Tayvan: Çatışmanın mı birleşmenin mi merkezi olacak?

Orçun Göktürk, Independent Türkçe için yazdı

Kolaj: Independent Türkçe

25 gün Tayvan’daydım. 2 Ocak sabahı Pekin’den yola çıktım ve 22 milyonluk adanın başkenti Taipei’e ayak bastığımda, zihnimde Batı medyasının her gün servis ettiği “işgal ve savaş kapıda” ve “barut fıçısı” senaryoları vardı.

Ancak uçaktan inip sokağa karıştığım an, kurgulanan bu gerilim tablosunun yerini bambaşka bir gerçeklik aldı.

2018’den beri Pekin’de yaşayan ve uluslararası ilişkiler doktora adayı biri olarak, Tayvan Boğazı’ndaki meseleyi okyanus ötesi manşetlerden değil bizzat Taipei, Taoyuan ve Keelung sokaklarından okumanın ne kadar elzem olduğunu yerinde görmüş oldum.

Chan Kay Şek anıt kompleksi
Chan Kay Şek anıt kompleksi. Fotoğraf: Independent Türkçe

 

ADA’NIN BUGÜNKÜ STATÜSÜNÜN ARKAPLANI

Tayvan’ın güncel çelişkili statüsünü anlamak için 1949 yılına, Çin iç savaşının kırılma noktasına bakmak gerekir. Mao Zedong önderliğindeki Çin Komünist Partisi karşısında, ABD’nin devasa askeri ve lojistik desteğine rağmen tutunamayan Çan Kay-şek liderliğindeki Guomindang (Milliyetçi Parti) güçleri, yaklaşık 2 milyon asker ve sivil destekçisiyle birlikte Ada’ya sığındı. Bu kaçışın ardından 1986 yılına kadar sürecek olan baskıcı bir tek parti diktatörlüğü kuruldu. Batı dünyası, bu realiteyi halı altına süpürerek bu otoriter rejimi paradoksal bir biçimde “Asya’nın demokrasi kalesi” olarak ambalajlayıp pazarlıyor. 

Bu süreçte Tayvan hem ABD’den akan yardımlar hem de Ada halkının inanılmaz özverisi ve disipliniyle küresel bir teknoloji devine dönüşecek “mucizenin” temellerini attı. Ada’da sohbet etme şansı yakaladığım özellikle 60 yaş üzeri insanlar eskiden 18 saat çalıştıklarını özel olarak anlatıyorlar. Sonucunda da meyvesini Asya Kaplanları (Tayvan, Singapur, Japonya, Güney Kore) olarak adlandırılan 4 bölgeden biri olarak alıyorlar.

Öte yandan diplomatik tarih, 1971 yılına kadar süren büyük bir absürtlüğe de şahitlik etti: Birkaç milyonluk nüfusuyla Ada’daki “Çin Cumhuriyeti”, 700 milyonluk devasa Anakarayı Birleşmiş Milletler’de temsil etme yetkisini elinde tuttu. Bu sürreal tablo, ancak 1971’de Henry Kissinger ve Richard Nixon’ın “Ping-pong Diplomasisi” ile başlayan tarihî Pekin ziyaretiyle sarsıldı. Nihayet 1973’te, Pekin merkezli Çin Halk Cumhuriyeti, Birleşmiş Milletler'deki meşru koltuğunu geri alarak bu diplomatik işgale son verdi ve Tayvan’ı uluslararası sistemin gri alanına iten süreç resmen tescillenmiş oldu. Bugün ABD dahil dünya ve elbette BM, Pekin’in “tek Çin” politikasını tanıyor. Ancak Tayvan üzerindeki belirsizlik devam ediyor.

SİYASİ KIRILMA: DPP VE TAYVAN KİMLİĞİ POLİTİKASI

Tayvan’ın bugünkü siyasi gerilim hattının merkezinde, 1986 yılında kurulan Demokratik İlerici Parti (Democratic Progressive Party-DPP) yer alıyor. KMT’nin 1949’dan itibaren adada sürdürdüğü sıkıyönetim ve “tek Çin” iddiasına bir tepki olarak doğan DPP, adadaki siyaseti “Anakara ile birleşme” ekseninden liberal ama bir o kadar da “Tayvan milliyetçiliği” eksenine kaydırıyor. KMT’nin kendisini Çin’in meşru temsilcisi sayan geleneksel çizgisine karşın DPP kendisini, Tayvan’ın Anakaradan kültürel ve siyasi olarak kopuşunu temsil eden bir ideolojik zemin üzerine inşa etti diyebiliriz.

DPP’nin ABD ama özellikle küreselleşmecilerle bağları oldukça güçlü. Ada’da Çin ve ABD’yi çatışmanın eşiğine getiren Temsilciler Meclisi Başkanı Pelosi’nin Ada’ya 2022’deki ziyareti de bu bağdan ötürü ve Pekin’e karşı bir mesaj olarak yapıldı. Fakat son dönemde DPP zor durumda. Büyük şehirleri ve Meclis çoğunluğunu kaybettiler. Yine de genel seçimleri (oyları hayli düşse de) kazanmayı başardılar ve “Devlet Başkanı” olarak Lai Ching-te’yı seçtirebildiler.

Ziyaretimde İktidar Partisi DPP’den ve Ana Muhalefet Partisi Guomindang yöneticileriyle de uzun uzadıya görüştüm. İki Partinin de Genel Merkezlerine gittim ancak DPP binasına saat geç olduğu için giremedim. Birbirlerine düşman görünen ancak bir yandan diyalogu da elden bırakmayan iki parti yöneticileriyle Taipei’deki ünlü Raohe Gece Marketi’nde (Night Market) beraber yemek bile yedik.  

KURGULANMIŞ KORKU? GERÇEK SÜKÛNET?

Tekrar etmekte fayda var, Tayvan’da geçirdiğim süre boyunca en çok dikkatimi çeken unsur, adadaki yaşamın sükûnetiydi. Washington merkezli düşünce kuruluşlarının raporlarına kalsanız, Taipei semalarında her an sirenlerin çalacağını sanırsınız. Oysa Tayvanlıların nabzı bambaşka atıyor. 

Ada’nın 900 milyar dolara yakın milli hasılası var ve kişi başı milli gelir 38-39 bin dolar civarında. Halk ekonomik olarak rahat. En büyük ticaret ortağı ise Çin Halk Cumhuriyeti. Tayvanlıların büyük çoğunluğu için Çin Halk Cumhuriyeti, her an saldıracak bir “canavar” değil; binlerce yatırımın, aile bağının ve ortak tarihin aktığı eski Anayurt. Ancak diğer yandan Çin Komünist Partisi ise büyük çoğunlukta en büyük “tehdit” olarak görülüyor. ABD burada Anakara ve Ada’yı birbirinden ayırmakta bu anlamda başarı sağlamış. 

Tayvan’ı Demokratik İlerleme Partisi (DPP) yönetiyor. Medya organlarının çoğunluğu Batı ve ABD ne derse aynısını hatta daha fazlasını tekrar eden yapıda. Bu nedenle Taipei’in en yüksek yapısı olan “101” isimli binaya 7 Ekim olaylarından sonra İsrail bayrağı asacak kadar fütursuz bir Batıcılık mevcut…

İsrail bayrağı asılan Taiwan’ın en yüksek binası “101”
İsrail bayrağı asılan Taiwan’ın en yüksek binası “101”. Fotoğraf: Independent Türkçe

 

Halkın önemli bir kesimi, Çin’in gerçekleştirdiği askeri tatbikatların kendilerine değil, doğrudan ABD’nin bölgedeki kışkırtıcı hamlelerine bir yanıt olduğunu kavramış durumda. Yine de tatbikatlardan elbette rahatsızlar. 

Bu noktada karşımıza çıkan istatistikler de oldukça çarpıcı: Yapılan araştırmalar, halkın sadece %2-3 gibi çok küçük bir azınlığının “hemen birleşme” veya “hemen bağımsızlık” istediğini gösteriyor. Geri kalan %95’lik devasa kitle ise “statükonun korunmasını” istiyor. Amerikan araştırma şirketi PEW’in bu araştırması esas alınırsa Ada’nın büyük güçler tarafından bir çatışma sahasına sürüklenmesine yönelik toplumsal bir direnç var görülüyor. Fakat insanlar kendini çoğunlukla ÇKP önderliğindeki Çin’den çok Japonya’ya yakın görüyor. Nedenlerine gelecek olursak…

NEDEN JAPONYA’YA SEVGİ DUYULUYOR?

Tayvan halkının bugünkü aidiyet hissiyatını anlamak için, adanın 1895 yılındaki trajik kopuşuna bakmak gerekir. Birinci Çin-Japon Savaşı (1894-1895) sonrası imzalanan Şimonoseki Antlaşması ile Qing Hanedanlığı, Formosa’yı (Tayvan’ın o dönemki adı) adeta bir “çeyiz” gibi Japon İmparatorluğu’na devretti. 1945’e kadar süren bu 50 yıllık Japon sömürge dönemi, Asya’daki diğer örneklerin aksine Tayvan’da farklı bir miras bıraktı. Japonya’nın adayı bir “model sömürge” haline getirme arzusu; kapsamlı bir eğitim sistemi, demiryolu ağları, modern tarım teknikleri, madencilik modernizasyonu ve sanayi altyapısının temellerini attı. Bugün Taipei sokaklarında dolaşırken hissedilen o Japon esintili disiplin ve mimari doku, halkın kolektif hafızasında Anakara’daki Japon emperyalizminin insanlık dışı uygulamalarına kıyasla daha “düzenli” bir geçmiş olarak kodlanmış görülüyor.

Ancak bu yakınlığın asıl itici gücü maddi altyapıdan ziyade, ideolojik rızada yatıyor. Ada, daha önce 17. yüzyılda önce İspanya (Kuzey Tayvan) ve Hollanda (Güney Tayvan) tarafından kolonize ediliyor. Ada’ya önce Anakaradan önce Zheng, sonra Qing Hanedanlığının gelişi de bu dönemde. Batı sömürüsünün bütün karanlık izleri yine Batı hegemonyasının ideolojik araçlarıyla neredeyse halkın zihninde silinmiş. 

Doğal olarak Tayvanlılar bugün kendilerini ÇKP önderliğindeki Çin’den ziyade Japonya veya ABD’ye yakın hissediyorlarsa, bunun temel sebebi Batı merkezli “demokrasi” anlatısının kurduğu kültürel hegemonya kendini ortaya koyuyor. Kendi yaşamlarını çoğunlukla bu liberal demokratik değerler bütünüyle tanımlayan Ada halkı, Japonya ve ABD merkezli Batı ülkeleriyle ile olan ilişkilerini sadece bir çıkar ortaklığı değil, bir “gönül ilişkisi” ve ortak bir “yaşam tarzı savunusu” olarak görüyor. ABD ve Batı, bu rıza mekanizmasını kullanarak, adadaki tarihsel bağları bir güvenlik duvarına ve Çin’e karşı ideolojik bir barikata dönüştürmeyi bir anlamda başarmış. ABD hegemonyasının düşüşü ve post-liberal uluslararası düzen ise Ada’da henüz tam anlamıyla hissedilmiyor.

Batı hegemonyası, kendi gerileyen gücünü tahkim etmek için Tayvan üzerinden bir kriz anlatısı inşa ediyor. Ancak bu “rıza üretimi” süreci, adadaki bilgi kirliliği ve sansür mekanizmalarıyla destekleniyor. Öyle ki, Taipei’in en ikonik binası olan Taipei 101’e İsrail bayrağı yansıtılırken, halkın büyük bir kısmının dünyadaki gelişmelerden, örneğin Gazze’deki insanlık dramından, yoğun bir dezenformasyon nedeniyle habersiz bırakılması dikkat çekici.

Buna rağmen, özellikle Trump yönetiminin “sizi koruyorsak parasını ödemek zorundasınız” şeklindeki pragmatik ve tehditkâr dili, Tayvan halkı arasında bir anti-Amerikancılık tohumu ekmese bile, derin bir sorgulamayı beraberinde getiriyor. Halk, ABD’nin “demokrasiyi koruma” vaadinin arkasındaki maliyetin ve riskin farkına varmaya başlıyor. Trump’ın son dönemde Avrupa’yı tehdit etmesi ve Atlantik ittifakının paramparça olmaya başlaması, konuştuğum çoğu insanda olmasa da bazılarında farkındalık yaratmaya başlamış diyebilirim.

Japon yönetimi sırasında modernleştirilen “Jinguashi” altın ve nadir element madeni. Taiwan’ın çip ve semi-kondüktör endüstrisinin belkemiği.
Japon yönetimi sırasında modernleştirilen “Jinguashi” altın ve nadir element madeni. Taiwan’ın çip ve semi-kondüktör endüstrisinin belkemiği. Fotoğraf: Independent Türkçe

 

İKİ YAKANIN ORGANİK BAĞLARI

Pekin’den Taipei’e geçmek, aslında birbirine görünmez ama kopmaz halatlarla bağlı ancak bir o kadar farklılık da içeren iki coğrafya arasında seyahat etmek anlamına geldi benim için. Elbette büyük ideolojik farklılıklara rağmen sonuçta Pekin’de öğrendiğim Çince ile Tayvanlılarla iletişim kurdum ve onları dinleyip anlamaya çalıştım. 

Diğer yandan Çin anakarasıyla büyük bağlar ekonomik temelli devam ediyor. Tayvan’ın ekonomik mucizesinin altında yatan yarı iletken ve çip teknolojisindeki devasa ilerleme, bugün ana kara ile olan entegrasyonu sağlıyor. Devlet öncülüğündeki karma sistemin başarısı, Tayvan’ı bir çatışma öznesi değil, Asya’nın teknoloji merkezi haline getirmiş. Liberal masal aslında Tayvan özelinde de yanlışlanıyor. 

Ancak bugün bu refah, okyanus ötesinden gelen kışkırtmalarla tehdit ediliyor. Batı’nın dayattığı “Demokrasi-Otoriterlik” ikilemi, Tayvan’ın tarihsel ve kültürel dokusunda aslında tam karşılık bulmuyor. Tayvanlılar, kendi ekonomik kazanımlarını korurken, bazıları Çin ile barışçıl bir arada yaşama formüllerini dış müdahale olmaksızın tartışmak istiyor.

Sun Yat Sen Anıtı, Taipei
Sun Yat Sen Anıtı, Taipei. Fotoğraf: Independent Türkçe

 

GELECEK KİMİN ELİNDE?

Tayvan emperyalist stratejilerin “piyonu” mu olacak, yoksa Ada insanının savaşçı olmayan yapısı ve kibarlığının bir timsali olarak barış içinde bir arada yaşamanın “kilit taşı” mı? Ziyaretim içerisinde iktidarda olan DPP, Amerika’dan yeni 12 milyar dolara yakın silah anlaşmasını onayladı ve bu sene içinde 40 milyar dolarlık silah alımı yapacaklarını duyurdu. Ada’da barışı esas tehdit eden ve “tek Çin” ilkesini riske atan esas kışkırtma işte tam noktadan kaynaklanıyor.

25 günlük saha gözlemim yüzlerce Tayvanlı ile yaptığım görüşme, çözümün ABD’den adeta haraç ödercesine edilen silahlarda değil, bölgenin kendi doğal dengesinde yattığını gösteriyor. 

Sonuç olarak, Tayvan halkı savaş istemiyor, kışkırtmalardan yorgun düşmüş durumda ve geleceğini okyanus ötesinin jeopolitik kumar masasında harcatmak niyetinde değil. Tarihsel dinamikler ve toplumsal sağduyu, adanın bir çatışma merkezi olmaktan ziyade, barışçıl birleşmenin ve bölgesel istikrarın merkezi olacağını müjdeliyor. Bu sakin ve barışçıl insanlar, Pekin’de veya Çin anakarasında herhangi bir şehrinde gördüklerimle hemen hemen aynı. Dilleri, yemek ve içki kültürleri ve daha bir sürü şeyiyle beraber. ABD yanlısı yöneticiler olmasa bile halkın, kışkırtmaların gürültüsünü susturacak ferasete sahip olduğunu söylemeliyim.

 

*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU