Bir yok oluşun akustiği

Barış Erbil Independent Türkçe için yazdı

Ses peyzajı ekoloğu Bernie Krause, St Vincent Plajı'nda. Krause, 50 yılı aşkın süredir doğal çevrelerin ses kayıtlarını yapıyor / Fotoğraf: Tim Chapman

Aynı koordinatlardan alınmış iki ses kaydı düşünün:

İlki 1988 yazından; Sierra Nevada'nın doğusunda bir çayır ve gün doğumundan hemen öncesi.

İkincisi ise tam aynı noktadan fakat 30 yıl sonra. Ağaçlar yerinde, çayır yerinde, su hâlâ akıyor; ama değişen bir şeyler var; ses tamamen tanınmaz halde. Birkaç kuş, geri planda boşluk, uzakta bir uçak izi.

Her iki kaydı da Bernie Krause yapmıştı.

1939 doğumlu Amerikalı müzisyen ve biyo-akustikçi, ses ekolojisinin en emektar öncülerinden biri olarak 1968'den bu yana dünyanın dört bir yanındaki ekosistemlerin sesini kayıt altına alıyor.

Arşivi bugün 5 bin saati aşmış durumda ve hâlâ artıyor. Krause'nin son yıllarda tekrar tekrar dile getirdiği bir gözlem var; bu kayıtların yaklaşık yarısı, orijinal kaynakları artık mevcut olmadığı için bir daha üretilemez ve nesli tükenmiş bir tür gibi.

Düşünsenize, tam yarısı. İşte bu geçen zaman içinde türler yok olmuş, mevsimler kaymış, böcek koroları seyrelmiş ve daha birçok etmen ekosistemi köklü bir şekilde değiştirmiştir ve bu durumu oldukça vahim bir değişim olarak analiz etmek kesinlikle gerekmektedir.

Krause sesi üç kategoriye ayırıyor:

  • Biyofoni (canlıların çıkardığı sesler),
  • Jeofoni (rüzgâr, su, jeolojik etmenlerin sesi),
  • Antropofoni (insanın ve makinelerinin sesi).

Sağlıklı bir ekosistemde bu üçü bir tür akustik denge oluşturur, birinin varlığı diğerinin varlığıyla harmanlanır.
 

Ses ekolojisi alanında öncü çalışmalara imza atan Amerikalı biyoakustik uzmanı Bernie Krause
Ses ekolojisi alanında öncü çalışmalara imza atan Amerikalı biyoakustik uzmanı Bernie Krause

 

Krause'nin "niş hipotez" olarak adlandırdığı çalışma türlerin zaman içinde birbirine yer açacak biçimde farklı frekans bantlarına ve farklı saatlere yerleştiğini gösteriyor. Bir orman, birbirinin partisyonunu tanıyan bir orkestradır.

Antropofoni -bir karayolu, bir uçak rotası, bir endüstri tesisi-  bu dengeye sızdığında ne olur?

Birkaç tür sesini yükseltir, birkaçı başka bir frekansa çekilir, birkaçı tamamen susar.

Yok oluş çoğu zaman bir biyolojik olay olmadan önce bir akustik olaydır.
 

Amerikalı besteci John Cage'in ikonik 4'33" adlı eserinin bir performansını sergiliyor
Amerikalı besteci John Cage'in ikonik 4'33" adlı eserinin bir performansını sergiliyor

 

John Cage 1952'de 4'33"ü yazdığında, icracının piyanonun başında 4 dakika 33 saniye boyunca tek bir nota bile çalmamasını istemişti.

Niyeti sessizliği dinletmek değildi, aksine sessizlik diye bir şey olmadığını göstermekti.

Sessizlik bir yokluk olarak adlandırılamaz; dikkatin yokluğudur.

Salondaki öksürükler, sandalye gıcırtıları, dışarıdan sızan trafik — hepsi müziktir; biz onları duymamayı seçeriz.

Cage'in bu deneysel yaklaşımı ile Krause'nin arşivi birlikte değerlendirildiğinde, bu arşivin okuması çok daha farklı bir şekilde yapılabilir: dünyanın bir zamanlar çaldığı ve artık çalmadığı parçaların bir envanteri.
 

Kanadalı besteci, eğitimci ve çevreci R. Murray Schafer
Kanadalı besteci, eğitimci ve çevreci R. Murray Schafer

 

70'lerde Kanadalı besteci R. Murray Schafer "ses peyzajı" kavramını ortaya attığında benzer bir şey söylüyordu.

Schafer'a göre ses görüntü gibi tarihseldir, kültüreldir ve kayba uğrar.

Sıradan günlük hayatta duyduğumuz sesler; misal bir köyün öğle ezanı, bir limanın gemi düdüğü, bir Anadolu kasabasının sürüsünün çıngırakları — bunlar yalnızca arka plan olarak değerlendirilmemelidir; bir kimliği oluşturan unsurlardır.

Schafer'ın acoustic ecology diye adlandırdığı disiplin, Pauline Oliveros'un deep listening pratiğiyle birleştiğinde ortaya çıkan tablo net bir şekilde gözümüzün önüne gelir: dinleme bir bilme biçimidir.

Antropolog Steven Feld bu kavrayışı bir adım öteye taşıyıp acoustemology terimini önermiştir; acoustic ve epistemology'nin birleşimi olarak ses üzerinden bilgi anlamını taşır.

Papua Yeni Gine'de Bosavi ormanlarında çalışırken yerlilerin ormanı hangi kuşun nerede öttüğünden takip ettiğini, dağı rüzgârın hangi tepeden geldiğinden okuduğunu fark etmiştir ve bu gözlem oldukça önemlidir çünkü bilgi görüntüden çok önce "sesten" doğmuştur.
 

Papua Yeni Gine'deki Bosavi yağmur ormanlarında saha kayıtları yapan Amerikalı antropolog ve müzisyen Steven Feld
Papua Yeni Gine'deki Bosavi yağmur ormanlarında saha kayıtları yapan Amerikalı antropolog ve müzisyen Steven Feld

 

Bu çerçeveden bakıldığında sonik habitat kaybı biyolojik çeşitliliğin yitmesinin yanında bir bilme kapasitesinin de erozyonudur.

Bir tür yok olduğunda kaybedilen o türle birlikte bir frekans, bir ritim, bir kompozisyon olarak karşımıza çıkar.

Bir kentin sesi homojenleştiğinde -her yerde aynı trafik uğultusu, aynı klima, aynı bildirim sesi- yaşadığımız yeri tanıma kapasitemiz azalır.

Dünya Sağlık Örgütü kentsel gürültü kirliliğini düzenli olarak halk sağlığı krizi düzeyinde raporlamaktadır ve bu krizin belirgin bir sınıfsal yüzü de vardır.

Sesin demokrasisi günden güne azalır; bir insanın hangi sesleri duyacağı, gelirine ve posta koduna bağlı bir meseledir.

Susan Sontag, fotoğraf üzerine yazarken bir "bakma etiği"nden söz etmişti; sonik habitat tartışması da bu argümanı bir adım öteye taşıyıp bir "dinleme etiği"nin imkânını sorar.
 

İstanbul Boğazı’nda vapur güvertesinden yapılan bir saha kaydında, martı sesleri, suyun ritmi ve gemi düdükleri mikrofonla birlikte kaydedilirken; kentin çok katmanlı ses peyzajı görünür değil ama işitilebilir bir hafıza olarak arşivleniyor
İstanbul Boğazı’nda vapur güvertesinden yapılan bir saha kaydında, martı sesleri, suyun ritmi ve gemi düdükleri mikrofonla birlikte kaydedilirken; kentin çok katmanlı ses peyzajı görünür değil ama işitilebilir bir hafıza olarak arşivleniyor

 

İstanbul'dan bakıldığında ise mesele soyut olmaktan çıkar.

Bir kuşak öncesinde ezan tek bir insanın sesiydi ve müezzine göre değişirdi; bugünkü ezan büyük ölçüde dijital bir kayıt olarak çalınıyor.

Bozacının, simitçinin, kalaycının sesi vardı bir zamanlar ve sokak satıcılarının tek başına bir mahalleyi sesle haritaladığı dönemler olduğunu da söyleyebiliriz o dönemlerin.

Misal, Boğaz'da gemi düdüklerinin frekans ve ton çeşitliliği gemilerin standartlaşmasıyla beraber azaldı.

Elektrikli araç çağında motor seslerinin tektipleşmesinden öte tamamen yok olması da bu düzlemdedir.

Bunlar romantik bir geçmiş özlemi değildir, bir kentin kulağa nasıl geldiğine dair tarihsel bilgidir ve kimse sistematik biçimde kayıt altına almadığı için sessizce yok olmaktadır.

Schafer'ın çağrısı Türkiye bağlamında neredeyse hiç karşılık bulmamıştı, ses arşivciliği, müzecilik pratiğimizin bir parçası olarak henüz tartışılmamıştı bile.

Sessizce bir "ses" kimliğimizi kaybetmekteyiz.
 

Doğanın sesini kayda alan bir mikrofon, gün doğumunda ormanın içinde; kuş sesleri, rüzgâr ve suyun oluşturduğu biyofonik denge, insan müdahalesinden uzak bir ses ekosisteminin kayıt altına alınma anı
Doğanın sesini kayda alan bir mikrofon, gün doğumunda ormanın içinde; kuş sesleri, rüzgâr ve suyun oluşturduğu biyofonik denge, insan müdahalesinden uzak bir ses ekosisteminin kayıt altına alınma anı

 

Belki de en şaşırtıcı olan nokta, yok oluşun da bir sesi olmasıdır ama biz o sesi çoğunlukla duymayız.

Bir hayvanın türü tükenmeden önce ses imzası seyrekleşir.

Bir buzul erimeden önce içindeki hava kabarcıklarının çatırtısı çıkar — iklim bilimciler artık buz örneklerini dinleyerek veri çıkarıyor.

Bunlar gibi değişimi sessizlikle pekiştirerek gösteren durumsallıklar, acil servis sireni gibi uyarıcı bir ses değildir; hatta tam tersine sessizliğe doğru bir kayıştır.

Onu duyabilmek için ayrıca öğrenilmesi gereken bir dinleme disiplini de gerekir.


Krause'nin yaptığı işin bu açıdan bir besteciden çok bir tarihçinin işi olduğu aşikârdır.

Arşiv dünyanın bir zamanlar nasıl çaldığının yegâne belgesidir ve bu bir tür "ses anıtı"dır.

Ama anıtlar sorumluluk üretmek için de diktirilir. Hatırlatma görevleri vardır.

Bu kayıtların geleceğinin dinleme kapasitesi kalmış bir insanlık için referans noktası olacağını rahatlıkla söyleyebiliriz.

Modern özne kendisini öncelikle bakan bir özne olarak inşa etti ve bu inşa sesin epistemolojik ağırlığını kaybetmesiyle eş zamanlı yaşandı.

Yeniden öğrenmemiz gereken bir şey varsa, o da dünyanın söylediğine kulak vermektir — yeryüzü gerçekten konuşuyor, hatta bağırıyor; sorun bu noktada duymayışımız değil, dinlemeyi unutmuş olmamızdır.

 

 

*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU