Gerçekliğin gölgesinde yaşayan insan

H. Caner Akkurt Independent Türkçe için yazdı

Dijital çağda insan, gerçekliği çoğu zaman doğrudan deneyimlemek yerine ekranların ve algoritmaların sunduğu görüntüler üzerinden anlamlandırıyor (AI)

İnsanlık, tarih boyunca yalnızca yaşadığı dünyanın şartlarıyla değil, o dünyaya verdiği anlamla da var olmuştur. İnsan, diğer canlılardan farklı olarak sadece hayatta kalmaya çalışan bir varlık değildir; yaşadığı hayatın anlamını sorgulayan, kendisini ve içinde bulunduğu evreni anlamlandırmaya çalışan bir varlıktır.

İnsan için asıl mesele hiçbir zaman yalnızca "neye sahip olduğu" olmamıştır. Asıl mesele, sahip olduklarının ve yaşadıklarının kendisine ne anlattığıdır. Ancak bugün insanlık, daha önce hiç karşılaşmadığı büyüklükte bir dönüşümün içinden geçmektedir.

Bilgi hiç olmadığı kadar çoğalmış, iletişim hiç olmadığı kadar hızlanmış, dünya hiç olmadığı kadar birbirine yaklaşmıştır. İnsan, parmaklarının ucundaki küçük bir ekranla dünyanın bütün bilgilerine ulaşabileceği bir çağa ulaşmıştır. Fakat tam da burada büyük bir çelişki ortaya çıkmıştır:

İnsan dünyayı bu denli fazla tanıdıkça kendisini neden daha az tanımaya başlamıştır?

Bilginin dijitalleşerek çoğaldığı bir çağda hikmet neden azalmaktadır?

İletişimin arttığı bir çağda yalnızlık neden derinleşmektedir?

İnsan, her zamankinden daha fazla görünür olduğu hâlde neden kendi iç dünyasına daha fazla yabancılaşmaktadır?

Belki de asıl problem, insanın sahip olduğu tüm bilgi ve imkânlara rağmen neyin gerçekten değerli olduğunu ayırt etme yetisini kaybetmeye başlamasıdır. Çünkü insan artık yalnızca gerçeklerle karşılaşmamaktadır.

Gerçeklik; görüntüler, simgeler, göstergeler ve sürekli yeniden üretilen anlatılar tarafından kuşatılmış durumdadır.

Bugün insan, çoğu zaman dünyayı olduğu hâliyle değil, kendisine sunulan biçimiyle görmektedir.
 

Modern insan, yaşadığı anı doğrudan deneyimlemek yerine çoğu zaman ekran aracılığıyla izlemeyi tercih ediyor / Fotoğraf: Tetra Images
Modern insan, yaşadığı anı doğrudan deneyimlemek yerine çoğu zaman ekran aracılığıyla izlemeyi tercih ediyor / Fotoğraf: Tetra Images

 

Görüntünün hakikatin yerine geçtiği çağ

Modern insanın karşı karşıya kaldığı temel meselelerden biri şudur:

Gördüğümüz şey gerçekten var olan mıdır, yoksa bize varmış gibi sunulan mıdır?

Geçmiş dönemlerde insan ile gerçeklik arasında doğrudan bir ilişki vardı. Bir olay vardı. Bir deneyim vardı. İnsan bunlarla doğrudan karşılaşırdı. Ancak bugün insan, giderek daha fazla temsil edilen dünyalar içinde yaşamaktadır.

Bir yerin değerini orada bulunmadan önce fotoğraflardan öğrenmekte, bir insanın kimliğini onun dijital görüntülerinden anlamaya çalışmakta, bir olayın gerçekliğini yaşananlardan çok ekranlara yansıyan biçimiyle değerlendirmektedir. Böylece hayatın kendisi ile görüntüsü arasındaki mesafe giderek kapanmaktadır.

Sorun artık sadece insanların sahte olana inanması değildir. Aslında daha derin bir sorunla karşı karşıyayız:

İnsan, gerçek ile görüntü arasındaki farkı önemsememeye başladığında ne olur?

Çünkü hakikat sadece bilginin karşıtı bir olgu değildir. Hakikat, aynı zamanda insanın varoluşuyla kurduğu ilişkidir. Bir insanın kendisine dürüstçe bakabilmesidir. Kendi arzularını, korkularını, tutkularını ve eksikliklerini görebilmesidir.

Daha açık bir ifadeyle hakikat, insanın kendisiyle yüzleşme cesaretidir. Çünkü hakikat, insanın dışında duran soğuk bir bilgi değildir. Kendisiyle kurduğu derin ilişkidir.

Ve belki de bugün insanlığın en büyük ihtiyacı şudur: Kaybettiği gerçeği değil, unuttuğu hakikati yeniden aramak. Bu bağlamda insan, kendisini mi göstermektedir, yoksa gösterdiği şeyin içinde kendisini mi kaybetmektedir?
 

Dijital kimlikler ve sanal temsiller, bireyin kendisini ifade etme biçimini olduğu kadar benlik algısını da dönüştürüyor / Görsel: Globoplay
Dijital kimlikler ve sanal temsiller, bireyin kendisini ifade etme biçimini olduğu kadar benlik algısını da dönüştürüyor / Görsel: Globoplay

 

Simülasyon dünyasında yaşamak

Bugün insan, yalnızca gerçekliği tüketmekle kalmayıp aynı zamanda yarı sanal yeni gerçeklikler de üretmektedir. Kendisine ait görüntüler oluşturmakta, kendisine ait hikâyeler üretmekte, sanal kimlikler oluşturmaktadır. Fakat burada asıl soru şudur:

Ürettiğimiz görüntüler bizi ifade mi ediyor, yoksa bizi yeniden mi biçimlendiriyor?

Yani insan önce kendi görüntüsünü oluşturmuş, sonra da oluşturduğu görüntünün beklentilerine göre yaşamaya başlamış olabilir mi?

Daha fazla beğeni almak, daha fazla görünmek, daha fazla onaylanmak, daha fazla tüketmek...

Bütün bunlar insanın özgürlüğünü artırıyor gibi görünse de onu başka bir bağımlılık biçiminin içine taşıyor olabilir mi?

Belki de çağımızın görünmeyen trajedisi şudur:

İnsan artık kendisini kaybettiğini fark edemeyecek kadar, kendisinin ürettiği görüntülerle meşguldür.


Hakikatin yetimleşmesi

Hakikat, hiçbir zaman tek başına dış dünyada bulunan bir bilgi değildir. Aynı zamanda insanın içinde taşıdığı bir arayıştır. Fakat insan, dış dünyayı değiştirmeye odaklandığında kendi iç dünyasındaki hakikat arayışını ihmal edebilir.

Bugün yaşadığımız temel krizlerden biri budur. İnsan, dünyayı değiştirme konusunda büyük başarılara imza atmış; fakat kendisini anlamlandırma konusunda aynı başarıyı gösterememiştir. Daha konforlu evler inşa etmiş, son derece hızlı ulaşım sistemleri kurmuş, güçlü teknolojiler geliştirmiştir.

Ancak bütün bu ilerlemelerin ortasında şu soru hâlâ cevap beklemektedir:

İnsan, bütün bu kazanımların içinde kendisini kaybetmiş olabilir mi?


Hakikatin yetimleşmesi tam da burada başlar. Hakikat ortadan kalkmaz; fakat ona sahip çıkacak anlam dünyası zayıfladığında insan, hakikatin sesini ve seslenişini duyamaz hâle gelir.

İnsan dışarıda bütün dünyayı fethetse de kendisini kaybetmişse gerçekte ne kazanmıştır?

Dış dünyaya dair bilgi, kesintisiz biçimde sonsuza kadar üretilmeye ve gelişmeye devam etse bile, hakikat orijinli hikmeti üretememiş ve üretemeyecek gibi görünmektedir.

Hakikat arayışı, öncelikle insanın durabilme, yavaşlayabilme yeteneğini yeniden kazanmasıyla anlam bulur. Zira insan ancak durduğunda kendisini duyabilir. Kendisini duyabilen kişi, başkalarının ona sunduğu görüntüler ile kendi gerçekliği arasındaki farkı görebilir.


Platon'un mağarasından...

Platon'un mağara alegorisinde mağaradakiler, duvara yansıyan gölgeleri ya da görüntüleri gerçeğin kendisi olarak kabul ediyorlardı. Onlar için dünya, gördükleri kadardı ve gölgelerin ötesinde bir hakikatin olabileceğini düşünmek büyük bir dönüşümü gerektiriyordu.

Bugünün insanı ise farklı bir mağarada yaşamaktadır. Bu mağaranın duvarlarında ateşin oluşturduğu gölgeler değil; ekranlardan yansıyan görüntüler, algoritmaların seçtiği dünyalar, dijital kimlikler, sanal başarı hikâyeleri ve sürekli yeniden üretilen imgeler bulunmaktadır.

Üstelik bu dijital mağaradaki gölgeler kişiye özel üretilmektedir. Duvarların, yani ekranların, bize gösterdiği dünyayı gerçekliğin kendisi olarak kabul ettiğimizde maalesef kendi hakikatimizi kaybediyoruz.

Hakikatin yetimleşmesi burada başlar. Hakikat yok olduğu için değil; insan ona ulaşmak için gerekli sessizliği kaybettiği için... Çünkü hakikat gürültü değildir; bağırmaz, reklam gibi kendini göstermez, algoritmalar tarafından sürekli önümüze düşmez. Hakikat durur ve insanın ona dönmesini bekler.

Oysa simülasyon dünyası, insana sürekli yeni görüntüler sunar ve düşünmenin yerine deneyimi, derinliğin yerine ise hızla tüketilen anları koyar.

Hakikate dönüş ise belki de yeni bir teknoloji karşıtlığıyla değil, yeni bir farkındalıkla başlayacaktır. İnsan, ekranları terk ederek değil, ekranların kendisi üzerindeki etkisinin ve baskısının farkına vararak özgürleşebilir.

Zira mesele mağaranın varlığı değil, mağaranın içinde yaşadığını fark edebilme cesaretidir. Hakikat arayışı, önce kendi yanılsamalarını fark etmekle başlar.

 

 

*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU