Temsil adaleti ve sınıfsal asabiye: Sendikalar ve siyasal partiler üzerinden bir temsil eleştirisi

Hasan Köse Independent Türkçe için yazdı

İllüstrasyon: William Merchan/Advertising Week

Modern dünyada demokrasi çoğu zaman sandığa indirgenmiş biçimsel bir prosedür olarak ele alınmaktadır. Seçimlerin yapılması, siyasi partilerin varlığı veya sendikal örgütlenmenin hukuken tanınması çoğu zaman “temsiliyetin gerçekleştiği” iddiası için yeterli kabul edilir.

Oysa temsil, yalnızca hukuki bir vekâlet ilişkisi değildir. Temsil, belirli bir sosyal kesimin kendi hayat deneyimini, korkularını, beklentilerini, kültürel hafızasını ve sınıfsal çıkarlarını karar mekanizmalarına taşıyabilmesidir. Eğer temsil edilenlerle temsil edenler arasında yaşam gerçekliği bakımından derin bir kopukluk varsa, biçimsel temsil bulunsa bile gerçek temsil gerçekleşmez. Böyle bir durumda demokrasi, sendikal örgütlenme veya siyasal katılım yalnızca sembolik bir görüntü üretir; gerçekte ise temsil bir aldatmacaya dönüşür.

fazla oku

Bu bölüm, konuyla ilgili referans noktalarını içerir. (Related Nodes field)

Bu mesele özellikle “temsil nispeti” kavramı üzerinden anlaşılabilir. Temsil nispeti, bir toplumdaki sosyal, kültürel, ekonomik ve mesleki grupların karar mekanizmalarındaki ağırlığının toplumsal gerçeklikle ne derece örtüştüğünü ifade eder.

Eğer toplumun büyük çoğunluğu işçi, çiftçi, küçük esnaf, düşük gelirli memur veya emeklilerden oluşmasına rağmen siyasal partilerin merkez yönetimleri, belediye kadroları, parlamento listeleri ve sendika üst yönetimleri büyük ölçüde avukatlar, iş insanları, bürokratlar, akademisyenler ve profesyonel siyasetçilerden oluşuyorsa burada temsil adaletinden söz edilemez. Çünkü temsil yalnızca bir grubun adına konuşmak değil, aynı zamanda o grubun psikolojisini taşıyabilmektir.

İnsan, içinde yaşamadığı hayatın ağırlığını gerçek anlamda hissedemez. Açlığın istatistiğini öğrenebilir ama açlığın ruh üzerindeki baskısını bilemez. İşsizlik rakamlarını yorumlayabilir ama işsizliğin insan onurunda açtığı yarayı hissedemez. Bu yüzden sınıfsal aidiyet, temsil ilişkisinde merkezi öneme sahiptir.  1

İbn Haldun’un “asabiyet” kavramı bu noktada güçlü bir açıklama sunar. İbn Haldun’a göre toplulukları ayakta tutan şey ortak aidiyet ve dayanışma ruhudur. 2 Modern toplumlarda bu asabiyet yalnızca kabile veya soy bağları üzerinden işlemez; sınıfsal, mesleki ve kültürel aidiyetler üzerinden de şekillenir.

Bir işçi, başka bir işçinin hayatını; bir köylü başka bir köylünün sorunlarını; bir küçük esnaf başka bir esnafın kırılganlığını daha kolay hisseder. Çünkü aynı ekonomik ve sosyal gerçekliğin içinden geçmektedirler. Bu nedenle temsilin gerçekleşebilmesi için yalnızca hukuki yetki değil, psikolojik yakınlık da gerekir. Sınıfsal asabiye olmadan temsil iddiası çoğu zaman romantik bir soyutlamadan ibaret kalır.

Özellikle sendikal örgütlenmelerde bu mesele hayati önemdedir. Sendikaların tarihsel varlık nedeni emekçinin kolektif savunusunu gerçekleştirmektir. Sendika kavramının kökeni olan “syndikos”, yani “savunucu”, tam da bunu anlatır. Ancak modern sendikal yapıların önemli bir kısmı zamanla kendi temsil ettikleri sınıftan sosyolojik olarak uzaklaşmıştır.

Sendika yöneticileri çoğu zaman uzun yıllar üretim süreçlerinden kopmuş, profesyonel yöneticilere dönüşmüş, ekonomik ve sosyal olarak temsil ettikleri emekçi kesimlerden farklılaşmıştır. Bu durum sendikaların psikolojik yönünü değiştirmeye başlamıştır. Artık işçinin gündelik hayatı yerine kurumsal ilişkiler, siyasi bağlantılar ve bürokratik dengeler öncelik haline gelmiştir. Böylece sendikalar emek örgütü olmaktan çok, kendi varlığını koruyan yarı bürokratik yapılara dönüşmeye başlamıştır.  3

Bu noktada temsil nispeti bozulur. Çünkü sendikanın tabanı ile yönetimi arasında yaşam deneyimi farkı oluşur. Yönetici kadrolar işçinin hissettiği baskıyı, ekonomik kaygıyı veya üretim alanındaki gerçek sorunları giderek daha az hisseder hale gelir.

Sonuçta sendika hukuken işçiyi temsil etmeye devam eder fakat psikolojik temsil ortadan kalkar. İşte literatürde “sarı sendikacılık” denilen olgu tam da bu noktada doğar. Sarı sendikacılık yalnızca işveren yanlısı olmak değildir; temsil ilişkisinin sınıfsal asabiyeden kopmasıdır. Sendikanın işçinin değil, kurumsal çıkarların veya siyasal ilişkilerin diliyle konuşmaya başlamasıdır.  4

Aynı problem siyasi partiler için de geçerlidir. Demokratik sistemlerde siyasi partiler teorik olarak halkın farklı kesimlerini temsil etmek için vardır. Fakat pratikte siyasi partilerin örgüt şemaları incelendiğinde büyük ölçüde belirli sınıfların hâkimiyeti görülür. Parti yönetimleri, aday listeleri ve karar mekanizmaları çoğunlukla ekonomik, kültürel ve eğitimsel olarak üst sınıflardan gelen insanlar tarafından kontrol edilir.

Böylece halk adına siyaset yapılır fakat halkın psikolojisi karar süreçlerine gerçek anlamda yansımaz. İşçi adına konuşan kişi hiç işçilik yapmamış, köylü adına konuşan kişi toprağa hiç dokunmamış, yoksulluk politikaları üreten kişi hayatında kira baskısı yaşamamış olabilir. Bu durumda temsil biçimsel olarak vardır ama ontolojik olarak yoktur. 5

Modern demokrasilerin en büyük çelişkisi de budur. Sistem halka “temsil edildiğini” söyler fakat temsil mekanizmalarının sınıfsal bileşimi halkın gerçek sosyolojik dağılımını yansıtmaz. Böylece siyasal sistem görünürde çoğulcu fakat özünde oligarşik hale gelir.

Robert Michels’in “oligarşinin tunç yasası” dediği süreç tam da budur. 6 Her örgüt zamanla kendi profesyonel elitini üretir ve bu elit zamanla tabandan kopar. Bu yalnızca siyasi partilerde değil, sendikalarda, meslek örgütlerinde, derneklerde ve hatta devrimci hareketlerde bile görülür. Çünkü örgüt büyüdükçe karar süreçleri uzmanlaşır, uzmanlaştıkça bürokratikleşir ve bürokratikleştikçe halktan uzaklaşır.

Buradaki temel sorun kötü niyet değildir. Çoğu zaman temsil krizini doğuran şey ahlaki bozukluk değil, sosyolojik kopuştur. İnsan içinde bulunduğu sınıfsal pozisyonun psikolojisine dönüşür. Sermayedar sürekli risk, yatırım ve kâr diliyle düşünmeye başlar. Bürokrat düzen ve kontrol refleksi geliştirir.

Akademisyen teorik soyutlamalara yönelir. Profesyonel siyasetçi iktidar matematiğiyle hareket eder. Bu insanlar kötü oldukları için değil, taşıdıkları rolün psikolojisine dönüştükleri için geniş halk kesimlerinin gerçekliğinden uzaklaşırlar. 7 Bu nedenle temsil meselesi bireysel ahlakla çözülebilecek bir mesele değildir; yapısal denge meselesidir.
 


Gerçek temsilin oluşabilmesi için temsil nispetinin örgüt yapılarında dengeli biçimde kurulması gerekir. İşçi örgütlerinde işçiler, çiftçi örgütlerinde çiftçiler, siyasi partilerde toplumun bütün sınıfları gerçek ağırlıkları oranında yer almalıdır. Aksi halde karar süreçleri kaçınılmaz olarak belirli sınıfların çıkarlarına göre şekillenir. Çünkü insan, kaçınılmaz biçimde kendi hayat deneyiminin merkezinden düşünür. Bu durum modern sosyolojinin en temel gözlemlerinden biridir. 8

Temsil adaleti yalnızca seçim sistemleriyle sağlanamaz. Çünkü mesele yalnızca oy vermek değil, karar süreçlerinde hissedilebilir olmaktır. İnsanlar kendi hayatlarından iz taşımayan kadrolar tarafından yönetildiklerinde sisteme yabancılaşırlar.

Bu yabancılaşma zamanla öfkeye, güvensizliğe ve toplumsal çözülmeye dönüşür. Modern popülist hareketlerin yükselişi de büyük ölçüde bu temsil boşluğundan kaynaklanmaktadır  9 İnsanlar yalnızca ekonomik olarak değil, sembolik olarak da dışlandıklarını hissetmektedirler.

Sonuç olarak temsil adaleti olmadan demokrasi yalnızca teknik bir prosedüre dönüşür. Sendikalar, siyasi partiler ve diğer kurumsal yapılar temsil ettikleri toplumsal kesimlerin gerçek psikolojisini ve sınıfsal deneyimini taşımıyorsa temsil bir yanılsamadan ibaret kalır. Çünkü sosyal, kültürel ve siyasal temsilin temelinde sınıfsal asabiye vardır.

İnsan ancak kendi hayatına yakın olanın acısını, korkusunu ve beklentisini gerçek anlamda hissedebilir. Bu nedenle temsil adaleti yalnızca hukuki değil, sosyolojik bir zorunluluktur. Temsil nispetinin bozulduğu her sistem zamanla meşruiyet krizine sürüklenir. Çünkü insanlar yalnızca yönetilmek değil, anlaşılmak isterler. Ve anlaşılmadığını hisseden toplumlar uzun süre aynı siyasal düzen içinde huzurla yaşayamazlar.

 

 

Kaynaklar:

 1   Pierre Bourdieu, Distinction.
 2   İbn Haldun, Mukaddime.
 3   Sidney ve Beatrice Webb, Industrial Democracy.
 4   Robert Michels, Political Parties.
 5   Hannah Pitkin, The Concept of Representation.
 6   Robert Michels, Oligarchy and Democracy.
 7   Max Weber, Economy and Society.
 8   Émile Durkheim, The Division of Labour in Society.
 9   Ernesto Laclau, On Populist Reason.

*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU