Dün, NATO Genel Sekreteri ve eski Hollanda Başbakanı Mark Rutte, Avrupa’nın ABD’nin nükleer savunma şemsiyesi olmadan kendini savunamayacağı çıkışında bulundu. Hatta bu iddialarda bulunanlarım hayal görmekte olduklarını ifade etti. Rutte'ye AB içinden birçok kişi katılmıyor olsa da, bu açık sözlü çıkış, aslında isabetli bir tespit. Çünkü yıllardır bir yandan birçok alanda Türkiye 'den faydalanırken, diğer yandan Türkiye’yi üyelikten ve karar alma mekanizmalarından dışlayıcı bir tavır sergileyen AB Komisyonu var Brüksel’de.
Avrupa savunmasından ticaretine, yeşil dönüşümden jeopolitiğe, göç ve mültecilerden, enerjiye kadar Türkiye’ye ihtiyaç duyan bir Avrupa Birliği olduğu aşikar; fakat karar alma masasında Türkiye’yi sistematik biçimde dışarıda tutan bir AB Komisyonu var.
Bu çelişki sürdürülebilir mi? Elbette ki değil !
Dışişleri Bakanı Hakan Fidan'ın , AB üyeliği süreciyle ilgili eleştirel ifadelerinden de bu mevcut yaklaşımın sürdürülebilir olmadığı anlaşılmaktadır.
Avrupa Birliği, son yıllarda art arda yaşanan krizler karşısında “stratejik özerklik”, “Avrupa savunması” ve “jeopolitik aktörlük” kavramlarını daha yüksek sesle dile getirmeye başladı. Özellikle Ukrayna- Rusya savaşı ve ABD'de Trump yönetiminin Grönland çıkışı gibi durumlar karşısında bu söylemler iyice arttı.
Ancak söylem ile gerçeklik arasındaki mesafe her geçen gün açılıyor. Özellikle Türkiye söz konusu olduğunda, AB Komisyonu’nun yaklaşımı giderek stratejik vizyonsuzluk sınırına dayanıyor.
Son günlerde NATO Genel Sekreteri Mark Rutte’nin, ABD’de Donald Trump’ın yeniden yükselen etkisiyle birlikte gündeme gelen “Avrupa Ordusu” tartışmalarına mesafeli yaklaşması tesadüf değil.
Rutte açıkça, NATO’nun alternatifi bir Avrupa ordusunun gerçekçi olmadığını, lüzumsuz kaynak düplikasyonu yaratacağını ve Avrupa güvenliğinin hâlen transatlantik çerçevede şekillendiğini vurguladı. Reuters ve CNN’e yansıyan bu açıklamalar, aslında Avrupa’nın savunma alanında hâlâ stratejik kapasite eksikliği yaşadığını teyit ediyor.
Rutte, ABD'den bağımsız olabilmesi için AB ülkelerinin savunma harcamalarının GSYİH'nin %5 oranında değil, %10 veya üzeri olması gerektiğini ifade etti. Bu %10 harcamaya ilaveten de milyarlarca avroluk nükleer silahların geliştirilmesi gerektiğini vurguladı. Dolayısıyla hem AB hem de ABD'nin, NATO ittifakı çerçevesinde birbirlerine ihtiyaçları olduğunu vurguladı.
Tam da bu noktada, Türkiye açısından şu soru ortaya çıkıyor:
Avrupa savunmasını güçlendirmek isteyen bir AB, Türkiye’yi neden dışarıda tutmakta ısrar ediyor?
Savunmada Türkiye’ye ihtiyaç var ama masada Türkiye'nin bulunmamasına AB Komisyonu ısrar ediyor. NATO’nun en büyük ikinci ordusuna sahip Türkiye Cumhuriyeti, savunma sanayii kapasitesini hızla geliştiren, Karadeniz’den Orta Doğu’ya, Doğu Akdeniz’den Kafkasya’ya kadar Avrupa güvenliğini doğrudan etkileyen bir coğrafyanın merkezinde yer alıyor. Avrupa’nın konuştuğu “askeri mobilite”, “savunma sanayii iş birliği” ve “caydırıcılık” başlıklarının neredeyse tamamında Türkiye fiilen kilit aktör konumundadır.
Buna rağmen AB Komisyonu, Türkiye’yi savunma ve güvenlik mimarisinde karar verici değil, gerektiğinde katkı sağlayan ama söz hakkı olmayan bir aktör olarak konumlandırmak istiyor. Bu yaklaşım, geçmişte Gümrük Birliği’nin güncellenmemesinde ve göç geri kabul anlaşmasında da görüldüğü üzere, Türkiye’yi “fayda sağlanan ama dışlanan” bir ülke konumuna itiyor.
Bu nedenle Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın, bu tutumun devam etmesi durumunda Türkiye'nin AB üyesi olama ihtimalinin zor olduğunu belirtmesi bir rest değil, gerçekçi bir teşhistir.
Türkiye için AB tam üyeliği hâlâ stratejik bir hedeftir; ancak bu hedef, tek taraflı fedakârlıklarla sürdürülemez. AB Komisyonu da acilen Hayal Aleminden kurtulup gerçeklerle yüzleşmelidir... Yani hem ABD hem de Türkiye'ye NATO çerçevesinde ihtiyaç olduğu gerçeği ve Türkiye'nin AB'ye tam üye olması gerektiğini kabullenmesi.
Tam üyelik olmadan stratejik ortaklık bir illüzyondur.
AB Komisyonu’nun sıkça dile getirdiği “imtiyazlı ortaklık”, “sektörel iş birliği” veya “ad hoc mekanizmalar”, Türkiye açısından stratejik karar alma süreçlerinden dışlanmayı kurumsallaştıran modellerdir. Oysa Avrupa’nın bugün karşı karşıya olduğu meydan okumalar – Ukrayna savaşı, enerji güvenliği, savunma sanayii, tedarik zincirleri – Türkiye’siz çözülemez.
Daha da önemlisi, Türkiye’nin tam üyeliği artık sadece Türkiye’nin değil, AB’nin kendi geleceği açısından da rasyonel bir tercihtir. Geçmişte Romanya ve Bulgaristan gibi ülkeler, birçok kriterde Türkiye’nin gerisindeyken üye olarak kabul edildiler. Bugün ise Ukrayna için benzer bir “siyasi hızlandırma” mekanizması konuşuluyor.
Bu bağlamda Türkiye, Ukrayna, Kuzey Makedonya ve Arnavutluk’un aynı genişleme dalgasında AB’ye tam üye olması, sanıldığı kadar “ütopya” değildir. Aksine, Avrupa’nın güvenlik, savunma ve jeoekonomik kapasitesini artıracak en mantıklı senaryodur.
Ticaret ve Yeşil Mutabakat: Türkiye , AB'nin ticaret anlaşmaları yapması sonucunda bedel ödüyor, ancak bu anlaşmalarda söz hakkı yok.
AB’nin Mercosur, Hindistan ve Güney Kore gibi ülke ve kurumlarla imzaladığı serbest ticaret anlaşmaları, Türkiye’yi doğrudan olumsuz etkiliyor. Gümrük Birliği güncellenmediği için Türkiye bu anlaşmalara otomatik olarak dâhil olamıyor; ancak gümrüklerini ve iç pazarını üçüncü ülke ürünlerine açılmak zorunda kalıyor. Bu durum, Türk sanayisi için yapısal bir rekabet dezavantajı yaratıyor.
Yeşil Mutabakat konusunda da benzer bir çelişki söz konusu. Türkiye, AB normlarına uyum sağlamak için ciddi maliyetler üstlenirken, bu normların küresel ticarette tarife dışı önlemler olarak uygulanması konusunda karar alma süreçlerinde etkili olamıyor. Oysa Mercosur veya Hindistan’dan gelecek ürünlere karşı çevresel ve sürdürülebilirlik temelli standartların uygulanması, hem Avrupa hem Türkiye için ortak bir çıkar alanı.
Sonuç: Hayal değil, karar zamanı
AB Komisyonu bir yol ayrımında. Türkiye’yi üye almadan, karar mekanizmalarına dahil etmeden, ama her kriz anında katkı bekleyerek ilerleme sağlaması sürdürülebilir değil. Bu yaklaşım ne Avrupa savunmasını güçlendirir ne de AB’yi küresel bir aktör haline getirir.
Gerçekçilik, Türkiye’yi “kullanışlı ortak” olarak görmekten vazgeçip, eşit ve tam üye olarak kabul etmekten geçiyor. Aksi halde sorun Türkiye’nin Avrupa’dan uzaklaşması değil; Avrupa’nın gerçeklikten kopması olacaktır.
Kaynaklar
Reuters, NATO boss Rutte slaps down calls for European army prompted by Trump fears (26 Ocak 2026)
CNN, NATO chief Rutte: European defense cannot replace NATO or the US (26 Ocak 2026)
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish