Devlete göre toplum...

Celalettin Can Independent Türkçe için yazdı

İllüstrasyon: Daniel Haskett/Ikon Images

1970'li yıllarda, daha doğrusu 1974-1980 yılları arasında oligarşik egemen sınıflar ülke çapında faşist saldırıları dayatınca, olay kısa sürede devrimci halk güçleriyle faşizan güçler arasında iç çatışmaya dönüşmüştü...

1980'lere gelirken ülkede toplumsal saflaşma derinleşme sürecine girmiş, küçük, yer yer orta çaplı bir iç savaş görünümü almıştı.

Toplumsal saflaşma, devlet güçlerini etkilemesi bir yana, komünizme karşı Milliyetçi Cephe adı altında gelişen sol harekete karşı sağ, faşizan bir cephenin kurulmasına yol açmış; büyük çoğunluğu sol ve demokrat, bir kısmı da milliyetçi-ülkücü olmak üzere, sağıyla soluyla ülkenin geleceği olan 5 bin gencin hayatını kaybetmesine neden olan kardeşi kardeşe kırdırma politikasının önü açılmıştı.

Artan cinayetlere karşı yoğunlaşan eleştiriler karşısında, Milliyetçi Cephe'nin başta gelen kurucularından Adalet Partisi lideri Süleyman Demirel, "Bana milliyetçiler cinayet işledi dedirtemezsiniz" biçiminde açıklamada bulunurken, yaşananlarla ilgili oynadığı rolü de tevil yollu itiraf etmiş oluyordu...

Bir şey daha var ki, bu çok daha önemli...

Amerikan güdümünde darbe koşullarını yaratmak için ülkeyi istikrarsızlaştırma siyasetinin bir gereği olarak böylesine kanlı bir geçmiş üzerinden gelecek kurmayı tasarlamaktan sakınmayan egemen oligarşik sınıfların ve onların yön verdiği devlet güçlerinin karakteri neydi ve ne olabilirdi?

Tarihî süreç içerisinde hangi mirasın ürünleriydi ki bu ülkeyle, bu halkla ve bu halkın çocuklarıyla ilişkileri nasıl şekillenmişti de böylesi bir gelişme, böyle bir sonuç ortaya çıkmıştı?

Bu noktaya parmak basıldığında, belki de "sıradan" ve "basit" görünen yukarıdaki saptamalarımızın derin anlamı ortaya çıkar.

Türk oligarşik egemenleri için devletin, devlet olarak kendini güvenceye alması ve sürekliliğini sağlaması fikri; halka yaklaşım, halkı anlama ve tanıma arayışı içinde olma fikrinin anlaşılması bakımından anahtar bir öneme sahiptir.

fazla oku

Bu bölüm, konuyla ilgili referans noktalarını içerir. (Related Nodes field)

Biraz tarihe gidilirse, bu fikrin temeli Orta Asya ve kısmen de Çin geleneklerine dayanıyordu. Sasaniler, Abbasiler ve Bizanslılarla girilen ilişkilerle geliştirilmişti.

Osmanlı Devleti kendisini ihtiyaç hâlinde "din ü devlet" diye tanımlardı. Osmanlı'da esas olan devletti; zaten din, devleti korumanın bir aracı olarak görülürdü.

Osmanlı'da dinin yetmezliği görülmüş, tüm mezhep ve tarikatlar "zararlı" bulunduğundan yasaklanmış, "Batılılaşma akımı" da esasen çöken bir devleti kurtarmak için yukarıdan bulunan bir çözüm olmuştu. Nitekim III. Selim, ilk önce orduyu yenilemeyi esas almıştı.


Tek Parti döneminin Kemalist kültürü, devleti kurma ve sürekliliğini sağlama kültürüydü.

Tek Parti döneminde Sünnilik, Diyanet İşleri Başkanlığı aracılığıyla devleti korumanın bir aracı hâline getirilmişti.

Tek Parti döneminde Kürtler ise yok sayılarak "Dağlı Kürtler" biçiminde Türk Tarih Tezi'ndeki yerini almıştı.

Tek Parti döneminde olmayan burjuvazi, devlet eliyle, devletçi karakterde yaratılacaktı.

Kemalist kültür, özünde devlet ve iktidar kültürüydü.

Bu, bin yıllık Türk kültürünün de özüydü.

Türk egemenlerinin toplum-devlet ilişkisine tarihsel yaklaşımı, toplumsal sınıflaşmayı kılıç, süngü ve zindan üçlemesiyle, adeta toplum mühendislerini andıran bir tavırla düzenlemekti.

Devletin toplumsal sınıfsal ilişkilere göre biçimlenmesi gerekirken, toplumsal sınıflaşma önemli ölçüde devlete göre biçimlenmiştir.

Türk egemen kültüründe önemli ölçüde devlet vardır. Devlete "yücelik" payesi verilmiştir. Devleti korumak ve kollamak en kutsal görevdir.

Türk egemenleri için din, milliyetçilik, ideoloji, hatta "solculuğun" kimi biçimleri, devleti korumak, güçlendirmek ve yüceltmek için birer araçtır.


Burjuva demokrat bir kamuoyu ve kamu bilinci gelişkin değildir. Sivil çalışma alanları ve sivil toplum örgütleri zayıftır; burjuva manada dahi bağımsız değildir.

Mevcut ideolojiler, politikalar ve kültürler, ifadesi oldukları sınıfların, sınıf katmanlarının, milliyetçi ve dinî grupların çıkarlarının ve kendilerini ortaya koyuş tarzının bağımsız ifadeleri olmaları gerekirken, adı geçen kesimleri devletin denetimi altına almanın inceltilmiş biçimleridir.

2000'li yılların dünyasında dahi Türk egemenlerinin devlet anlayışı, halkın özgür bir şekilde kendini ifade etmesine kapalıdır.

Halka güvenmez; halka biraz serbestlik tanıdığı takdirde devletin darbe alacağı, sonra da yıkılacağı endişesi taşınır.

Düzen içi muhalefete bile güç olma fırsatı verilmez; izlenir, denetim altına alınır, liderleri bir şekilde etkisizleştirilir. Devrimci-sosyalist hareketlere ise hiçbir şekilde yaşam hakkı tanınmaz. Kesin olarak tasfiye edilir.


Ezcümle, Türk egemen devlet kültüründe halkı koruma, bireyi geliştirme ve güçlendirme anlayışı yoktur.

Tersine, Pavlov'un şartlı reflekslerini andırırcasına, halkın devlet fikriyle koşullandırılması ve devletin halkın bilincine yerleştirilmesi amacı vardır.

Dolayısıyla, Türk ortalama insanının kişiliği devletle özdeşleşmeye eğilimlidir. Bu, tarihî-sosyolojik bir vakadır.

Çözüm, devlete göre toplum değil, topluma göre devlettir...

 

 

*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU