28 Nisan’da Dubrovnik’te yapılan 11’inci Üç Deniz Girişimi Zirvesi, ilk bakışta Orta ve Doğu Avrupa ülkelerinin kendi aralarındaki bağlantı projelerini konuştuğu teknik bir toplantı gibi görünse de, Türkiye’nin bu zirveye stratejik ortak sıfatıyla katılması toplantının anlamını Ankara açısından bambaşka bir yere taşıdı.
Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı temsilen masada yer alması, Türkiye’nin Avrupa siyasetinde klasik üyelik gündemi dışında da güçlü bir dosya açtığını gösterdi. Bu dosyada limanlar, demiryolları, enerji terminalleri, veri merkezleri ve güvenlik koridorları yan yana yer alıyor. Avrupa’nın yeni dili, artık diplomatik protokol cümlelerinden çok güzergâh, kapasite, tedarik ve direnç kavramlarıyla kuruluyor.
Peki bu katılım niçin önemli?
Çünkü Avrupa artık güvenliği tank, uçak ve sınır hattı üzerinden konuşurken lojistik, enerji ve dijital altyapıyı da bu hesaplara dahil ediyor. Türkiye tam da bu yeni okumanın kesişim noktasında duruyor. Bana kalırsa Dubrovnik’te görülen şey, Ankara’nın Avrupa’ya uzaktan bakan bir aktör olmaktan çıkıp Avrupa’nın ihtiyaç haritasında yeniden yer bulmasıdır.
Dubrovnik neden sıradan bir zirve sayılmaz?
Dubrovnik, Üç Deniz Girişimi açısından sembolik bir şehir. Girişimin ilk zirvesi 2016’da burada gerçekleşmişti. On yıl sonra yine aynı şehirde toplanılması da Baltık, Adriyatik ve Karadeniz arasında uzanan hattın artık daha olgun bir jeopolitik anlam kazandığını gösteriyor.
Üç Deniz Girişimi, 13 Avrupa Birliği üyesini enerji, ulaştırma ve dijital altyapı alanlarında bir araya getiren bir işbirliği zemini. Ancak bu zemin, bugün dar anlamda altyapı gündemini aşmış durumda.
Rusya-Ukrayna savaşı, Karadeniz’deki riskler, Baltık Denizi çevresindeki kritik altyapıya yönelik tehditler ve Orta Doğu’daki enerji baskısı bu girişimi Avrupa’nın güvenlik hesaplarıyla daha sıkı biçimde ilişkilendirdi.
Son deklarasyonda bölgenin 120 milyondan fazla nüfusa ve 2025’te 3,5 trilyon avroyu aşan toplam ekonomik büyüklüğe sahip olduğunun vurgulanması tesadüf sayılmaz. Bu rakamlar, Orta ve Doğu Avrupa’nın artık Avrupa’nın kenar kuşağı gibi okunamayacağını söylüyor. Burası Avrupa’nın üretim, enerji, savunma hareketliliği ve tedarik zinciri açısından giderek daha fazla merkezileşen alanlarından biri haline geliyor.
Bir başka ayrıntı da yatırım meselesi. 2018’de 48 olan proje hattının 2024’te 143’e çıkması, bu girişimin yalnızca toplantı fotoğraflarından ibaret kalmadığını gösteriyor. Elbette her proje hemen hayata geçmez. Yine de demiryolundan limana, gaz bağlantısından veri altyapısına uzanan bu gündem, Avrupa’nın doğu ve güneydoğu hattında kalıcı bir ekonomik damar açma arayışını anlatıyor.
Türkiye masaya neden güçlü oturuyor?
Türkiye’nin stratejik ortak olarak yer aldığı ilk zirve olması, Dubrovnik’i Ankara açısından ayrı bir yere koyuyor. Bu statü, Türkiye’nin girişimin içindeki karar veren ülkelerden biri olduğu anlamına gelmiyor. Ancak Ankara, Avrupa’nın yeni bağlantı siyasetinde görünür ve meşru bir temas alanı açıyor.
Burada Türkiye açısından esas değer, Avrupa’yla ilişkiyi dar bir müzakere psikolojisinden çıkarıp somut ihtiyaçlar üzerinden yeniden kurabilme imkânı. Ankara Karadeniz güvenliğini konuşuyor, Balkanlar’a bakıyor, Kafkasya’dan Orta Asya’ya uzanan geçiş hatlarında ağırlık taşıyor ve enerji akışları konusunda Avrupa’nın günlük hesaplarına dokunuyor.
Bugün Avrupa, Türkiye’ye bakarken görmesi gereken şeyin tam da bu olduğunu fark ediyor. Türkiye, Avrupa’nın kapısında bekleyen bir ülke görüntüsüne sıkıştırılamaz. Aksine, Avrupa’nın nefes aldığı bazı güzergâhların güvenliği, sürekliliği ve çeşitlenmesi bakımından hesaba katılması gereken başlıca aktörlerden biridir.
Hakan Fidan’ın zirvedeki varlığı da bu nedenle sembolik sınırların ötesine geçiyor. Türkiye, Avrupa’nın kuzey-güney ekseninde gelişen altyapı siyasetini Orta Koridor, Kalkınma Yolu, Karadeniz güvenliği ve enerji merkezleriyle konuşabilecek az sayıdaki ülkeden biri. Bu kapasite, Ankara’ya kuru bir temsil avantajı sağlamıyor; pazarlık alanı, görünürlük ve daha somut işbirliği ihtimali de sunuyor.
Bir Avrupa başkentinin bu sürece bakarken göreceği şey de aslında oldukça net. Türkiye, Karadeniz’de Montrö rejimiyle, Balkanlar’da diplomatik hafızasıyla, Kafkasya’da ulaşım hatlarıyla, Orta Asya’da ise kültürel ve ekonomik bağlarıyla aynı anda konuşabilen bir ülkedir. Böyle bir kapasite, Avrupa’nın parçalanan tedarik hatları ve kırılgan güvenlik ortamı içinde Ankara’yı daha görünür kılıyor.
Enerji, lojistik ve dijital hatların ortak dili
Üç Deniz bugün enerji boru hatları, limanlar, demiryolları, karayolu bağlantıları, veri koridorları ve siber dayanıklılık arasında yeni bir bağ kuruyor. Avrupa’nın eski güvenlik refleksi daha çok sınır ve askerî ittifak üzerinden işliyordu. Şimdi ise bir gaz terminalinin, bir demiryolu hattının ya da bir veri merkezinin stratejik değeri çok daha fazla konuşuluyor.
Dubrovnik’te imzalanan enerji ve yapay zekâ odaklı büyük ölçekli anlaşmalar da bunu gösterdi. Bölgeye yönelen enerji ilgisi, Rus gazına bağımlılığı azaltma arayışından ibaret kalmıyor. LNG, nükleer enerji ve yapay zekâ için veri merkezi altyapısı ile bulut hizmetleri artık aynı stratejik cümlenin parçaları haline geliyor.
Burada Amerika’nın Balkanlar üzerinden attığı adımlar da dikkat çekici. LNG anlaşmaları, Krk Adası’ndan Bosna-Hersek’e uzanması planlanan gaz hattı ve Hırvatistan’daki dev veri merkezi hazırlığı, Üç Deniz Hattı’nın transatlantik ekonomiyle nasıl birleştiğini gösteriyor.
Avrupa’nın enerji arayışıyla dijital kapasite ihtiyacı aynı sahaya indiğinde Türkiye’nin geçiş ülkesi rolü daha da kıymet kazanıyor.
Türkiye açısından bu gelişmenin anlamı açık. Avrupa, enerji arzını çeşitlendirmek, Asya’yla ticaretini daha güvenli yollara yaymak ve dijital altyapısını daha dirençli kılmak istiyorsa, Türkiye’yi dışarıda bırakan bir hesap uzun süre taşınamaz.
Karadeniz’den Akdeniz’e, Kafkasya’dan Balkanlar’a kadar uzanan hatlarda Ankara’nın coğrafi avantajı, siyasi ve ekonomik etkiye dönüşebilecek bir kapasite sunuyor.
Burada Orta Koridor özel bir yere sahip. Avrupa ile Asya arasında Çin, Orta Asya, Hazar, Kafkasya ve Türkiye üzerinden ilerleyen güzergâh, Ukrayna savaşı ve Kızıldeniz riskleri sonrasında daha fazla ilgi görüyor. Üç Deniz hattı ile Orta Koridor arasında kurulacak bağlantı, Avrupa’nın doğu-batı ticaretine kuzey-güney derinliği kazandırabilir.
Ankara için fırsat nerede, sınav nerede?
Türkiye için fırsat, Avrupa’yla ilişkileri günlük siyasi gerilimlerden çıkarıp işleyen projeler üzerinden genişletebilmekte yatıyor. Ulaştırma, enerji, dijital altyapı, savunma hareketliliği ve finansman başlıkları Ankara’ya daha sakin ama daha etkili bir müzakere alanı sunuyor. Bu alan yüksek sesli krizlerden uzak görünebilir, ama ülkelerin gelecek on yıldaki ağırlığını belirleyecek kadar stratejik.
Burada önemli olan, Ankara’nın bu alana aceleci bir zafer diliyle yaklaşmamasıdır. Sessiz, sabırlı ve proje odaklı bir diplomasi Türkiye’ye daha fazla alan açabilir. Zira altyapı diplomasisinde büyük cümlelerden çok, hattın nereden geçtiği, finansmanın nasıl sağlandığı ve güvenliğin hangi mekanizmayla sağlandığı belirleyici olur.
Sınav ise bu görünürlüğün somut projelere dönüşmesinde. Türkiye’nin Üç Deniz Girişimi içindeki stratejik ortaklığı, konuşma hakkı verdiği ölçüde değerlidir. Ancak kalıcı ağırlık demiryolu bağlantıları, liman entegrasyonu, enerji taşımacılığı, yeşil dönüşüm teknolojileri ve dijital güvenlik alanlarında atılacak somut adımlarla oluşur.
Bu noktada Ankara’nın avantajı büyük. Türkiye hem NATO üyesi hem Karadeniz ülkesi hem Balkanlar’a açılan bir kapı hem de Asya ile Avrupa arasında doğal bir geçiş alanı. Böyle bir ülkenin Avrupa bağlantı siyasetinde daha görünür hale gelmesi şaşırtıcı sayılmaz. Gecikmiş bir gerçekliğin daha açık biçimde kabul edilmesi olarak okunabilir.
Dubrovnik’teki zirve, Türkiye’nin Avrupa’ya yaklaştığı kadar Avrupa’nın da kendi jeoekonomik ihtiyaçları nedeniyle Türkiye’ye yaklaştığını gösterdi. Önümüzdeki dönemde bu temas alanı iyi yönetilirse Ankara, Avrupa’nın enerji ve güvenlik gündeminde daha merkezi bir konum elde edebilir.
Daha açık söyleyelim: Avrupa’nın yeni geçiş hatları haritası çizilirken Türkiye kenarda kalmayacak. Haritanın yönünü belirleyen ülkelerden biri olma ihtimali giderek artacak.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish