Dünya siyasetinde güç dengeleri, eski hegemonun zayıfladığı her dönemde, baskı altındaki ülkelerin birbirine yaklaşmasıyla yeniden kurulur. Bugün tam da böyle bir kırılma yaşıyoruz. Amerika Birleşik Devletleri’nin Çin’le olan köklü rekabeti, Pasifik’ten Atlantik’e kadar uzanan zincirde çatlaklar yaratıyor. Trump’ın ikinci döneminde transatlantik bağlar sarsılırken, Avrupa Birliği kendini yalnız ve kuşatılmış hissediyor. Bu yalnızlık, doğal olarak Pekin’le zorunlu bir yakınlaşmayı doğuruyor. Ama bu yakınlaşma, gönül bağı değil; hayatta kalma gereğiyle şekillenen, dikkatli bir denge arayışıdır. Tabii bu süreç, emperyal diyalektik denen mantığın ta kendisidir: Hegemonun gücü azaldıkça yarattığı baskı, çevre ülkeleri veya müttefiklerini karşı kutuplara iter; bu itiş, yeni ittifaklar doğurur ve sistemdeki güç boşluğunu doldurur.
Hegemon zayıfladıkça, sistemin çelişkileri keskinleşirvve bağımlı aktörler bağımsızlık arayışına girer ve bu arayış, hegemonun daha da sertleşmesine yol açar. Esasen bu döngü, tarih boyunca tekrar eder. Amerikalı akademisyen John Mearsheimer’ın “Büyük Güç Siyasetinin Trajedisi” kitabında savunduğu tez de bu diyalektiğe yakındır. Mearsheimer, uluslararası sistemin anarşik yapısı nedeniyle büyük güçlerin hayatta kalmak için sürekli güç biriktirmeye, hatta bölgesel hegemonya peşinde koşmaya zorlandığını söyler. Ona göre, devletler güvenlik arayışında bile birbirlerinin aleyhine güç kazanmaya çalışır. Bu, kaçınılmaz bir trajedidir. Çünkü barışçıl niyetli ülkeler dahi sonsuz rekabete sürüklenir. Mearsheimer, Çin’in yükselişiyle Amerika Birleşik Devletleri’nin çatışması kaçınılmazdır der. Çünkü hiçbir büyük güç, rakibinin hegemonya kurmasına izin vermez.
Mearsheimer’ın yaklaşımıyla bizim emperyal diyalektik bakışımız arasında önemli bir yakınlık var: Her ikisi de yapısal zorunlulukları vurgular ve barışın kalıcı olamayacağını söyler. Ancak fark da belirgindir. Mearsheimer, diyalektik bir süreçten ziyade statik bir anarşi mantığına dayanır ve büyük güçlerin davranışını değişmez bir “trajedi” olarak görür. Tarihsel dönüşüm veya çelişkilerin aşılması ihtimalini pek kabul etmez. Bizim emperyal diyalektik anlayışımız ise daha dinamiktir: Hegemonun aşırı agresifliği kendi müttefiklerini uzaklaştırır ve bu uzaklaşma, yeni kutupların oluşumunu hızlandırır. Tıpkı bugün Kanada’nın Çin’le stratejik ortaklık kurması veya Avrupa Birliği’nin yeşil teknolojilerde Pekin’le işbirliğini artırması gibi. Mearsheimer’ın teorisi bu yakınlaşmaları “geçici sapma” olarak görebilir. Oysa emperyal diyalektik, bunları hegemonun yarattığı boşluğun doğal sonucu olarak açıklar.
Avrupa Birliği, yıllarca Çin’e bağımlılığı azaltma stratejisi izledi: Elektrikli araçlara yüksek vergiler, nadir toprak madenleri kısıtlamalarına karşı karşılıklı adımlar, Rusya’ya dolaylı destek yüzünden yaptırımlar gibi. Ancak 2025’ye tablo değişti. An itibariyle 2026 yılının ilk ayı geride kalırken, Trump’ın Avrupa’ya yönelik sert tutumu, savunma harcamaları baskısı, Grönland krizi, Kuzey Kutbu’nda NATO’yu sorgulayan tavırlar, Brüksel’i köşeye sıkıştırdı. 2025 Pekin Zirvesi’nden sonra, iklim değişikliği ve yeşil teknolojilerde işbirliği kapısı aralandı. Çin, Avrupa Birliği vatandaşlarına vize kolaylığını uzattı. Ayrıca ticaret hacmi yüzde 5’in üzerinde seyretti. Yeşil dönüşüm için Çin’in ucuz batarya ve güneş paneli ihracatı, Avrupa için vazgeçilmez oldu. Elbette bu, ideolojik bir tercih değil; varoluşsal bir zorunluluk.
Kuzey Amerika’da ise bambaşka bir hikâye yazılıyor. Kanada ile Amerika Birleşik Devletleri ilişkileri, Trump’ın Kanada’yı “51. Eyalet” gibi görmesi, çelik ve alüminyum vergileri, Kuzey Kutbu savunma dayatmalarıyla tarihin en düşük noktasına indi. Mark Carney’nin Ocak 2026 Pekin ziyareti, gerçek bir dönüm noktasıydı. Sekiz yıldır ilk başbakan ziyaretiyle “yeni stratejik ortaklık” ilan edildi. Çin, kanola, ıstakoz ve yengeç gibi ürünlere koyduğu yüksek vergileri indirdi. Kanada ise Çin elektrikli araçlarına yüzde 100’den yüzde 6’ya düşen kota getirdi. Bu anlaşma, Kanada tarımına milyarlarca dolarlık soluk aldırırken, Çin’e Kuzey Amerika pazarında yeni bir yol açtı. Esasen Carney’nin “stratejik çeşitlendirme” dediği şey, aslında Amerika Birleşik Devletleri hegemonyasından uzaklaşmanın somut adımıdır. Trump’ın “Çin’le anlaşma olursa yüzde 100 vergi” tehdidi bile bu ivmeyi durduramadı. Çünkü Ottawa artık Washington’a körü körüne bağlı kalmak istemiyor.
Avrupa Birliği ile Çin arasındaki sınırlı yakınlaşma ve Kanada ile Çin arasındaki stratejik ortaklık, aynı mantığın ürünü: Amerika Birleşik Devletleri’nin aşırı sert tek yanlı tutumu, müttefiklerini uzaklaştırıyor ve onları karşı kutuplara doğru itiyor. Çin burada ustalıkla hareket ediyor. İdeolojik kavgadan kaçınıyor. Ticaret ve teknolojiye dayalı gerçekçi yaklaşımı öne çıkarıyor. Rusya’ya desteğini sürdürürken Avrupa’ya “yeşil ortak” görüntüsü veriyor. Kanada’ya ise “güvenilir tedarikçi” rolü oynuyor.
Türkiye’ye dönersek, bu tablo bizim açımızdan fırsatlarla dolu. Zira, Transatlantik çatlak derinleştikçe, Ankara’nın çok kutuplu dünyada hareket alanı genişliyor. Avrupa Birliği’nin Çin’le yakınlaşması, Türkiye’nin bağımlılığı azaltma yerine bağlantıları koruma tutumunu güçlendiriyor. Kanada’nın Çin’e açılması, Kuzey Kutbu ve enerji yollarında yeni ittifak ihtimallerini doğuruyor. Öte yandan tehlike de büyük: Bu yakınlaşmalar Amerika Birleşik Devletleri’ni daha da sertleştirirse, küresel ticaret savaşı herkesi vurur. Hegemonun öfkesi, en çok bağımlı ekonomilere zarar verir. Sonuçta, güç boşluğu yeni ittifaklar doğurur. Çin, bu kaosta en soğukkanlı oyuncu olarak yükseliyor. Amerika Birleşik Devletleri ise kendi yarattığı yalnızlıkla yüzleşiyor. Lakin tarih aynı ritimde ilerler, Hegemon zayıfladıkça, çevre ülkeler birbirine yaklaşır. Biz de bu boşlukta ne kadar akıllıca adım atarsak, o kadar kazanırız.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish