibi sektörlere de yayılır. Gübre ve ulaştırma maliyetlerinin yükselmesi, nihayetinde gıda fiyatlarını da artırır.

Dolayısıyla uzun süreli bir Hürmüz krizi, bölgesel bir askerî çatışma veya geçici bir enerji şoku olmaktan çıkarak küresel üretim, ticaret, enflasyon ve tedarik zinciri krizine dönüşebilir.


Alternatifleri hızla geliştirmek gerekiyor

Bu gelişmeler, ülkelerin yalnızca daha fazla petrol ve doğalgaz depolamasının yeterli olmadığını göstermektedir. Kaynakların, teknolojilerin ve güzergâhların aynı anda çeşitlendirilmesi gerekir.

İlk olarak, farklı enerji kaynaklarına ve alternatif teknolojilere yatırım yapılmalıdır. Güneş, rüzgâr, hidroelektrik, jeotermal, nükleer enerji, enerji depolama sistemleri ve diğer düşük karbonlu teknolojiler birbirlerinin mutlak rakipleri olarak görülmemelidir.

Enerji güvenliği, tek bir teknolojiye veya tek bir tedarikçiye dayanmak yerine farklı seçeneklerin birbirini tamamladığı dayanıklı bir sistem kurulmasını gerektirir.

İkinci olarak, enerjiye ve diğer stratejik ürünlere ulaşım rotaları çeşitlendirilmelidir. Alternatif deniz yollarının yanı sıra kara yolları, demir yolları, boru hatları ve çok modlu ulaştırma koridorları geliştirilmelidir.

Türkiye açısından Orta Koridor, Kalkınma Yolu, Hazar geçişli bağlantılar, Karadeniz ve Akdeniz limanları ile komşu ülkelerle kurulan enerji hatları bu nedenle giderek daha fazla önem kazanmaktadır.

Bu güzergâhların birbirlerinin mutlak rakibi olarak sunulması doğru değildir. Orta Koridor, Kalkınma Yolu, Kuşak ve Yol Girişimi veya başka bölgesel bağlantılar, uygun koşullarda birbirlerini tamamlayan alternatifler olarak değerlendirilebilir. Kriz dönemlerinde önemli olan, tek bir güzergâha bağımlı olmamak ve ulaşım ağları arasında geçiş yapabilecek kapasiteye sahip olmaktır.

Üçüncü olarak, elektrik iletim hatları ve ülkeler arasındaki enterkonneksiyon kapasitesi artırılmalıdır. Enerji güvenliği artık yalnızca petrol tankerleri, doğal gaz boru hatları ve LNG terminalleri üzerinden düşünülemez.

Elektrik sistemlerinin komşu ülkelerle bağlantılı olması, ihtiyaç anında elektrik ithal veya ihraç edilebilmesi ve farklı üretim kaynaklarının ortak bir şebeke içinde dengelenebilmesi büyük önem taşımaktadır.

Türkiye’nin Avrupa, Kafkasya, Orta Doğu ve Doğu Akdeniz’le kuracağı elektrik bağlantıları, yalnızca ticari değil, stratejik bir değer de taşıyacaktır.


Yerinde üretim ve yerli kaynaklar

Bunun yanında, enerjinin tüketildiği yere daha yakın üretilmesi gerekmektedir. Güneş panelleri, rüzgâr tesisleri, dağıtık enerji sistemleri, mikro şebekeler ve batarya depolama çözümleri uzun mesafeli enerji nakil hatlarına olan bağımlılığı azaltabilir.

Teknolojik ve ekonomik şartların uygun olması hâlinde küçük modüler reaktörler de gelecekte belirli sanayi bölgeleri veya büyük tüketim merkezleri için seçeneklerden biri olabilir. Ancak bu teknolojiler güvenlik, maliyet, atık yönetimi ve düzenleyici çerçeve bakımından dikkatle değerlendirilmelidir.

Özellikle Türkiye açısından yerinde üretim ile yerli ve millî kaynakların kullanımı yalnızca ekonomik bir tercih değildir. Bu aynı zamanda millî güvenlik ve stratejik dayanıklılık meselesidir.

Türkiye’nin güneş, rüzgâr, jeotermal, hidroelektrik ve diğer yerel kaynaklarını daha verimli değerlendirmesi; enerji depolama kapasitesini artırması ve elektrik şebekesini modernleştirmesi dış şoklara karşı dayanıklılığını güçlendirecektir.

Ancak yerli ve millî enerji yaklaşımı, dünyadan kopmak veya teknolojik bakımdan kendi kendine yeterlilik iddiasıyla uluslararası iş birliğini reddetmek anlamına gelmemelidir. Yerli kapasite ile uluslararası bağlantılar birbirinin alternatifi değildir. Güçlü bir enerji sistemi hem yerel üretim kapasitesine hem de güvenilir bölgesel bağlantılara ihtiyaç duyar.


Verimlilik ve sorumlu tüketim

Son olarak, hiçbir enerji ve doğal kaynak sınırsız değildir. Yeni enerji tesisleri kurmak kadar mevcut enerjiyi daha verimli kullanmak da önemlidir.

Üstelik yenilenebilir enerji teknolojilerinin de madenlere, suya, araziye, iletim hatlarına ve depolama sistemlerine ihtiyaç duyduğu unutulmamalıdır. Bu nedenle enerji dönüşümü, sınırsız tüketimin farklı kaynaklarla sürdürülmesi şeklinde anlaşılmamalıdır.

Enerji verimliliği, binaların yalıtımı, toplu taşıma, sanayide kaynak etkinliği, suyun yeniden kullanımı ve gıda israfının azaltılması millî güvenlik politikalarının bir parçası hâline gelmektedir.

Dünyanın neresinde olursa olsun, enerji ve su gibi yaşamsal kaynakların verimli kullanılması ve sorumlu tüketimin teşvik edilmesi artık yalnızca çevreci bir tercih değildir. Bunlar ekonomik istikrarın, toplumsal dayanıklılığın ve ulusal güvenliğin temel unsurlarıdır.


Sonuç

Ülkelerin bu yeni döneme vereceği cevap da kendilerini dış dünyaya kapatmak olmamalıdır. Kaynakları, tedarikçileri, teknolojileri ve ulaştırma güzergâhlarını çeşitlendiren; yerel üretim kapasitesini uluslararası bağlantılarla destekleyen daha dayanıklı sistemler kurulmalıdır.

Hürmüz Boğazı ne İran’ın ne de başka bir devletin geçiş vergisi kapısıdır. Malakka Boğazı da benzer bir emsal yaratmamalıdır.

Doğal ve uluslararası öneme sahip boğazlar, savaşların ve ekonomik baskıların kapıları değil; halkları, ekonomileri ve kıtaları birbirine bağlayan güvenli geçiş yolları olarak kalmalıdır.

 

 

*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU