Şair ve yazar Ömer Erdem, yeni kitabı "Çocuğu Gezdiriyorlar" üzerinden çocukluğu yalnızca geçmişe ait bir dönem değil, insanın bütün hayatını şekillendiren temel bir varoluş alanı olarak ele alıyor.
Erdem'e göre Türkiye'de çocukluk, çoğu zaman görünmeyen bir mahrumiyetin içinde yaşanıyor ve bu durum kültürel ile toplumsal kabullerle örtülüyor.
Independent Türkçe'ye konuşan Erdem, "İnsanın anayurdu çocukluğudur" düşüncesinden hareketle çocukluğun yetişkinliği nasıl biçimlendirdiğini, aileye ve çocukluğa neden yargılamak yerine anlamaya çalışarak baktığını, günümüz çocuklarının yaşadığı yalnızlığı ve kent yaşamının çocuk üzerindeki etkilerini anlattı.
"İnsanın anayurdu çocukluğudur"
"İnsanın anayurdu çocukluğudur" cümlesiyle açılıyor kitap. Buradan bakınca, çocukluk yetişkinlik dönemimize nasıl bir vizyon çiziyor?
Yetişkinliğimizde çocukluğumuza bakma ihtiyacı duymayız. Ona mecbur kalırız. İnsan bir kere insan olma hakkına kavuşur. O ise çocuklukla karşılaşabilme cesaretine bağlıdır. Çok özel şartlarda büyümüş çocuklar istisna; bizde çocuk genel manada ‘mahrumdur’ ve bunun üzeri kültürel ve sosyal örtülerle kolaylıkla örtülür.
Çocuğun hayatın ve insanın farkında olmadığını sanmak ise sadece derin değil, arketipsel, antropolojik bir talihsizliktir. Yetişkinliği mutlak belirleyenin çocukluk olduğunu iddia etmemekle beraber, çocuk ve çocukluk üzerinden son bir var olma şansına sahip olduğumuzu vurgulamadan edemiyorum.
Öyleyse insanın anayurdunun çocukluğu olması, ebediyen öyle olacağı anlamına mı gelir? Sürgünlük, göçmenlik, sınır dışı edilmişlik, dahası bunların farkında bile olmamak yok mu? Evet, galiba en büyük suç burada; artık çocuk ve çocukluğun buna yazgılı gözükmesi.
Bozkırın hikâyeleri ve çocukluk
Çocukluk anılarınızda mahalleniz var, okul var ve arkadaşlar var. Bu hikâyeler Bozkır'da geçiyor. Edebiyatta da temel anlatılardan biri kent-kırsal karşıtlığıdır. Sizde süreç nasıl ilerledi?
Ben kategorik bir süreçten söz edemem. Bende başlangıçtan beri temel bir duyarlık vardı ve ben bunu sosyal çevre, mekân ve isimler ötesinde hep olgusal algıladım. Zihnim bir yandan bütün canlılığıyla hayata bağlıydı fakat hayal gücümün ve nice çaresizliğimin ortasında, nasıl olunur da var olunur derdinin peşine düştüm. Çünkü ben yazmadığım zaman, ben dokunmadığım zaman ne görüntüler, ne çevre ne de olgular bir işe yarıyordu. Zaten benim yazdıklarımın doğası anılar değil. Anı bağlamı belli bir çerçeve çünkü. Benim duyurmak istediğim daha tarihsel bir durum. Değişimin kaçınılmazlığı içinde bir türlü bitmeyen temel tortular.
Çocukluk neye benziyor? Ailenizi resmederken bazı kişiler var; anneanne, babaanne, anne, baba. Psikolojide de ilk temas ettiğimiz duygular hayatımıza vizyon katıyor. Siz buralara yargılarla bakmıyorsunuz. İfadelerinizde gördüğümüz ve görmediğimiz bir anlatı olarak çocukluk neye benziyor?
Yargılamak işin kolay tarafı; biz anlamak ve yorumlamakla mükellefiz. Nasıl oluyor da başka türlü değil de böyle oluyor, olabiliyor hayretinin içindeyiz. Aile, anne, baba, aile büyükleri ve çevre form olarak zarf etkisi yapabilirler. Fakat bütün bunlar bir aşamadan sonra engel vasfına da bürünebilirler. Çocuk ailesini belirleyemez ama ailesini çözerek kendisini ve toplumu ayrıştırabilir. Ben her tür yüceltmeye ve psikolojik sıkıştırmaya karşıyım. Burada bir şair, kendilik cesareti göstererek bir bakıma kendisini savunmasızlığa bırakmaya cüret ediyor. Bunun sonu ne? Ona odaklanmak gerekir.
Çocukların geleceği
Ülkemizde de hakları ve yaşamları itibarıyla eşitliğe ulaşamayan çocuklar var. En azından şu dönemde bildiğimiz bilgilerden biri; 2 milyon çocuk temel gıdaya ulaşamıyor. Nasıl bir bakışla buraların düzeleceğini düşünüyorsunuz?
Düzeleceğini düşünmüyorum, hiç düzeleceğini düşünmüyorum. Hele hele burada düzelmesinin hiç mümkün olmadığını görüyorum. Neden? İlkin çocuğa ve çocukluğa bakışımız anakroniktir ve bizim icat ettiğimiz bir mesele değildir. Eski kültürümüz bu işi güncelin içinde kalarak tedbiren çözmeye çalışmış. Yeni zamanlar ise kentleşme ve buna bağlı yeni aile tipi arasında kalırken şaşırmış, ne yapacağını bilemez hâle gelmiştir.
Türkiye'de en fazla müracaat edilen kişilerin çocuk gelişimi uzmanları, aile psikologları, beceri terapistleri vs. olduğu düşünüldüğünde hem ailelerin hem de çocukların yalnızlığı anlaşılır. Temel gıdayı sağladığınızı düşünelim çocuklara, peki ilerisi ne olacak?
Artık çocuklar çocuk ve kardeş görmeden, ev görmeden, hatta anne ve baba görmeden büyüyorlar. Bu insan haklarına aykırıdır. Bu şehir ve hayat şekilleri ne aileyi ne de çocuğu koruyabilir. Gelecek suç ve parçalanmalarla dolu olacak maalesef.
Denizsiz bir çocukluktan denize
Deniz olmayan bir çocukluk geçirmişsiniz. Bunu ileriki yaşlarda aşabildiğinizi anlatıyorsunuz. İmkânlar ve ulaşılabilirlik açısından hem kendi hikâyenizden hem de ülke hikâyesinden neler söylemek istersiniz?
Denizsizliğin yerini sanırım su ile doldurdum. Suya merak. Onu her yönden merak etmek. Damladan büyük sulara değin düşünmek. Sanırım en büyük yardımcım her zaman hayal gücü oldu. Bugün denizi çok seviyorum. Ona bağlıyım. Ama onun da bir su olduğunu hiç unutmuyorum.
Öznel bir soru olarak; yine aynı çocukluğun ürünü olmak ister miydiniz?
Ben aynı çocukluğun değil, kendi yarattığım çocukluğun sonucu olduğum için, aynısını yaratmamak şartıyla elbet derim. Elbette.
Çocukluğunu anlatan birçok sanat yapıtı var
Çocukluğunu anlatan birçok sanat yapıtı var; edebiyattan sinemaya. Sizin yazma fikrinizin gerekçesi nelerdi?
Tek cümle: Yazarak olacağımı biliyordum, o oluşu hiç terk etmedim. Olan olur, bilir ve hayatta kalır.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish