Habitat, adalet ve insan ölçeği: Ekolojik taşıma kapasitesinden İslam şehir tasavvuruna ve modern metropollerin eleştirisine doğru (1)

Hasan Köse Independent Türkçe için yazdı

İstanbul gibi milyonlarca insanın yaşadığı metropoller, ekonomik ve sosyal fırsatlar sunarken insan ölçeği, psikolojik sağlık ve ekolojik denge açısından yeni soruları da beraberinde getiriyor / Fotoğraf: Reuters

Modern dünyanın en dikkat çekici olgularından biri şehirleşmedir. İnsanlık tarihinin büyük kısmı köylerde, küçük kasabalarda ve dağınık yerleşimlerde geçmiş olmasına rağmen son iki yüzyılda şehirler insan hayatının baskın mekânı hâline gelmiştir. Birleşmiş Milletler verilerine göre dünya nüfusunun yarısından fazlası artık şehirlerde yaşamaktadır ve bu oran giderek artmaktadır.

20'nci yüzyılın başında birkaç yüz bin nüfuslu şehirler büyük kabul edilirken bugün on milyonu aşan metropoller sıradanlaşmaya başlamıştır. Şanghay, Tokyo, Delhi, Meksiko, Kahire, İstanbul ve benzeri merkezler milyonlarca insanı aynı mekânsal organizasyon içerisinde toplamaktadır.

fazla oku

Bu bölüm, konuyla ilgili referans noktalarını içerir. (Related Nodes field)

Bu gelişme çoğu zaman ekonomik büyümenin, teknolojik ilerlemenin ve modernleşmenin doğal sonucu olarak değerlendirilmektedir. Ancak meseleye daha geniş bir perspektiften bakıldığında başka sorular ortaya çıkmaktadır.

İnsan gerçekten bu ölçekte yaşamaya uygun bir canlı mıdır?

Bir habitatın taşıyabileceği nüfusun sınırları yalnızca su, enerji ve ulaşım kapasitesi ile mi belirlenir?

İnsan psikolojisi, sosyal ilişkiler ağı ve kültürel ihtiyaçları bu hesabın neresinde durmaktadır?

Daha da önemlisi, şehirleri büyüten süreçler insanın mutluluğunu, güvenliğini ve toplumsal dayanışmasını artırmakta mıdır, yoksa başka tür sorunlar mı üretmektedir?

Bu soruların cevapları yalnızca şehircilik literatüründe aranamaz. Çünkü şehir, mühendislik projesi olmaktan önce bir yaşam alanıdır. Yaşam alanı ise biyoloji, ekoloji, psikoloji, antropoloji ve ahlakla birlikte düşünülmesi gereken bir kavramdır.

Bir kuş sürüsünün, bir kurt popülasyonunun veya bir arı kolonisinin yaşadığı denge ile insan topluluklarının yaşadığı denge arasında doğrudan bir özdeşlik kurmak mümkün değildir; ancak aynı doğa yasaları içerisinde var olan canlılar olarak aralarında önemli benzerlikler bulunmaktadır.

Bu nedenle şehir meselesi, nüfus yoğunluğu ve bina sayısından önce habitat meselesidir. İnsanın hangi ölçekte yaşayabileceği, hangi yoğunlukta psikolojik sağlığını koruyabileceği ve hangi sosyal çevrede aidiyet hissedebileceği soruları şehir planlamasının merkezine yerleştirilmedikçe ortaya çıkan yapılar teknik olarak başarılı görünse bile insani açıdan sorunlu olmaya devam edecektir.


Ekolojik dengenin temel ilkesi: Taşıma kapasitesi

Ekoloji biliminin en temel kavramlarından biri taşıma kapasitesidir. Bir habitatın destekleyebileceği canlı sayısı sonsuz değildir. Toprak, su, bitki örtüsü, iklim koşulları ve diğer türlerle ilişkiler belirli sınırlar oluşturur. Bir popülasyon bu sınırların altında kaldığında büyüme eğilimi gösterir. Ancak belirli bir noktadan sonra nüfus artışı kaynakların yenilenme hızını aşmaya başlar ve sistem gerilim üretir.

Kuzey Amerika'da geyik popülasyonları üzerine yapılan uzun dönemli araştırmalar bu durumu açık biçimde göstermektedir. Geyik sayısı arttığında başlangıçta habitat verimli görünür. Ancak nüfus belirli bir seviyeyi geçtiğinde otlaklar aşırı kullanılır. Besin kalitesi düşer, yavru ölüm oranları yükselir ve sürünün genel sağlığı bozulur. Sonuçta nüfus ya doğal yollarla azalır ya da habitatın kendisi zarar gördüğü için uzun süreli bir gerileme yaşanır.

Bu örnek yalnızca biyolojik bir süreç değildir. Aynı mantık şehirlerde de işlemektedir. Bir şehrin yolları, su kaynakları, enerji altyapısı ve yeşil alanları belirli bir nüfus için tasarlanmıştır. Nüfus bu kapasiteyi aştığında ilk belirtiler trafik sıkışıklığı, hava kirliliği ve konut fiyatlarındaki yükseliş olarak ortaya çıkar. Ardından psikolojik ve toplumsal sonuçlar görünür hâle gelir.

Ekolojik sistemlerin bir başka özelliği ise yalnızca kaynak miktarına bağlı olmamalarıdır. Isle Royale adasında yürütülen kurt-geyik araştırmaları, düzenleyici mekanizmaların sistemin sağlığı açısından ne kadar önemli olduğunu göstermiştir.

Kurtların tamamen ortadan kalktığı dönemlerde geyik nüfusu hızla artmış, fakat bu artış daha sonra daha büyük çöküşlerle sonuçlanmıştır. Çünkü nüfusu düzenleyen unsur ortadan kalkmıştır.

İnsan toplumlarında hukuk, gelenek, ahlak, mahalle ilişkileri ve yerel yönetimler benzer işlevler görmektedir. Bu mekanizmalar zayıfladığında şehir yalnızca fiziksel olarak büyümekte, fakat sosyal olarak parçalanmaktadır.


İnsanın evrimsel hafızası ve sosyal sınırları

İnsan beyninin oluştuğu çevre ile günümüz şehirleri arasında büyük bir ölçek farkı bulunmaktadır. Homo sapiens türü yüz binlerce yıl boyunca küçük gruplar hâlinde yaşamıştır. Avcı-toplayıcı toplulukların çoğu birkaç düzine kişiden oluşmuştur. İlk köyler birkaç yüz kişilik nüfuslara sahipti. Tarihteki ilk şehirlerin bile nüfusu günümüz metropollerine kıyasla oldukça küçüktü.

Bu durum insan zihninde iz bırakmıştır. İnsan güven duygusunu tanıdığı yüzler üzerinden inşa eder. Yardımlaşma ağları, akrabalık ilişkileri ve toplumsal sorumluluk mekanizmaları küçük ölçekli topluluklarda daha kolay çalışır. Antropolog Robin Dunbar'ın çalışmaları, bireyin anlamlı sosyal ilişki sürdürebileceği insan sayısının sınırlı olduğunu göstermektedir. Bu sınır kesin bir rakam olarak yorumlanmamalıdır; ancak insanın sosyal kapasitesinin milyonlarla ifade edilemeyeceği açıktır.

Bugün büyük şehirlerde yaşayan bireyler her gün yüzlerce yabancıyla karşılaşmaktadır. Toplu taşıma araçları, alışveriş merkezleri, iş merkezleri ve yoğun yerleşim alanları sürekli bir yabancı akışı üretmektedir. Bu durum insanlık tarihinde son derece yeni bir deneyimdir. İnsan beyni böylesine anonim bir çevreye uyum sağlamak için çeşitli savunma mekanizmaları geliştirmektedir.

Bu mekanizmaların en yaygını sosyal geri çekilmedir. Kalabalık arttıkça insanlar birbirlerine daha az dikkat etmeye başlar. Yabancıların varlığı sıradanlaşır. Toplumsal ilişki ağları genişlemek yerine daralır. Böylece paradoksal bir durum ortaya çıkar: İnsanlar tarihin en kalabalık şehirlerinde yaşarken aynı zamanda tarihin en yalnız bireyleri hâline gelebilirler.


Yoğunluğun psikolojisi: Kalabalık ile toplumsallık aynı şey değildir 

Modern şehirler üzerine yapılan tartışmalarda çoğu zaman nüfus yoğunluğu ile toplumsal canlılık birbirine karıştırılmaktadır. Oysa psikoloji ve çevre davranışları üzerine yapılan araştırmalar, kalabalığın tek başına toplumsallık üretmediğini göstermektedir. İnsanlar aynı fiziksel mekânda bulunabilir; fakat bu durum onların birbirleriyle ilişki kurdukları anlamına gelmez. Hatta belirli bir eşikten sonra aşırı yoğunluk, sosyal ilişkilerin kurulmasını zorlaştırabilmektedir.

Edward T. Hall'un geliştirdiği proxemics kuramı, insanın çevresinde görünmez bir kişisel alan oluşturduğunu ortaya koymuştur. İnsanlar sevdikleri kişilerle çok yakın mesafelerde bulunabilirken yabancılarla aralarına belirli bir mesafe koymak istemektedir. Bu mesafe yalnızca kültürel bir tercih değildir; aynı zamanda biyolojik ve psikolojik bir ihtiyaçtır. İnsan beyni yakın çevresine giren yabancıları potansiyel tehdit olarak değerlendirme eğilimindedir. Bu nedenle kalabalık ortamlarda stres hormonlarının yükselmesi, dikkat seviyesinin değişmesi ve zihinsel yorgunluğun artması şaşırtıcı değildir.

Asansör örneği bu durumu açıklamak için sıklıkla kullanılmaktadır. Bir insan normal şartlarda tanımadığı biriyle otuz santimetre mesafede uzun süre kalmak istemez. Ancak asansörde bu durum zorunlu olarak gerçekleşmektedir. İnsanlar göz teması kurmaktan kaçınarak, sessiz kalarak veya dikkatlerini başka yönlere çevirerek bu psikolojik baskıyı azaltmaya çalışırlar. Kısa süreli karşılaşmalarda bu yöntemler işe yarayabilir; fakat şehir hayatında benzer yoğunlukların gün boyunca tekrarlandığı düşünüldüğünde meselenin daha derin olduğu anlaşılır.

Kalabalıklaşma üzerine yapılan araştırmalar, insanların yalnızca fiziksel sıkışıklığa değil, kontrol kaybına da tepki verdiğini göstermektedir. İnsan kendi tercih ettiği kalabalıklar içinde daha rahat hissedebilir. Bir konser alanında, spor müsabakasında veya festivalde binlerce insanın arasında bulunmak çoğu zaman olumlu bir deneyim olarak algılanır. Çünkü birey orada bulunmayı kendisi seçmiştir ve istediği zaman ayrılabileceğini bilir. Buna karşılık her gün aynı yoğunluğu toplu taşımada yaşamak, trafikte sıkışmak veya sürekli olarak dar mekânlarda bulunmak farklı bir psikolojik etki üretmektedir. Burada birey kalabalığın parçası olmayı seçmemiştir; aksine ona maruz kalmaktadır.

Bu nedenle şehirlerin başarısı yalnızca nüfus yoğunluğu üzerinden ölçülemez. İnsanın nefes alabileceği alanlar, sessiz bölgeler, yeşil alanlar ve geri çekilme imkânları da şehir planlamasının ayrılmaz unsurlarıdır. Bir şehir ne kadar yoğun olursa olsun bireyin yalnız kalabileceği, dinlenebileceği ve zihinsel olarak toparlanabileceği mekânlar sunmuyorsa uzun vadede psikolojik maliyetler üretmeye başlayacaktır.


Mahalle: İnsan ile şehir arasındaki kayıp halka

Geleneksel şehirlerin dikkat çekici özelliklerinden biri çok katmanlı yapılarıdır. İnsan doğrudan şehirle ilişki kurmaz; önce eviyle, sonra sokağıyla, ardından mahallesiyle ilişki kurar. Mahalle bu zincirin merkezinde yer alır. Mahalle yalnızca fiziksel bir yerleşim birimi değildir; aynı zamanda sosyal ilişkilerin kurulduğu, güven duygusunun üretildiği ve toplumsal dayanışmanın gerçekleştiği bir organizasyondur.

Osmanlı şehirleri bu açıdan önemli bir örnek sunmaktadır. Mahalleler çoğu zaman cami, çeşme, pazar ve ortak kamusal alanlar etrafında şekillenmiştir. İnsanlar yalnızca aynı yerde yaşamaz; birbirlerini tanır, birbirlerinin ihtiyaçlarından haberdar olur ve günlük hayatlarını ortak bir sosyal çevre içerisinde sürdürürlerdi. Bu yapı kusursuz değildi; ancak bireyi anonim bir kalabalığın içine bırakmıyordu.

Modern şehirleşme süreçleriyle birlikte mahalle kavramı giderek zayıflamıştır. Özellikle yüksek katlı konut blokları ve büyük siteler insanların fiziksel olarak yakınlaşmasına rağmen sosyal olarak uzaklaşmasına yol açabilmektedir. Aynı apartmanda yaşayan bireyler birbirlerinin isimlerini dahi bilmeden yıllarca yaşayabilmektedir. Böylece insan ile şehir arasındaki doğal ara katman ortadan kalkmaktadır.

Bu durum güven duygusunu da etkilemektedir. Güvenlik yalnızca polis sayısı veya kamera sistemiyle sağlanan bir olgu değildir. İnsanların birbirlerini tanıdığı çevrelerde gayriresmî sosyal denetim mekanizmaları oluşur. Çocukların sokakta oynayabilmesi, yaşlıların yalnız kalmaması ve ihtiyaç sahiplerinin fark edilmesi büyük ölçüde bu ilişkiler ağı sayesinde mümkün olur.

Mahalle ölçeğinin kaybı, şehirlerin büyümesiyle birlikte ortaya çıkan birçok sorunun temelinde yer almaktadır. İnsanın biyolojik ve psikolojik yapısı doğrudan milyonluk nüfuslarla ilişki kurmaya uygun değildir. Bu nedenle büyük şehirlerin sürdürülebilirliği ancak onları daha küçük ve yönetilebilir sosyal birimlere ayırmakla mümkün olabilir.
 


İslam şehir tasavvuru ve insan ölçeği

İslam medeniyetinin şehir anlayışı incelendiğinde merkezde insanın yer aldığı görülmektedir. Klasik İslam şehirleri yalnızca ekonomik faaliyetlerin yoğunlaştığı alanlar değildir. Cami, çarşı, mahalle, vakıf ve aile kurumları birlikte düşünüldüğünde şehir bir yaşam organizması olarak tasarlanmıştır.

Burada dikkat çekici olan husus, büyüklükten çok dengeye verilen önemdir. Şehir üretim yapmalı, ticaret geliştirmeli ve kültürel faaliyetlere ev sahipliği yapmalıdır; ancak bütün bunlar insanın ahlaki ve sosyal ihtiyaçlarını ortadan kaldırmamalıdır. Mahalleler bu nedenle yalnızca konut bölgeleri değil, aynı zamanda dayanışma ağlarının merkezleri olarak işlev görmüştür.

Vakıf sistemi bu yapının önemli parçalarından biridir. Eğitimden sağlığa, su hizmetlerinden yoksul yardımına kadar birçok faaliyet merkezi devlet aygıtından bağımsız olarak yerel ölçekte örgütlenmiştir. Böylece şehir büyüse bile insanın gündelik hayatı daha küçük ölçekli topluluklar içinde devam edebilmiştir.

Bu yaklaşım günümüz açısından önemli bir hatırlatma yapmaktadır. Şehirlerin başarısı gökdelen sayısıyla, alışveriş merkezi büyüklüğüyle veya nüfus miktarıyla ölçülemez. Şehir, insanın kendisini ait hissedebildiği ölçüde başarılıdır. Aidiyet duygusunun kaybolduğu yerde ekonomik büyüklük tek başına anlam taşımaz.


Modern metropollerin açmazı

Sanayi Devrimi'nden sonra şehirler ekonomik verimlilik mantığıyla büyümüştür. Fabrikalar, limanlar, finans merkezleri ve ulaşım ağları milyonlarca insanı belirli merkezlerde toplamıştır. Bu süreç büyük üretim kapasitesi yaratmış; ancak aynı zamanda yeni sorunlar da üretmiştir.

Bugün dünyanın birçok büyük şehri benzer problemler yaşamaktadır: trafik, konut krizi, çevresel bozulma, yalnızlık, ruh sağlığı sorunları ve toplumsal yabancılaşma. Bu sorunların önemli bir kısmı teknik eksikliklerden değil, ölçek probleminden kaynaklanmaktadır. Şehirler büyüdükçe yönetim maliyetleri artmakta, sosyal bağlar zayıflamakta ve birey kendisini devasa bir mekanizmanın küçük bir parçası olarak hissetmektedir.

Ekoloji burada yeniden yol gösterici olmaktadır. Doğadaki başarılı sistemler çoğu zaman merkezileşerek değil, çok merkezli yapılar oluşturarak büyürler. Ormanlar tek bir ağaçtan oluşmaz. Arı kolonileri tek bir noktadan yönetilmez. Ekosistemler farklı alt sistemlerin dengesi üzerine kuruludur.

Benzer şekilde şehirlerin geleceği de tek merkezli dev metropollerden çok, birbirine bağlı çok merkezli yerleşim ağlarında aranabilir. Yüz binlerce kişilik şehirlerin ulaşım ağlarıyla birbirine bağlandığı, ancak günlük yaşamın mahalle ve semt ölçeğinde sürdüğü modeller hem ekolojik hem psikolojik açıdan daha sürdürülebilir görünmektedir.


Sonuç: Şehir bir mühendislik problemi değil, habitat meselesidir

Şehir meselesi çoğu zaman yollar, binalar, altyapı sistemleri ve ekonomik göstergeler üzerinden tartışılmaktadır. Oysa insanın yaşadığı çevreyi anlamak için daha geniş bir çerçeveye ihtiyaç vardır. İnsan bir habitat içerisinde yaşamaktadır ve bu habitatın sınırları yalnızca fiziksel kaynaklarla belirlenmemektedir. Psikolojik ihtiyaçlar, sosyal ilişkiler, kültürel aidiyet ve ahlaki düzen de aynı ölçüde önem taşımaktadır.

Ekoloji bize her habitatın bir taşıma kapasitesi olduğunu göstermektedir. Psikoloji, insanın kişisel alan ve sosyal ilişki sınırlarına sahip olduğunu ortaya koymaktadır. Antropoloji, insanın küçük ölçekli topluluklar içinde evrimleştiğini hatırlatmaktadır. Şehircilik ise bütün bu bilgileri mekâna dönüştürmek zorundadır.

Bu nedenle geleceğin şehirlerini planlarken temel soru şu olmalıdır: Bir alana kaç insan sığdırabiliriz değil, insanların hangi ölçekte sağlıklı, güvenli ve anlamlı bir hayat kurmalarını sağlayabiliriz?

Gerçek anlamda yaşanabilir şehir, nüfusun en fazla olduğu şehir değildir. Yaşanabilir şehir; insanın doğayla bağını koruyabildiği, komşularını tanıyabildiği, yalnız kalabildiği kadar birlikte yaşayabildiği, ekonomik faaliyet ile toplumsal dayanışmayı aynı mekânda buluşturabildiği şehirdir. Ekolojik denge, psikolojik sağlık, sosyal aidiyet ve adalet ilkeleri bir araya gelmediği sürece büyüyen şehirler gelişebilir; fakat olgunlaşamaz. İnsan ölçeğini kaybeden şehirler sonunda insanı da kaybetmeye başlar.


(Devam edecek...) 

 

 

*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU