Amerikan müesses nizamının ve Neocon dış politika mimarisinin en nevi şahsına münhasır aktörlerinden biri olan Senatör Lindsey Graham’ın ani vefatı, sadece Washington’daki güç dengelerini kökünden sarsmakla kalmadı, aynı zamanda küresel jeopolitik fay hatlarında, özellikle de Ankara-Washington ekseninde yepyeni ve çok katmanlı bir okumayı zorunlu kıldı.
Tabii, bu ani ölüm, sıradan bir siyasi aktörün sahneden çekilmesinden çok daha derin, tektonik yapısal kırılmalara işaret ediyor.
Graham, 2003’ten bu yana Güney Carolina Senatörü olarak ve özellikle Senato Bütçe Komitesi ile Tahsisatlar Komitesi gibi Amerikan devletinin finansal şah damarını tutan kritik mekanizmaların başındayken, Amerikan imparatorluğunun sert, müdahaleci ve küreselci dış politika refleksinin adeta ete kemiğe bürünmüş bir abidesi gibi duruyordu.
2016 başkanlık yarışı sürecinde Donald Trump’a karşı en sert, en acımasız eleştirileri yöneltip, sonrasında ise ironik bir şekilde Trump’ın Senato’daki en sadık savunucusuna ve dış politikadaki en yakın köprü aktörüne dönüşmesi, onun sadece pragmatik gücünü değil, aynı zamanda Amerikan "derin devleti" ile öngörülemez seçilmiş başkanlar arasındaki o dengeleyici, sistemsel misyonunu da net bir şekilde gösteriyor.
Graham’ın vefatından hemen önce Ankara’daki NATO Zirvesi’ne katılmış olması ve burada üst düzey temaslarda bulunması ise tarihin sıradan bir cilvesi olmanın çok ötesinde, Türkiye ile olan girift, gerilimli ve paradoksal ilişkisinin son sembolik halkası olarak önümüze çıkıyor.
Türkiye-ABD ilişkileri perspektifinden bakıldığında Graham, yeri geldiğinde Ankara’nın savunma sanayii ihtiyaçları, F-16 modernizasyonu ve F-35 gibi kronik kriz başlıklarında pragmatik bir arabulucu rolü üstleniyor, Amerikan Kongresi’ndeki Türkiye karşıtı blokları yumuşatmak için devreye giriyor; fakat yeri geldiğinde ise Suriye’nin kuzeyindeki YPG/PKK terör varlığına açıkça siper oluyor, tırlarla yapılan silah yardımlarının arkasındaki bütçe onaylarına imza atıyordu.
Tam bir eski Roma siyaseti ikiyüzlülüğü! Yani bir bakıma Washington’ın o klasik, iki yüzlü "havuç-sopa" diplomasisini tek başına sırtlıyor ve bunu büyük bir siyasi esneklikle yürütüyordu.
Onun masadan tamamen eksilmesi, Trump yönetiminin dış politika kararlarını Kongre zemininde rasyonalize eden, Pentagon ile Beyaz Saray arasındaki çatlakları sıvayan ve Ankara ile kapalı kapılar ardında yürütülen o meşhur gri alan diplomasisinin en önemli "siyasi poker oyuncularından" birinin kaybı anlamına geliyor.
Amerikan iç siyaseti açısından analiz edildiğinde ise Graham’ın yokluğu, Kasım 2026’daki kritik ara seçimlerin hemen öncesinde Cumhuriyetçi Parti içindeki kurumsal omurgada ve müesses nizam kliklerinde çok ciddi, doldurulması zor bir boşluk yaratıyor.
Trump’ın, partinin Neocon şahin kanadını kendi arkasında konsolide etmek ve onları kendi çizgisine hizalamak için kullandığı bu hayati enstrümanın ortadan kalkması, parti içindeki şahin dış politika klikleri arasında yeni bir liderlik, güç ve nüfuz savaşını körüklüyor.
İsrail’in bölgedeki en radikal, en tavizsiz hamilerinden biri olan, İran’ın bölgedeki varlığına karşı askerî müdahale seçeneğini her daim masada tutan ve Rusya’ya karşı Ukrayna üzerinden yürütülen vekâlet savaşının bayraktarlığını yapan Graham’ın ani ölümü, Washington’ın Ortadoğu, Doğu Akdeniz ve Avrasya stratejilerinde kaçınılmaz bir kurumsal felç ya da en hafif tabiriyle sancılı bir bocalama dönemi başlatıyor.
Dolayısıyla, Ankara-Washington hattında kurumsal hafızaya, kişisel ilişki ağlarına ve devlet aklına sahip bu denli tecrübeli ve özgül ağırlığı olan şahin bir aktörün ani kaybı, Türkiye’nin bölgesel ve küresel güvenlik mimarisindeki yeni stratejik rolünü, kendi göbeğini kendi kesme iradesini tahkim ediyor.
Ancak bu durum aynı zamanda Türkiye’nin ABD ile yürüteceği yeni dönem müzakerelerinde daha doğrudan, fakat kurumsal rehberlikten yoksun, öngörülebilirliği çok daha düşük ve her an savrulmaya açık yeni bir muhataplık döneminin de kapısını ardına kadar aralıyor.
Artık bu belirsizlik ortamında Ankara’nın, Washington’daki kurumsal boşlukları erkenden tespit edip doğrudan Beyaz Saray ve Pentagon odaklı yeni mekik diplomasisi kanalları inşa etmesi kaçınılmaz bir zorunluluk olarak öne çıkıyor.
Önümüzdeki süreçte iki başkent arasındaki ilişkilerin özel aracılar üzerinden değil, tamamen sahadaki ham gerçeklikler ve askerî-stratejik dengeler üzerinden şekilleneceği yeni ve daha sert bir realizm dönemi bizi bekliyor.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish