23 Mayıs Cumartesi günü Beyaz Saray'ın düzenlediği bölge liderler telekonferansında ABD Başkanı Donald Trump, İran'la yürütülen ateşkes ve nükleer müzakereleri beklenmedik bir şarta bağladı: Anlaşma imzalanırsa Suudi Arabistan, Katar, Pakistan ve Türkiye de İbrahim Anlaşmaları'na katılarak İsrail'i resmen tanıyacak.
Diplomasi terminolojisinde "zorunlu" sözcüğü olağandışı bir yerde duruyor. Liderler bu talebi sessizlikle karşıladı.
Trump, sessizliğin uzaması üzerine "Hâlâ orada mısınız?" diye sormak zorunda kaldı.
Bunun arka planını anlamak için birkaç gün geriye gitmek yeterli.
ABD ile İran arasında aylardır süren müzakereler ciddi bir taslak anlaşma çerçevesine ulaşmış durumda.
Öngörülen parametreler şunlar:
- 60 günlük ateşkes,
- Hürmüz Boğazı'nın uluslararası deniz trafiğine yeniden açılması,
- iran'ın yüksek derecede zenginleştirilmiş uranyum stoklarının tasfiyesi
- Bunu izleyen 30 ila 60 günlük bir nükleer müzakere takvimi.
Amerikalı müzakerecilerin belirlediği formül son derece net:
Zenginleştirilmiş uranyum stokları yoksa anlaşma da yok.
fazla oku
Bu bölüm, konuyla ilgili referans noktalarını içerir. (Related Nodes field)
İran cephesinden ise Katar'da bloke edilmiş 12 milyar dolarlık varlıklara derhal erişim talebi masada.
Bu çerçeve tek başına yeterince karmaşık. Trump buna bir katman daha ekledi.
Washington'ın hesabı anlaşılır görünüyor. İran ile kontrollü bir uzlaşıya gidilirken Tel Aviv'e yeni diplomatik kazanımlar sunmak gerekiyor.
İsrail güvenlik bürokrasisi, taslak anlaşmanın İran'ın füze programına ve bölgedeki milis ağlarına hiçbir kısıtlama getirmediğini söylüyor.
Aşırı sağcı Ulusal Güvenlik Bakanı Ben-Gvir, Netanyahu'ya "Trump'ın masasına yumruğunu vurması ve savaşa geri dönülmesi" yönünde baskı yapıyor.
Bu iç gerilimi sönümlendirmenin yolu, İsrail'e Körfez'den yeni tanıma kararları sunmak. İbrahim Anlaşmaları bu mantıkla işlemsel bir tazminat aracına dönüştürülüyor.
Sorun şu: Bölge bu hesabı paylaşmıyor.
Suudi Arabistan'ın yanıtı en sistematik olanı. Riyad, normalleşmeye kategorik olarak karşı çıkmıyor.
Ancak bağımsız bir Filistin devletine giden "inandırıcı ve geri döndürülemez bir yol haritası" olmaksızın masaya oturmayı reddediyor.
Bu şart, Veliaht Prens Muhammed bin Selman'ın Kasım 2025'te Washington'daki Trump görüşmesinde de dile getirilmişti.
Netanyahu hükümetinin iki devletli çözümü reddetmesiyle askıda kaldı. Gazze savaşı sonrasında Arap kamuoyunda biriken öfke bu şartı güçlendiriyor.
İslam'ın iki kutsal mekanının hamisi olarak konumlanan Suudi monarşisi için Filistin meselesinde somut bir ilerleme olmaksızın imza atmak ciddi bir meşruiyet maliyeti taşıyor.
Pakistan daha sert konuştu.
Dışişleri Bakanı İshak Dar tarafından yapılan açıklamada teklif doğrudan reddedildi: Kudüs başkentli bağımsız Filistin devleti olmaksızın İsrail tanıması söz konusu değil.
Katar da Filistin sorununun çözümüne odaklanılmadan normalleşme anlaşmasına katılmayacağını teyit etti.
Bu ülkeler için meselenin salt diplomatik değil, iç siyasi bir boyutu da var:
Hamas ile yürütülen arabuluculuğun zedelenmemesi, Gazze operasyonlarına ortak görünmemek.
Türkiye ise farklı bir geometri çiziyor.
Cumhurbaşkanı Erdoğan telekonferansta İran’la gerilimi düşürme çabasına destek verdi, ardından Tahran ile de görüştü.
Ankara bölgesel bir ateşkes sürecini kolaylaştırmaya hazır. Ama İbrahim Anlaşmaları talebi yanıtsız bırakıldı, üstelik bilinçli olarak.
Türkiye, 1949'da İsrail'i tanıyan ilk Müslüman ülke. O tarihsel bağ hâlâ kayıtlarda duruyor.
Bugün ise tablo farklı: Gazze operasyonları gerekçesiyle ticaret tamamen askıya alındı, büyükelçiler geri çekildi, Ankara bölgedeki en sert diplomatik yaptırımları uygulayan başkentlerden biri hâline geldi.
Bu zeminde İbrahim Anlaşmaları'na katılmak Türkiye'nin son iki yılda inşa ettiği bölgesel konumun bütününü boşa çıkarmak anlamına gelir.
Dışişleri Bakanı Hakan Fidan'ın son Körfez ve Katar ziyaretlerinde vurguladığı çerçeve bu gerilimi açıklıyor: Türkiye "bölgesel sahiplenme" ilkesini savunuyor.
Dışarıdan dayatılan güvenlik mimarilerine değil, bölge ülkelerinin kendi aralarında oluşturacağı düzenlemelere öncelik verilmesi gerektiğini söylüyor.
Bu ilke pratikte Ankara'nın Washington'ın tek taraflı hamlelerine karşı kendini güvenceye aldığı bir çerçeve işlevi görüyor.
Türkiye aynı dönemde Mısır, Suudi Arabistan ve Pakistan ile savunma ve güvenlik koordinasyonunu artıracak yeni zeminler de arıyor.
Bu adımların tamamı, ABD'nin öngörülemez politikaları karşısında stratejik tampon oluşturma çabasının parçaları.
Trump bu tabloyu işlemsel bir diplomasi mantığıyla çözmeye çalışıyor.
İran anlaşması var, karşılığında İsrail'e diplomatik kazanım sunulacak, bölge liderlerine de bu "zorunlu" olarak açıklanacak.
Ama Ortadoğu'da "zorunlu" sözcüğü başkentlerde çok farklı karşılıklar buluyor.
Senatör Lindsey Graham, anlaşmaya imza atmayı reddedecek ülkelerin ikili ilişkilerde "çok ağır sonuçlarla" karşılaşacağını söyledi.
Bu tehdidin Riyad, Ankara veya İslamabad üzerinde anında bir etki yaratması beklenmiyor.
Her üç başkent de ABD ile ilişkilerini koruma konusunda ciddi güdüler taşıyor ama kamuoyu önünde baskıya boyun eğmek bu güdüleri tersine işletiyor.
Daha derindeki sorun şu: Trump, birbiriyle çelişen iki hedefi eş zamanlı gerçekleştirmeye çalışıyor.
İran ile kontrollü bir uzlaşı istiyor ama bu uzlaşının her aşaması İsrail'in tehdit algısını büyütüyor.
Tehdit algısı büyüdükçe Arap başkentlerine normalleşme baskısı artıyor.
Baskı arttıkça Filistin meselesi yeniden merkeze dönüyor ve siyasi direnç daha görünür hale geliyor. Her adım bir sonrakini zorunlu kılıyor.
İbrahim Anlaşmaları 2020'de imzalandığında bölgesel atmosfer farklıydı.
İran tehdidi öncelikli başlık olarak görülüyor, İsrail'le yakınlaşma bir güvenlik iş birliği mantığıyla değerlendiriliyordu.
Gazze savaşı bu dengeleri kalıcı olarak değiştirdi. Filistin meselesi yeniden Arap siyasetinin çekim merkezine döndü.
Trump'ın baskısı kısa vadede diplomatik hareketlilik yaratabilir ama telefonun kapandığı anda başkentlerde bıraktığı şey hâlâ o sessizlik.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish