Postmodern düşünce ve yeni nesil toplumsal hareketler denildiğinde akla gelen ilk isimlerden biri olan Michel Foucault, salt soyut kavramlar üreten bir ideolog olmanın ötesinde; envaiçeşit sivil itaatsizlik pratiğini bizzat olayların patlak verdiği kriz bölgelerinde gözlemleyip raporlayan, nevi şahsına münhasır bir sosyolojik düşünce ustasıydı.
İlgi alanları arasında bilginin toplumsal üretimi, tek tipleştirici "total" kurumlar, dayatmacı iktidar biçimleri, Orwellyen gözetim mekanizmaları ile biyopolitika gibi modern zamanları ve 1968 öğrenci hareketleri sonrasında şekillenen "avant-garde" sosyal inşa projelerini anlamayı kolaylaştıran son derece önemli kavramlar yer almaktaydı.
Bu kavramlar da yeri geldiğinde dünyayı daha iyi okumaya, yeri geldiğinde ise dünyanın dört bir yanında zuhur edebilecek potansiyel "devrimleri", direniş hareketlerini ve bu hareketlerin başarıya ulaşıp ulaşamayacağını önceden sezme imkânı sağlayan bir tür turnusol kâğıdı vazifesi görme yolunda bizlere yeni pencereler açtı.
İşte tam da bu noktada, kimilerine göre "gerici" bir darbe, kimi çevrelere göreyse postmodern bir devrim olarak değerlendirilen İran Devrimi'ni ve İran'ın toplumsal değişim dinamiklerini tarafsız bir perspektiften ele alarak, olabilecek en yalın ve anlaşılır biçimde siz değerli okuyucularıma aktarmaya çalışacağım.
Ancak her şeyden önce işe, devrim öncesi İran'ın sosyolojik profilini çıkararak başlayacağım. Çünkü İran İnkılabı'nı etraflıca kavrayabilmek, ancak ve ancak İran toplumunun içtimai dinamiklerini anlamakla mümkündür.
Öyleyse başlayabiliriz.
Bölüm 1: Michel Foucault'nun Tahran ziyareti öncesi modern İran'ın sosyolojik profili
ODKA uzmanı Prof. Maryam Alemzadeh başta olmak üzere birçok sosyoloğa göre İran, yalnızca dünyanın en kadim medeniyetlerinden biri olmanın ötesinde; "popülist milliyetçilik" ile "cami ve kışla" siyaseti arasında sıkışıp kalan insanların, toplumu dönüştürmek için sürekli yeni yollar aradığı ve farklı ittifaklar kurduğu dinamik bir harp coğrafyasıdır. Bu nedenle İran'da tarih boyunca zuhur eden toplumsal hareketleri ve geri dönüşü mümkün olmayan sonuçlar doğuran 1979 İran Devrimi'ni, tek bir grubun hegemonya kurma girişimi olarak açıklamak ya da yorumlamak yerine; farklı sınıfların, birbirine benzemez ideolojik akımlara mensup insanların ve farklı kültürel aidiyetlerin stratejik bir izdivacı olarak formüle etmekte fayda vardır.
Bu sembolik evliliğin en önemli bileşenlerinden biri de eşyanın tabiatı gereği ruhban sınıfıdır. Çünkü ulema adı verilen Şii din adamları, oluşturdukları vaaz ağları, sistematik propaganda teknikleri ve çeşitli ritüeller aracılığıyla geniş kitlelere ezelden beri ulaşabilmiş; toplumla doğrudan temas kurarak, kendi halkına oldukça "Fransız" kalmış Şah Pehlevi'den daha sempatik görünmeyi başarabilmişti. Tüm bunlara ek olarak ruhban sınıfı, bâzârî denilen çarşı esnafı sınıfıyla da oldukça köklü ve güçlü ilişkiler kurmayı büyük bir ustalıkla becerebilmişti.
Bu durum da Şah'a çeşitli nedenlerden dolayı öfke duyan ticaret insanlarının ve loncaların, "düşmanımın düşmanı dostumdur" mantrasından yola çıkarak ulema sınıfını şartsız koşulsuz biçimde finanse etmesine vesile olmuş; gönderilen finansal destekler de ruhban sınıfının vaaz ağlarının ve söylemlerinin "organizasyonel bir silaha" dönüşmesinin en etkili enstrümanlarından biri hâline gelmiştir. Yaklaşık 15 yıl kadar önce yaptığım bir yurt dışı seyahatinde tanışma fırsatı bulduğum İran doğumlu bir akademisyen dostumun tarafıma aktardığı üzere, üniversite gençliği, entelijansiya, milliyetçiler, kadın hakları savunucuları, kır ve kent yoksulları da "devrim" sürecinde proaktif bir rol oynamıştır.
Bir diğer ifadeyle, kendilerinin yeterince temsil edilmediğini düşünen birçok kişi, Şah rejiminin "tek tipleştirici" modernleşme projelerine karşı çıkıp kolektivist bir toplumsal düzen fikrini benimserken; birçok kişi de daha fazla özgürlük, plüralizm ve siyasal katılım beklentisiyle sürece dâhil olmuştu. Sözün özü, bu kendine özgü postmodern devrim çok başlı ve çok katmanlı, kapsayıcı bir koalisyon yaratmayı başarmıştı. İşte tam da böyle bir ortamda Foucault, Tahran'a gidip İran Devrimi'ni gözlemlemiş; bu gözlemlerini "Corriere della Sera" adlı gazeteye raporlayarak mezkûr devrime methiyeler düzmekten ve olup biten her şeyi "politik maneviyat" (Fr. "spiritualité politique") kavramı etrafında süblime etmekten geri durmamıştı.
Bölüm 2: Michel Foucault'nun İran notları
Yukarıda söylenenlerden hareketle, çağdaş sosyolojik düşünce panteonunun en başat figürlerinden biri olan Foucault'nun İran Devrimi'ne duyduğu ilginin basit bir "modernite düşmanlığı" ya da salt bir "Doğu romantizmi" olarak tanımlanması oldukça hatalı olacaktır. Çünkü Foucault'ya göre, Şah'ın aşırı iddialı modernleşme projeleri ve SAVAK'ın yarattığı korku ikliminden bunalan "yerel unsurlar", yalnızca daha fazla ekmek, daha fazla temsiliyet ya da daha fazla özgürlük istememekteydi. Aynı zamanda, farklı düşündükleri için statüko tarafından aşağılanmadıkları, mevcut üretim ilişkilerine ve sahip oldukları üretim araçlarına yabancılaşmadıkları, kendi tarihsel ve kültürel hafızalarıyla ahenk içinde yaşayabilecekleri dayanışmacı bir toplumsal düzen ümit ediyorlardı.
Fakat bu idealist düşünceler, uzun günün sonunda birçok insanın hayallerini suya düşürdü. Çünkü yıkılan rejimin yerine kurulan yeni "tartışmalı" düzen, kısa süre içerisinde kendine ait yeni baskı ve tahakküm mekanizmaları üretti. Özellikle İslam Cumhuriyeti'nin kurumsallaşma sürecinde farklı seslerin eskisinden daha sert bir biçimde bastırılması, kadınların kamusal hayatın dışına oldukça "endişe verici" bir şekilde itilmesi ve muhalif toplumsal kesimlerin sistematik biçimde sindirilmesi, Foucault'nun fazlasıyla yücelttiği politik maneviyat fikrinin "müsamahasız" yüzünü açığa çıkardı. Tüm bunlara ek olarak, Foucault'nun kaleme aldığı yazıların, "Yeşil Kuşak Projesi" (İng. "The Green Belt Theory") olarak lanse edilen Batı menşeli bir sosyal inşa projesinin daha agresif biçimde operasyonelleştirilmesine de dolaylı bir meşruiyet zemini sunduğu ileri sürülmektedir.
Sonuç
Sonuç olarak, Michel Foucault'nun İran yazıları ve İnkılâb-ı İslam, yani Farsça ifadesiyle "Enqelâb-e Eslâmî", üzerine geliştirdiği öngörüler; basit bir entelektüel körlük olarak yaftalanamayacak kadar önemli, ancak türünün tek örneği bir sosyolojik düşünce ustalığı olarak yüceltilemeyecek kadar da sorunlu bir felsefi gazetecilik (Fr. "reportage d'idées") örneğidir.
Bir diğer ifadeyle Foucault, postmodern bir devrim düşüncesinin insanları ne kadar başarılı bir şekilde örgütleyebileceğinin tahlilini yapmış; çeşitli spiritüel tanımlamalar ve dil oyunlarıyla molla rejimi destekçilerinin gururunu okşamış, fakat yerlere göklere sığdıramadığı bu cenahın iktidarı ele geçirdiğinde, kendisi gibi düşünmeyen kişi ve "marjinal" grupları nasıl pasifize edebileceğini yeterince öngörememiştir.
Bu nedenle herhangi bir sosyal olguyu anlamlandırırken, Foucault tipi kulağa hoş gelen "beylik" tanımlamalar yapmak yerine meseleyi tüm boyutlarıyla değer yansız (İng. "value-free") bir şekilde ele almak, entelektüel bir kaygı olmanın ötesinde vicdani bir sorumluluktur.
Çünkü ünlü Alman filozof Martin Heidegger'in de oldukça başarılı bir biçimde ifade ettiği üzere, "Güzel, hoşumuza giden değil, bilakis hakikatin marifetine tabi olandır." Herkese algı kapılarımızın her daim açık olduğu, mutlak barışın ve toplumsal huzurun hayatın her alanına sirayet ettiği güzel bir hafta dilerim.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish