Karmaşık bir uluslararası ve bölgesel bağlamda, ilk olarak 1990'larda önerilen ve 2018'de yeniden gündeme gelen "Büyük Afrika Boynuzu" projesi yeniden gün yüzüne çıktı.
Proje artık sadece Afrika Boynuzu'nu genişletmeye yönelik coğrafi bir vizyon değil, deniz koridorları üzerindeki artan uluslararası rekabet, su güvenliğinin artan önemi ve Doğu Afrika'nın jeopolitik rekabetler için açık bir arenaya dönüşmesiyle, Kızıldeniz'den Nil Havzası ve Büyük Göller'e uzanan bölgedeki güç dengesini yeniden düzenlemeye yönelik stratejik bir çerçeve olarak sunuluyor.
Bu perspektiften bakıldığında, "Büyük Afrika Boynuzu" kavramı, Somali, Etiyopya, Eritre ve Cibuti'nin geleneksel sınırlarının ötesine geçerek Sudan, Güney Sudan ve Kenya'yı da kapsayacak şekilde genişlemeye başladı.
Çeşitli aşamalarda sunulan Amerikan vizyonuna göre Uganda, Ruanda, Burundi ve Demokratik Kongo Cumhuriyeti'ne kadar da uzanıyor.
fazla oku
Bu bölüm, konuyla ilgili referans noktalarını içerir. (Related Nodes field)
Özünde, proje tek bir resmi girişimden ziyade, güvenlik ve ekonomik entegrasyon, sınır ötesi krizlerin yönetimi mantığı tarafından yönetilen geniş bir bölgesel alan oluşturmayı amaçlayan jeopolitik yaklaşımı ifade ediyor.
Ancak bu kavramın daha derin önemi, "Büyük Ortadoğu" ve "Genişletilmiş Ortadoğu ve Kuzey Afrika" gibi daha geniş jeopolitik projelerle ve hatta bölgesel güvenliği yönetmek için tek bir çerçeve içinde farklı bölgeleri birbirine bağlayan "kriz kuşağı" kavramıyla yapısal benzerliğinde gizli.
Tıpkı Ortadoğu tanımının bahsi geçen projelerde Kuzey Afrika'dan Orta Asya'ya uzanan etki alanını kapsayacak şekilde genişletilmesi gibi, güvenlik, demokrasi ve enerji bahaneleriyle, Büyük Afrika Boynuzu bugün Kızıldeniz, Hint Okyanusu ve Afrika kıtasının kalbi arasında bir bağlantı olarak yeniden şekillendiriliyor.
Bu, Nil, Afrika Boynuzu ve Doğu Afrika meselelerinin tek bir analitik ve siyasi çerçeveye entegre edilmesini sağlıyor.
Birbirine bağlı krizler
Afrika Boynuzu, Amerika Birleşik Devletleri'nin geleneksel izolasyonculuğundan sıyrılıp Batı liderliğini üstlendiği 1945'teki İkinci Dünya Savaşı'nın sonundan bu yana Amerikan stratejik düşüncesinde önemli bir yer tutuyor.
Washington, bölgenin deniz yollarının kontrolünün uluslararası düzeni, ekonomik ve askeri çıkarlarını korumanın temel taşı olduğunu erken dönemde fark etti.
Bu nedenle, Afrika Boynuzu, küresel ticaret ve enerji yollarını kontrol ettiği için önem kazandı.
1950'ler ve 1960'larda, Sovyetler Birliği ile rekabet bağlamında, ABD'nin bölgeye olan ilgisi yoğunlaştı.
1953'te Washington, Asmara'daki Kagnew üssünde askeri tesisler elde etti ve bu üs, en önemli Amerikan stratejik iletişim ve izleme istasyonlarından biri haline geldi.
Ardından, 1977'de Etiyopya ve Somali arasında Ogaden Savaşı yaşandı ve bu savaş, Afrika Boynuzu'nu doğrudan uluslararası çatışma arenasına dönüştürdü.
Sovyetler Etiyopya'yı desteklerken, Amerika Birleşik Devletleri Kızıldeniz ve Hint Okyanusu'ndaki güç dengesini korumak için Somali ile bölgede bulunan diğer ülkelerdeki siyasi ve askeri varlığını güçlendirdi.
1983 yılında ABD Dışişleri Bakanlığı, Washington'un Afrika Boynuzu'ndaki çıkarlarının doğrudan Arap Körfezi ve küresel petrol yollarının güvenliği ve bölgedeki Sovyet etkisinin sınırlandırılmasıyla bağlantılı olduğunu teyit etti.
1991'de Sovyetler Birliği'nin çöküşüyle birlikte, ABD Afrika ve Afrika Boynuzu'na yönelik vizyonunu daha kapsamlı bir şekilde yeniden formüle etti.
Bu bağlamda, o dönem Afrika İşlerinden Sorumlu Dışişleri Bakan Yardımcısı olan Susan Rice, 1998 yılında, bölgedeki krizlerin güvenlik ve siyaset açısından birbirine bağlı olduğunu göz önünde bulunduran bir vizyona dayanarak, genişletilmiş haliyle "Büyük Afrika Boynuzu" kavramını gündeme getirdi.
Ardından, 11 Eylül 2001 saldırıları geldi ve bu saldırılar, bölgeyi terörle savaşın en önemli cephelerinden biri haline getirerek, bölgenin önemini artırdı.
2002 yılında Washington, Cibuti'de Birleşik Müşterek Görev Gücü- Afrika Boynuzu'nu kurarak, bölgeyi uluslararası rekabetin sürekli odağı ve güvenlik denklemlerinin temel taşı haline getirdi.
İlgi nedenleri
Afrika Boynuzu'na yönelik artan Amerikan ve Batı ilgisi, deniz güvenliği ve enerji konularının, savunmasız bölgelerde nüfuzun yeniden şekillendirilmesiyle kesişmesinden kaynaklanıyor.
Batı başkentleri, Afrika Boynuzu'nun üç büyük sistemin kesişme noktası olduğunu giderek daha fazla fark ediyor.
Bunlar Kızıldeniz üzerinden küresel ticaret, Nil Havzası'ndaki su güvenliği denklemleri ve Doğu Afrika'daki demografik ve ekonomik değişimlerdir.
Bu kesişme, bölgeye içsel değerinin ötesinde bir işlev kazandırarak, ağır bir askeri varlığa veya uzun vadeli taahhütlere gerek kalmadan enerji, gıda ve göç akışlarını aynı anda etkilemeyi sağlayan bir alan haline getiriyor.
Uluslararası ve bölgesel güçler arasında limanlar ve deniz üsleri için artan rekabet, nüfuz kavramını yeniden tanımlayarak, doğrudan kontrolden hayati su yollarını yönetebilmeye kaydırdı.
Bu bağlamda, Kızıldeniz, özellikle seyrüseferdeki aksamalar ve ticari gemilere yönelik saldırılardan sonra, Asya ve Avrupa arasında hassas bir iletişim hattı olarak görülüyor.
Bu durum, Çin, Türkiye, Rusya ve İran'ın farklı araçlarla yayılmacılığı karşısında ABD ve Avrupa'yı daha esnek bir varlık göstermeye yöneltti.
Sudan savaşı, uluslararası güçlerin hesaplarına yeni bir boyut kattı; zira iç dengenin çöküşü sadece sınırlarıyla sınırlı kalmadı, silah trafiğini, göçü ve Kuzey ile Doğu Afrika arasındaki bağlantıyı da yeniden şekillendirdi.
Büyük Rönesans (Hedasi) Barajı krizi ise Nil'in artık sadece bir doğal kaynak değil, stratejik sonuçları olan egemen bir mesele haline gelmesiyle, sular meselesini bölgesel güvenlikle bütünleşmeye doğru itiyor.
Ayrıca, Uganda ve Tanzanya petrol boru hatlarından elektrik ve hidroelektrik projelerine kadar Doğu Afrika'daki enerji ve ulaşım projeleri, önümüzdeki 10 yılda Afrika ekonomisinin ve küresel enerji yollarının geleceği üzerindeki nüfuz mücadelesinin bir parçası olarak ilerliyor.
Başka bir bakış açısıyla, Batı'nın ilgisi, istikrarsız bölgeleri yönetmek için yeni bir model oluşturma girişimi olarak görülebilir; bu model, istenmeyen şekilde nüfuz dağılımını yeniden düzenleyebilecek tam bir siyasi istikrarı dayatmadan, ticaret ve deniz trafiğinin devam etmesine olanak tanıyan minimum bir uyum seviyesini korumaya dayanıyor.
Ara sıra gelen itirazlar
Afrika Boynuzu'nun yeniden şekillendirilmesi vizyonu, bölgedeki güç dengesinin yeniden yapılandırılmasının uzun vadeli yabancı egemenliğini pekiştireceğinden, uluslararası güvenlik ve ekonomik düzenlemeler lehine ulus-devletleri zayıflatacağından korkan ülkelerden ara sıra gelen itirazlarla karşılaştı.
Bilhassa önceki rejim döneminde Sudan, bu vizyonun en önde gelen muhaliflerinden biriydi. ABD ile düşmanlığın yanı sıra Sudan, Büyük Afrika Boynuzu projesini, Afrika kıtasını siyasi ve askeri olarak kontrol edilmesi daha kolay işlevsel bölgelere ayırmayı amaçlayan Batı vizyonunun bir uzantısı olarak görüyordu.
Bu endişeler, Etiyopya'nın Batı destekli rolünün yükselişi, Sudan'ın Addis Ababa'ya Nil Havzası ve Kızıldeniz'deki geleneksel dengelerin ötesinde bir nüfuz alanı sağlayacak bölgesel bir merkezin yeniden kurulması girişimi olarak algıladığı durumla birlikte yoğunlaştı.
Mısır, özellikle Rönesans Barajı krizinin gölgesinde, Etiyopya'ya Kızıldeniz veya Nil Havzası üzerinde ilave nüfuz sağlayacak herhangi bir bölgesel düzenlemeye ilişkin derin çekincelerini dile getirdi.
Etiyopya'nın baskın bir deniz gücüne dönüşmesinin bölgedeki askeri dengeyi yeniden şekillendirebileceği korkusundan hareketle, Eritre de benzer endişeleri paylaştı.
Çin ve Rusya gibi güçler, Washington ve müttefiklerine dünyanın en önemli deniz geçiş noktalarından birinde kalıcı üstünlük sağlayan herhangi bir Batı projesine ihtiyatla bakarken, İran o dönemde Batı'nın Afrika Boynuzu'ndaki hamlelerini, Kızıldeniz'deki etkisini azaltmayı amaçlayan daha geniş bir çevreleme stratejisinin parçası olarak algılamıştı.
Bu nedenle, milenyumun başından beri İran, kendisini Batı hegemonyasına karşı bir güç olarak sunarak, insani yardım, güvenlik bağları ve denizde genişleme yoluyla Sudan, Somali, Cibuti ve Eritre'de siyasi ve ideolojik bir varlık oluşturmaya çalıştı.
Muhtemel senaryo
Büyük Afrika Boynuzu’na doğru bu kaymanın kalbinde, Etiyopya ve Kenya arasında bölgesel liderlik için dönen sessiz rekabet yatıyor.
Büyük nüfusu, jeopolitik hırsları ve bir deniz çıkışı elde etme çabasıyla Etiyopya ile küresel ekonomiyle bütünleşmiş daha istikrarlı bir finansal ve lojistik merkez olan Kenya, nüfuz için yarışıyor.
Projenin ana boyutları jeopolitik ve güvenlik açısından iç içe geçmiş olsa da savaşlar, çatışmalar, bölünmeler, zayıf kurumlar ve ekonomik krizler nedeniyle bölgenin geleceği belirsizliğini koruyor.
Ayrıca, Hükümetlerarası Kalkınma Otoritesi'nin (IGAD) sınırlı etkinliği, özellikle bölgesel karar alma süreçlerinde belirli aktörlerin hakimiyetine ilişkin artan şüpheler göz önüne alındığında, bölgenin istikrarlı bir kolektif sistem kurma yetersizliğini yansıtıyor.
Öngörülebilir gelecekte, ABD vizyonunun genel biçimi Kızıldeniz ve Aden Körfezi'ndeki deniz koridorlarının güvenliğini sağlamaya, Çin ve Rusya başta olmak üzere uluslararası rakiplerin etkisini azaltmaya, bölgenin uluslararası tehditlerin merkezi haline gelmesini önlemek için güvenlik istikrarını güçlendirmeye odaklanması nedeniyle, Afrika Boynuzu'nun artan bir baskıyla karşı karşıya kalması muhtemel görünüyor.
Bu nedenle, Washington genellikle belirli yerel ortakların gücünü pekiştirmeyi, deniz güvenliği düzenlemelerini desteklemeyi, ticareti ve Batı yatırımlarını kolaylaştıran ekonomik entegrasyonu teşvik etmeyi savunuyor.
Ne var ki, Afrika Boynuzu'ndaki gerçeklik, tek bir dış vizyonla yönetilemeyecek kadar karmaşıktır. Etiyopya, Somali, Cibuti ve Eritre'nin farklı öncelikleri var ve bazıları Çin ve Türkiye de dahil olmak üzere farklı aktörlere ekonomik veya askeri olarak bağımlılar.
Bu ortak çeşitliliği, tek bir tarafın, hatta ABD'nin bile, kapsamlı model dayatmasını engelleyen bir denge yaratıyor. Dahası, Amerikan vizyonunun kendisi de statik değil; Washington'daki yönetim değişikliklerinden, Ukrayna veya Asya-Pasifik bölgesi gibi diğer küresel önceliklerden etkileniyor ve bu da projelerin uzun vadeli sürdürülebilirliğini azaltıyor.
Bu nedenle, en muhtemel senaryo, ABD'nin özellikle güvenlik ve denizcilik alanlarında vizyonunun bazı unsurlarını ilerletmeyi başarabileceği, ancak yerel ve bölgesel aktörlerin kendisini değiştirmesiyle yüzleşeceği, projenin tam olarak uygulanmış bir Amerikan stratejik planından ziyade iç içe geçen çıkarlar ağına dönüşeceği yönündedir.
*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
Bu makale Independent Türkçe için Independent Arabia gazetesinden çevrilmiştir.