ABD'nin füze stoklarını yenileme riski bilinenden daha büyük

Dr. Osman Gazi Kandemir Independent Türkçe için yazdı

Fotoğraf: Alex Brandon/AP (Arşiv)

ABD savunma stratejisinin temel varsayımlarından biri, Washington'un uzun süreli bir çatışmada sanayi kapasitesi sayesinde rakiplerini geride bırakabileceğiydi.

İkinci Dünya Savaşı'ndan Soğuk Savaş'a kadar uzanan dönemde Amerikan askeri gücü yalnızca teknolojik üstünlüğe değil, aynı zamanda devasa üretim kabiliyetine dayanıyordu.

Ancak son yıllarda yayımlanan Pentagon bağlantılı araştırmalar ve düşünce kuruluşu raporları, bu varsayımın giderek aşındığını gösteriyor.

Özellikle CSIS ve RAND tarafından yayımlanan son çalışmalar birlikte okunduğunda ortaya çıkan tablo dikkat çekici: ABD'nin karşı karşıya olduğu risk yalnızca mühimmat eksikliği değil, küresel üretim mimarisine aşırı bağımlılıktan kaynaklanan yapısal bir kırılganlık.

CSIS'in "Rebuilding U.S. Missile Inventory" başlıklı çalışması, İran'a karşı yürütülen kısa süreli operasyonların bile Amerikan mühimmat stoklarında ciddi aşınma yarattığını ortaya koyuyor.

fazla oku

Bu bölüm, konuyla ilgili referans noktalarını içerir. (Related Nodes field)

Rapora göre Tomahawk, THAAD ve Patriot gibi kritik sistemlerin savaş öncesi seviyelere dönmesi bazı senaryolarda 2029-2031 dönemini bulabilir.

Özellikle Tomahawk stoklarının yeniden oluşturulmasının on yılın sonuna kadar uzaması, ABD savunma planlaması açısından alışılmadık bir tablo ortaya çıkarıyor.

Bu durumun en kritik tarafı ise sorunun yalnızca bütçe meselesi olmaması. Pentagon artık daha fazla para ayırsa bile üretim kapasitesi savaş temposuna aynı hızda cevap veremiyor.

Çünkü Soğuk Savaş sonrası dönemde Amerikan savunma sanayii yüksek yoğunluklu uzun savaşlara göre değil, sınırlı operasyonlara ve optimize edilmiş tedarik zincirlerine göre yeniden şekillendi.

1990'lardan itibaren ABD savunma üretim modeli "maksimum kapasite" yerine "maksimum verimlilik" anlayışıyla dönüştürüldü.

Büyük ölçekli stoklar azaltıldı, üretim zincirleri küreselleşti, kritik parçalar düşük maliyetli dış tedarik ağlarına bağlandı.

Bu model barış döneminde maliyet avantajı sağladı; ancak uzun süreli çatışma ihtimali yeniden gündeme geldiğinde sistemin kırılganlığı da görünür hale geldi.

Bugün ABD aynı anda 3 farklı baskıyla karşı karşıya:

  • Birincisi, kendi stoklarını doldurmak zorunda.
  • İkincisi, Ukrayna gibi müttefiklere yüksek yoğunluklu mühimmat desteği veriyor.
  • Üçüncüsü ise Körfez ülkeleri, Japonya ve Avrupa dahil geniş müttefik ağının taleplerini karşılamak zorunda kalıyor.

Örneğin Patriot üretiminde ortaya çıkan tablo bunu açık biçimde gösteriyor. ABD yalnızca kendi hava savunma kapasitesini değil, aynı zamanda Ukrayna'nın Rus füze saldırılarına karşı direncini de ayakta tutmaya çalışıyor.

Buna Suudi Arabistan, BAE, Japonya ve Avrupa'daki siparişler eklendiğinde mevcut üretim hatları üzerindeki baskı daha da büyüyor.

Ancak asıl sorun bundan daha derin.
 


RAND'ın yarı iletken ve tedarik zinciri raporları, Amerikan savunma sanayiindeki kırılganlığın sadece mühimmat üretim kapasitesiyle sınırlı olmadığını ortaya koyuyor.

Modern füze sistemleri artık gelişmiş mikroelektronik altyapıya bağımlı. Radar sistemlerinden hassas güdüme, veri işleme kapasitesinden yapay zekâ destekli savaş ağlarına kadar birçok kritik unsur ileri seviye yarı iletkenlere dayanıyor.

Sorun şu ki bu yarı iletken üretiminin merkezi büyük ölçüde Tayvan.

RAND'ın analizine göre TSMC (Tayvan Yarı İletken Üretim Şirketi), ileri seviye mantık çiplerinin yaklaşık yüzde 92'sini üretiyor.

Bu durum yalnızca ekonomik değil, doğrudan stratejik bir bağımlılık yaratıyor. Başka bir ifadeyle ABD dünyanın en büyük askeri gücü olabilir; ancak bu gücün sürdürülebilirliği küresel teknoloji tedarik zincirlerine bağlı hale gelmiş durumda.

Bu nedenle Tayvan çevresindeki herhangi bir kriz artık yalnızca bölgesel bir güvenlik meselesi değil. Aynı zamanda Amerikan savunma sanayiinin üretim ritmini etkileyebilecek küresel bir kırılma anlamına geliyor.

RAND'ın dikkat çektiği en önemli noktalardan biri, ekonomik karşılıklı bağımlılığın artık otomatik biçimde istikrar üretmediği.

1990'larda küreselleşme savunucuları, üretim ağlarının iç içe geçmesinin savaş ihtimalini azaltacağını savunuyordu. Bugün ise aynı ağlar jeopolitik baskı aracına dönüşmüş durumda.

Özellikle Çin-Tayvan gerilimi bu dönüşümün merkezinde yer alıyor. Pekin'in Tayvan üzerindeki baskısı yalnızca askeri bir mesele olarak görülmüyor.

Abluka, karantina ya da sınırlı ekonomik baskı gibi senaryolar bile küresel çip akışını bozarak ABD ve müttefikleri üzerinde ciddi ekonomik baskı yaratabilir.

Bu nedenle Pentagon artık yalnızca füze üretimini artırmayı değil, aynı zamanda üretim ekosistemini yeniden yapılandırmayı tartışıyor.

Son yıllarda gündeme gelen CHIPS Act (Yarı iletken üretimini teşvik edecek destekler oluşturma), yeniden sanayileşme teşvikleri, "friend-shoring" (tedarik zincirlerini güvenilir ülkelere kaydırmak) stratejileri ve kritik mineral yatırımları bu dönüşümün parçası.

Ancak burada zaman faktörü belirleyici hale geliyor.

Yeni mühimmat üretim hatlarının kurulması yıllar alıyor.

İleri yarı iletken fabrikalarının inşası ise çok daha uzun ve maliyetli süreçler gerektiriyor. RAND'a göre yeni fab kapasitesinin devreye alınması 2 ila 5 yıl sürebilir.

CSIS'in hesaplamaları da mevcut mühimmat stoklarının kısa vadede toparlanamayacağını gösteriyor.

Bu tablo ABD açısından stratejik bir soruya dönüşüyor:

Washington uzun süreli ve yüksek yoğunluklu bir Pasifik savaşını gerçekten sürdürebilir mi?

Çünkü modern savaşlarda belirleyici unsur artık yalnızca teknoloji üstünlüğü değil; bu teknolojiyi ne kadar süreyle yeniden üretebildiğiniz.

Aslında ABD'nin bugün karşı karşıya olduğu sorun klasik bir mühimmat açığından daha büyük.

Bu, Soğuk Savaş sonrası kurulan küresel üretim modelinin jeopolitik rekabet koşullarında ne kadar dayanıklı olduğu sorusu.

Ve görünen o ki Washington bu soruya henüz net bir cevap verebilmiş değil.

 

 

*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU