CHP nereye koşuyor?

Altan Tan Independent Türkçe için yazdı

Kolaj: Independent Türkçe

Cumhuriyet Halk Partisi'nin (CHP) kazanı kurulduğu günden beri kaynıyor. Bugün de kaynamaya devam ediyor.

Aslında "kaynama" kelimesi bugün için çok az kalır; fokur fokur kaynıyor.

"Yahu niye kuruluşundan beri, 1923'lere kadar gidiyorsun?" derseniz; bugün olan biteni, geçmişte olanları bilmeden anlamak ve bundan sonrasına dair sağlıklı bir öngörüde bulunmak mümkün değil.

Biliyorsunuz, 1923'te Cumhuriyet Halk Fırkası kurulduktan sonra hemen kendi içinde büyük sıkıntılar yaşamaya başladı.

Mustafa Kemal'e hayatının en önemli desteğini Erzurum Kongresi'nde veren Kazım Karabekir ve arkadaşları diskalifiye edilince, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası'nı kurdular.

Çok kısa bir müddet sonra bu fırka kapandı ve İstiklal Harbi'nin en önemli kumandanlarından Kazım Karabekir, Mustafa Kemal 1938'de ölene kadar Göztepe'deki evinde ev hapsinde kaldı.

Yazdığı hatıralar, yani anıları, matbaadan toplatılarak imha edildi.

Ondan sonra 1945'te Celal Bayar, Adnan Menderes ve arkadaşları Demokrat Parti'yi kurdular; yine CHP içinden çıktılar.

Tabii hemen unutmadan bir parantez daha açalım: 1930'da, yine Fethi Okyar'ın CHP'den istifa eden milletvekilleriyle kurduğu Serbest Fırka denemesi var. Mustafa Kemal'in izniyle ve kız kardeşi Makbule Hanım'ın da katılımıyla kurulan bu fırka, bir müddet sonra kontrolden çıkınca kapatıldı.

Tabii hikâye devam ediyor: 

1950'den sonra da, hatta 1950'den evvel de Osman Bölükbaşı'nın Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi var.

Ondan sonra Demokrat Parti döneminde Hürriyet Partisi var.

Ondan sonra, ondan sonra, ondan sonra… Bir sürü CHP içinden çıkan, böyle kazanın doğurması gibi, Nasreddin Hoca misali boyuna doğuran bir kazan var.

Sonra, yani çok da böyle bir tarih dersine girmeyelim.
 


Cumhuriyet Halk Partisi'ni, çok partili dönemde seçimlerde 1960'lardan sonra en yüksek oy seviyelerine, yüzde 41'lerin, yüzde 42'lerin üzerine çıkaran Bülent Ecevit, 1980'lerden sonra öyle bir küskünlük içine girdi ki hiçbir arkadaşıyla yol yürümek istemedi.

Seçtiği, daha doğrusu eşi Rahşan Ecevit'in seçtiği birkaç kişi hariç hiç kimseyi yanına almadı.

Ne olursa olsun, ne yapılırsa yapılsın "Benim sizinle bir işim yok" dedi ve Demokratik Sol Parti'yi kurdu.

Arada bir SHP var.

SHP ve CHP'den ayrı ayrı girilen seçimler var.

DSP, SHP, CHP… Ve işte çok fazla uzağa gitmeden bugüne gelelim.

Bugünkü tablo var.

Bugün Kemal Kılıçdaroğlu'nun, 2,5 sene evvelki kongrenin yok hükmünde sayılarak tekrar iş başına getirilmesi, bugüne kadar görmediğimiz; başka bir ifadeyle ilk kez gördüğümüz bir hadise.

Herkes bir şey tartışıyor. Televizyonlarda bir sürü konuşmacı habire bir şeyleri eleştiriyor.

Bunları birkaç ana başlık altında toplamak mümkün.

Bir: Bunun ne kadar antidemokratik, ne kadar yanlış, ne kadar hukuk dışı olduğunu; ya da hukuken yok hükmünde olduğunu anlatmaya çalışanlar var. Boğazları yırtılırcasına, dillerinde tüy bitercesine bunu anlatmaya çalışıyorlar.

"Bunların hiçbir önemi yok" demiyorum. Bana göre de hukuk dışı. Yarın birisi 10 sene evvelki kongreyi de yok sayarsa ne olacak?

Böyle bir hukuk sistemi, böyle bir hukuk işleyişi olmaz. Olmamalı.

Ama siyasette mevzu bu değil.

Türkiye siyasi tarihi bu örneklerle dolu.

Erbakan'ın, benim bildiğim kadarıyla, 4 kez kurduğu partiler kapatıldı:

Milli Nizam Partisi kapatıldı.

Milli Selamet Partisi kapatıldı.

Refah Partisi kapatıldı.

Fazilet Partisi kapatıldı.

Bunların bir kısmında ben de yer aldım.

Türkiye İşçi Partisi kapatıldı.

Ve daha kapatılan partileri saymaya kalksak, herhalde bunun için uzun bir program yapmak gerekir.

Peki buradan nereye varıyorum?

Dün bunların hepsi oldu.

Tayyip Erdoğan'ı da bir şiir okudu diye belediye başkanlığından aldılar.

Bugün de Ekrem İmamoğlu'nun diploması üzerinden "varmış-yok hükmündedir" denilerek görevden alınması tartışılıyor.

E şimdi de bunların hepsi normal mi?

"Boşverin, yolunuza devam edin" mi demek istiyorum?

Hayır, bunu demek istemiyorum.

Peki ne demek istiyorum?

Bir: İğne, başkasına batıncaya kadar değil, kendine batıncaya kadar ses çıkarmayan bir siyasal kültürden söz ediyoruz.

CHP çevreleri, sözde sol, sosyal demokrat… Ki ben asla gerçek anlamda sol ve sosyal demokrat olduklarına inanmıyorum.

Bunlar daha çok ulusalcı, Kemalist çizgide partiler.

İdris Küçükömer'in tabiriyle aslında sağcı partiler; halka karşı duran, halkı anlamayan, halkın yaşayışı, geleneği, göreneği ve tarihiyle organik bir ilişki kuramayan partiler.

Bu nedenle geçmişte seslerini çıkarmadılar.

Tayyip Erdoğan'ın AK Parti'si, 2007'de iktidardayken, yüzde 50'ye yakın oy almışken—bir seçimde yüzde 47, bir seçimde yüzde 49—kapatılmaya kalkışıldığında büyük bir feryat figan olmadı.

"Yanlıştır, durun, yapmayın" demediler.

"Sokaklara dökülürüz" demediler.

"Onlar demedi, o hâlde iyi oldu" da demek istemiyorum; öyle bir şey değil bu.

Kimseye "oh oldu" denecek bir durum yok.

Doğru olan, bütün siyasal aktörlerin demokratik bir çizgide ve hukuk zemininde hareket etmesidir.

Kürt partilerini saymıyorum bile.

HDP, DEM… İsimleri ve yapıları zaman içinde değişse de, birçok farklı versiyonuyla birlikte 10–12 parti aynı akıbeti yaşadı.

Hülasa-i kelam:

Türkiye'nin siyasi tarihi böyle.

Ve bunların hepsi yanlış.

Bunu açıkça söylemek gerekir.

Ama ben bugün sözü başka bir yere getirmek istiyorum.

Yahu arkadaş, tamam…

Dün de bu yanlışlar oldu.

Önceki gün de oldu.

Daha önce de oldu.

Abdülhamit döneminde de oldu.

Hatta ondan önceki padişahlar döneminde de oldu.


Peki siyaseten ne yapmak lazım?

Mesela Necmettin Erbakan, 4 kez partileri kapatılmasına rağmen şiddete, silaha ya da sokağa dökülme yoluna gitmedi. Bence iyi de yaptı.

AK Parti de 28 Şubat süreciyle karşılaştı.

Bir başka müdahale süreciyle karşılaştı.

Kapatma davasıyla karşı karşıya kaldı.

Yine de, tırnak içinde, belli bir siyasi çizgi içerisinde kalmaya çalıştı.

Söylediklerimi toparlayıp buradan devam edeyim.

Bir: Türkiye'nin siyasi tarihi, Mustafa Kemal'den beri, Abdülhamid'den beri, hatta daha öncesinden beri böyledir. Yargı siyasallaşır, siyasete müdahale eder ve kimin eline güç geçerse ötekini bastırır. Bunları asla meşru ve doğru kabul etmek mümkün değil, bu bir.

İki: Bunlar oldu, peki ne yapacaksınız? Şimdi asıl meseleye, CHP'ye gelelim: Ne yapacaksınız?

Önemli olan, bu olan bitenler içerisinde doğru bir siyasi çizgi belirleyip onu tutturmak ve taraftarlarını, fikriyatını ve programını iktidara taşıyacak stratejiyi ortaya koyabilmektir.

CHP'nin önünde şu an 2 yol var:

Ekrem İmamoğlu ve Özgür Özel grubunu bir taraf olarak kabul ediyorum.

Kemal Kılıçdaroğlu ve ekibini de ayrı bir taraf olarak kabul ediyorum.

Ara sokakları, ara fraksiyonları ve ara inisiyatifleri ise bugün için ayrıca tartışmıyorum.

Peki, ne yapacaksınız?"Mahkeme kararını kabul etmiyoruz, yok hükmündedir, partiye sokmayız" demek… Bunların hepsi boş laflar. 2 polis gelir, halk tabiriyle kolunuzdan tutar ve sizi götürür.

Doğru ya da yanlış; tarih bunların örnekleriyle doludur. Kazım Karabekir'i bile götürdüler.

Şu anda CHP'nin; Özgür Özel ve Ekrem İmamoğlu'nun önünde 2 yol var:

  • Birinci yol: Kılıçdaroğlu ve ekibini, tırnak içinde, meşru kabul edip parti içinde bir mücadele yürütmek. Delegeler, ilçe kongreleri, il kongreleri, genel kongre, genel başkanlık seçimi… Ama bu çok zor bir yol. Çünkü Kılıçdaroğlu, sistemi kendi lehine ayarlayabilir. Mahalle delegelerinden başlayarak en üst kurula kadar tüm yapıyı kontrol edebilir.

Bu yolu yürümek zordur. "Yapamayız" diyorsanız, o zaman önünüzde ikinci bir seçenek kalır.

Mesela Tayyip Erdoğan da bunu yapmıştı: Erbakan'a karşı yeni bir parti kurdu.

İkna edebildiği kadar arkadaşını yanına aldı. Fazilet Partisi milletvekili olanları da yanına çekti. Ve yeni bir yola çıktı.

  • Siz de Ekrem İmamoğlu ve Özgür Özel, yeni bir parti kurarsınız. Elinizdeki imkânlar ölçüsünde, toparlayabildiğiniz kadar yeni bir alternatif oluşturmaya çalışırsınız.

Bunun ötesinde bir yol yok.

"Ben partiyi teslim etmem, kapıda yatarım, pencereden atlarım, geleni engellerim" gibi bir anlayışla siyaset yürütmek mümkün değil.

Tekrar söylüyorum: 2 yol var.

  • Ya mevcut, tırnak içinde, yönetimi meşru kabul edip parti içinde mücadele edersiniz;
  • Ya da bunun mümkün olmadığını, bu şekilde bir sonuca varılamayacağını, birbirinizi yıpratıp partinin bütün sinerjisini yok edeceğinizi düşünüyorsanız yeni bir parti kurarsınız.

Bunun ötesinde konuşulan her şey laf-ı güzaftır.

Ben şimdi televizyonda izliyorum, kanallar arasında geziyorum, açık söyleyeyim bunalıyorum; en sonunda kapatıyorum.

Hiçbir şey de söylemiyorum.

Bomboş şeyler konuşuluyor.

2 seçenekten biri seçilecek.

Bir de üçüncü bir mesele var: İş niye buraya geldi?

Ekrem İmamoğlu'na Allah büyük bir imkân ve fırsat verdi.

Hiç kimsenin tanımadığı, bilmediği, hayatı boyunca çok da parlak bir siyasi kariyeri olmayan; Esenyurt gibi İstanbul'un en zor ilçelerinden birinde belediye başkanı olan biri, 15 gün içinde Türkiye'nin en çok konuşulan ismi hâline geldi.

"Ya Rabbi, çok şükür, bana sayısız nimet verdin" deyip işine gücüne bakacağına, daha İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı koltuğuna oturmadan Cumhurbaşkanlığı hayali kurmaya başladı.

Yahu kardeşim, bunu defalarca anlattım.

Önce bir belediye başkanı ol.

Millet desin ki: "Bu adam iyi bir belediye başkanı."

Tayyip Erdoğan da böyle başladı.

Önce başarılı bir belediye başkanı oldu.

Sonra zaten sen evinde otursan bile, millet seni kapına gelir, gerekirse kapını kırarak çıkarır ve cumhurbaşkanı adayı yapar.

Üstelik çapın, birikimin, eski tabirle müktesebatın nedir, bir bak bakalım.

Bilgin, birikimin, yönetim tecrüben var mı?

Türkiye'nin sorunlarıyla ilgili bir çözümün var mı?

Siyasi meseleler… Kürt meselesi, Alevi meselesi, laik-dindar gerilimi, hak ve özgürlükler, hukuk sistemi… ardından eğitim, sağlık, yapay zekâ, uzay, sanayi, teknoloji…

Bu alanlarda bir bilgi, birikim, hazırlık var mı?

Sonra ekonomi… Bu ekonomiyi nasıl düzelteceksin?

Dünya ekonomisine nasıl entegre edeceksin?

İşçiyi, köylüyü, memuru, emekliyi, işsizi nasıl mutlu edeceksin?

Bir programın var mı?

Yoksa "Ben cumhurbaşkanı olmak istiyorum" demekle işin varacağı yer burası.

Olan biteni hukuki olarak kabul etmek mümkün değil.

Ama siyaset sadece bağırarak, karşı çıkarak, itiraz ederek yapılmaz.

Tamam, bundan sonra ne yapacaksınız?

Stratejiniz ne olacak?

Planınız, programınız; Türk-Kürt-Arap ittifakı, Yeni Ortadoğu, Balkanlar, Kafkaslar, Yeni Türkiye; ekonomi, sağlık, eğitim, tarım, hayvancılık, ithalat, ihracat, sanayi, uzay teknolojisi, yapay zekâ, petrokimya, sosyoloji… Bu konularda ne hazırlığınız var?

Bunlar olmadan ise, bizim milletin deyimiyle bu iş "kayıkçı kavgasına" döner.

Birbirinize düşersiniz, tartışırsınız, sövüp sayarsınız.

Sonunda millet öyle bir noktaya gelir ki: "Yahu hiçbiriniz işe yaramıyorsunuz, hepinizden bıktım, en iyisi sandığa da gitmeyeyim" der.

Türkiye'de politizasyonun en yüksek olduğu yerlerden biri Diyarbakır'dır.

Neredeyse 5 yaşındaki çocukların bile günün yarısını siyaset konuşarak ya da dinleyerek geçirdiği bir şehirden söz ediyoruz.

Ama buna rağmen son seçimde katılım oranı en düşük seviyelerden biri oldu.

Bu da bize şunu gösteriyor: İnsanları siyasetten bıktırmayın, bir yol bulun.

 

 

*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU