İran’ın nükleer silah yapma öyküsü yeni değil ve ABD ile de bu başlık sürekli bir mesele olarak çözüm bekledi. Barrack Obama döneminden bu yana dünya gündemindeki bir konu. En son 2026 İran Savaşı’nın ana konusu nükleer! Trump’ın temsilcileri çeşitli müzakereler yürüttüler. Bazıları buna oyalama dedi bazıları İran’ın aldatmacası. Ama bugün savaş hali devam ediyor ve gün geçmiyor ki ABD Başkanı Donald Trump bu konuda bir açıklama yapmasın. Şu ana ateşkes devam ederken müzakereler ve anlaşma metinleri gidip geliyor. Hatta çok taraflı diplomatik çabalar da yürütülüyor. Çözüm var mı? Peki bu nükleer merkezli konu kamuoyları tarafından ne denli biliniyor dersiniz?
Burada bu metnin (bunu bir rapor olarak da görebilirsiniz) akışını meseleler halinde detaylandıracağım. Çünkü meseleyi iyi tarif edebilmek, ilgili soruyu sorabilmek, çıkarılacak sonucun niteliğine de etki eder türden görülüyor.
Meseleler (6 adet) peşi sıra yazılacak ve açıklanacak.
- MESELE 1: Neden bugüne kadar çözülemedi?
- MESELE 2: Nükleer madde nerede, ne durumda, verilse nasıl taşınır, İran ve ABD için bu neden zorluk çıkaran bir konu?
- MESELE 3: Diyelim anlaşma oldu, garanti, denetim, güven sorunu ve güncel görüşmeler neler olur?
- MESELE 4: ABD için IRGC ve rejim yapısı ile nükleer bağlantı nasıldır?
- MESELE 5: Rusya ve Çin gerçekten ne istiyor? Uluslararası çözüm mümkün mü?
- MESELE 6: Trump’ın savaş hazırlığı, yürütmesi ve dünya kamuoyunun bakışı nasıl?
Bunlar birbirini tamamlayan konular. Açıklamalar her bir mesele incelemesi içinde ele alınacak. Bazı detaylar tekrarlı bilgileri içerecek. Bunları bilerek elemine etmedim, sabırla okumanızı bekliyorum. Çünkü her bir meseleyi bütünüyle nüfuz edememek demek, sonuca uygun mercekle bakamamak demek oluyor. Hepsini toplayınca neredeyiz, neden çözülmedi, buradaki püf noktası ne, sorularının cevabını da buna göre vermek mümkün oluyor.
MESELE 1: Neden bugüne kadar çözülemedi?
İran’ın nükleer programı üzerine çabaları devam ediyor. Trump ise bu konuda çok şey söyledi en sonunda savaş başlattı. Savaşın ileri aşamalarında İran ile yapılan müzakerelerin en üst noktasında nükleer konular var. Nükleer konuların bir ülke için silah yapma süreçleri, İran gibi bir ülke için ise uranyumun kendisinden başlayarak bunun zenginleştirilmesi, bir silaha dönüştürülmesi, kritik malzemenin depolanması, bununla ilgili bilimsel faaliyetlerin var olması, atma vasıtalarının yapılması, vb. elbette çok çeşitli çabaları gerektiriyor.
Buradaki mesele ne? Bugüne kadar diplomatik ve uluslararası sistemle ilgili faaliyetler yürütüldü, nükleer tesislerin olduğu yerler vuruldu, bunların bir kısmı ileri düzeyde tahrip edildi. Şimdi muhtemel bir anlaşmanın en önemli kısmı olarak nükleer silahlar masada duran temel bir konu.
Bu çok önemli stratejik bir mesele, ancak görüyorum ki, bu kadar çok olayın yaşanmasına rağmen kamuoyları bu konuyu yeterince anlamış değiller. Bir ülkenin nükleer silah sahibi olma kapasitesinin sıfırlanması ile alakalı süreçlerde, o ülkenin kaynaklarını ve potansiyelini silahla vurarak yok etmenin ötesinde, aklından silmesini sağlayacak bütün her şeyin, ancak ve ancak bir kabule dayalı olarak sonuçlandırılması gibi bir süreç işliyor, farkında mıyız?
Bazı ülkelerdekiler (Türk kamuoyu dahil) bu konuyu anlamış değiller. Silah, nükleer malzeme ve tahrip konuları işin özüne dahil olmadan tartışılmaya çalışılıyor, hatta durum yeterince anlaşılmadığı nedenle, daha da ilerilere gidilerek, olay Amerika veya İran kazandı veya kaybetti gibi çok başka yerlere taşınıyor. Eğer konu bu yüzeysel bakış açılarıyla ele alınıyorsa durup düşünmeliyiz. Neden işler çözülemiyor? Şöyle düşünün, on yıllardır bu işin üstesinden gelinemediğine göre, konunun sadece ve sadece basına yansıyan taraflarıyla değil, bu işin içeriye dönük çok daha karmaşık başka hususları da incelenmelidir. Bu kapsam tam anlaşılmalıdır.
Bombalama, diplomasi, uluslararası baskı yıllardır denendi ama kalıcı çözüm yok. Çünkü mesele sadece fiziksel tesisleri yok etmek değil; rejimin “aklını” ve stratejik kabulünü değiştirmek. Nükleer kapasite (uranyumdan füzeye) bir ülkenin “silahı” değil, “rejimin varoluş felsefesinin parçası”. Askeri taarruzlar altyapıyı tahrip eder; ama bilimsel bilgi, ideolojik motivasyon ve “direniş anlatısı” silinmez.
Libya örneği burada kritik: Kaddafi kitle imha silahlarından (KİS) vazgeçti, rejim çöktü. İran bunu asla tekrarlanmayacak türden kodladı. Düşünülmeyen derin kısım şurası: Başarı neyle açıklanıyor? İran Derim Muhafızları’nın “bu kapasiteyi terk etmemek rejimin güvenliğini artırır” diye bir “stratejik kabul” yapmasıyla. Varoluşsal! Bağlantı noktası burası. Bu kabul olmadan ne askeri tarruz ne anlaşma kalıcı olur. Bazı kesimlerde sık görülen “vuruldu bitti, Amerika kazandı veya kaybetti” bakışı bu yüzden yetersiz kalıyor. Mesele on yıllardır çözülemiyor, çünkü fiziksel ve zihinsel ikili yapıyı aynı anda çözmek gerekiyor.
İnceleme:
İran’ın nükleer meselesi, “tesisleri vurduk, bitti” diye özetlenecek kadar basit bir hikâye değil. Bu, on yıllardır süren bir stratejik, ideolojik, teknik ve psikolojik düğüm. Kamuoyları genellikle yüzeysel bakıyor: “Silah var mı, yok mu; vuruldu mu, yok oldu mu; Amerika kazandı mı, kaybetti mi?..” Ama işin aslı, bir ülkenin nükleer kapasitesini sıfırlamak fiziksel imhadan çok daha derin bir “kabul” ve “zihinsel silme” gerektiriyor. Burada “iyi görülemeyen kısım” tam burada devreye giriyor.
1. Fiziksel vuruşlar neden kalıcı çözüm değil? (“Gizli” ve “bilgi” faktörü)
İran’ın nükleer programı, uranyum madeninden başlayıp zenginleştirme, silaha dönüştürme, depolama ve atma vasıtalarına (balistik füzeler) kadar uzanan tam bir ekosistem. 2025-2026’daki ABD-İsrail taarruzları (Haziran 2025 “Operation Midnight Hammer/Rising Lion” ve Şubat 2026 Epic Fury) Natanz, Fordow ve İsfahan gibi ana tesisleri ağır hasar verdi, bazı bilim insanları öldürüldü, santrifüj hatları yok edildi. Trump, “yok edildi” dedi ama uzmanlar ve IAEA (Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı) net: Program “tamamen yok olmadı”.
Asıl “bilinmeyen” kısım burada: Nükleer bilgi beyinlerde saklıdır. Üstlerde yer alan isimler suikastlarla öldürüldüyse de İran’da yüzlerce fizikçi, kimyacı ve mühendis var; üniversiteler (Şerif, Melik Eşter vb.) üzerinden çift kullanımlı araştırma devam ediyor. Bir tesis vurulunca yeniden inşa etmek aylar-yıllar alır, ama know-how (teknik bilgi, pratik tecrübe, beceri ve püf noktalarının bütünü) bombalanamaz. Irak’ın 1981’de Osirak reaktörü vurulduktan sonra programı hızlandı, İran da Stuxnet’ten (2010) sonra zenginleştirmeyi artırdı. 2026’da bile %60 zenginleştirilmiş uranyum stokunun (yaklaşık 400-440 kg, 10 bombanın hammaddesi) tam yeri genel itibariyle bilinmiyordu, muhtemelen İsfahan’daki yeraltı tünellerinde gömülüydü. IAEA denetçileri savaş nedeniyle erişemiyordu.
Başka deyişle vurmak “zaman kazandırır” ama sıfırlamaz. Kuzey Kore gibi, bir kez bilgi edinildikten sonra program “gizli” hale gelir: Karar verildiğinde haftalar içinde silah seviyesine çıkılabilir. Bu yüzden “vurduk bitti” yaklaşımı hep başarısız oldu.
2. “Kabul” meselesi: Rejim zihninden silmedikçe program biter mi?
“Aklından silmesini sağlayacak bir kabul!” İşte işin kalbi burada. İran rejimi için nükleer program sadece silah değil, 1979 İslam Devrimi’nin sembolü: “Bağımsızlık, Batı’ya karşı direniş, bilimsel gurur ve İslam dünyasına rol model olma iddiası.” Rejim, uranyum zenginleştirmeyi “NPT’deki (Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Antlaşması) meşru hak” olarak görüyor. Tamamen vazgeçmek demek rejimin ideolojik temelini baltalamak demek oluyor. Devrim Muhafızları (IRGC) bunu “teslimiyet” olarak kabul eder ve iç muhalefeti ezer.
(IRGC yapısı sertlik yanlısı olarak tanımlanıyor ve Batılılar bunu terörist organizasyon listelerine aldılar. Şu an da görüşmelerde cumhurbaşkanlığına ve diplomatlara anlaşma yapılabilir taraf deniyor, IRGC ise sert taraf.)
Libya dersi burada devreye giriyor: İran’ın en büyük korkusu. Kaddafi 2003’te kitle imha silahlarını (KİS) tamamen teslim etti, Batı’yla uzlaştı. 2011’de NATO destekli operasyonla öldürüldü.
İran rejimi bunu “Kaddafi’nin kaderi” diye yazdı. “Nükleer caydırıcılık olmadan rejim değişikliği riski artar” diye değerlendirdi. Trump’ın “rejim değişikliği” sinyalleri de bunu pekiştiriyor. Dolayısıyla rejim, en zor durumda bile (savaş, abluka, protestolar) nükleer tutkusundan vazgeçmiyor; çünkü o, hayatta kalmanın son sigortası.
Güven sorunu: ABD, 2018’de JCPOA’dan (Obama dönemi anlaşma) tek taraflı çekildi, “maksimum baskı” uyguladı. İran, “garanti yok” diyor. Müzakerelerde (2025-2026) İran “önce Hürmüz’ü aç, savaşı bitir, nükleer konuşmayı sonraya bırak” derken Trump “nükleer önce, yoksa abluka devam” diyor. Tam bir güvensizlik sarmalı.
3. Neden on yıllardır çözülemedi? Başarısızlıkların temeli.
- Yüzeysel strateji: Sadece tesis vurmak veya yaptırım yetmiyor. İran her seferinde adaptasyon gösteriyor (yeraltı tesisleri, Çin’den kaçak parça, vekiller (proxy) üzerinden dolaylı baskı).
- İç karmaşıklık: Program dağınık (ademi merkezi). Şöyle, Atom Enerjisi Kurumu, Savunma Bakanlığı, üniversiteler, IRGC. Bir yeri vur, diğeri çalışıyor.
- Bölgesel domino: İran vazgeçerse başka bölge ülkeleri de gibi ülkeler de “neden biz de olmasın” diye düşünebilir. Ama asıl mesele İran’ın kendi algısı.
- Tarihsel örnekler: Güney Afrika gönüllü vazgeçti (rejim değişikliğiyle). Ukrayna SSCB’den kalan silahları verdi, ama sonra pişman oldu. (Eğer Ukrayna silahını imzaladığı Budapeşte Anlaşması gereği geri vermeseydi bugün dünyada üçüncü veya dördüncü büyük nükleer güçtü ve aynı zamanda Rus saldırısı da olmayacaktı.) Kuzey Kore ise tuttu ve hayatta kaldı. İran Kuzey Kore gibi olmayı seçiyor.
Bugün (Mayıs 2026) savaşın ileri aşamasında müzakereler tam da bu yüzden tıkanıyor: İran nükleer dosyayı “sonra”ya atıyor, çünkü kabul etmiyor. Trump ise “kalıcı sıfırlama” istiyor. Ne vuruşlar ne abluka rejimin “zihnindeki” nükleer caydırıcılığı silebiliyor.
4. Gerçek başarı hikayesi nasıl olurdu?
Ancak rejim kendi stratejik çıkarına karar verirse: Ya inanılır güvenlik garantileri (ABD/İsrail’den rejim güvenliği sözü ve yaptırımların kalkması) ya da içten bir değişim. Ama ikisi de kolay değil. Bombalama “kısa vadeli gecikme” yaratır, uzun vadede çözümü ve kararlılığı artırır; “bayrak etrafında toplanma” etkisi...
Değişik kamuoylarında görülen “vuruldu bitti” bakışı, işte bu yüzden eksik kalıyor. Konu, bir ülkenin “kendi kaderini silahla değil, akılla yeniden yazma” iradesiyle ilgili. İran bugüne kadar imza atmadı; çünkü rejime göre “yaparsa biter!” Meselenin en derin, en “bilinmesi zor” ama en “gerçek” yanı bu.
Kısaca: Vurmak kolay, zihni yenmek zor. O yüzden on yıllardır aynı noktadayız. Anlaşma olursa (ki şu an zor görünüyor), asıl test o “kabul”ün kalıcılığı olacak. Yoksa döngü devam eder. İran kabul etmedikçe kalıcı sıfırlama mümkün olmaz. Nasıl kabul ettireceksiniz?
MESELE 2: Nükleer madde nerede, ne durumda, verilse nasıl taşınır, İran ve ABD için bu neden zorluk çıkaran bir konu?
Bu konuya teknik yönden bakmak gerekir.
Şu anda (2026) stok büyük oranda İsfahan’daki yeraltı tesislerinde, moloz altında. IAEA erişemiyor. %60 zenginleştirilmiş uranyum miktarı hâlâ önemli (yaklaşık 10 bomba hammaddesi). Vuruşlar zenginleştirme kabiliyetini geriletti ama malzeme tamamen yok olmadı.
Taşıma gerçekliği: Uranyum hexafluoride (UF₆) son derece tehlikeli, toksik, korozif ve kritiklik riski yüksek. IAEA Tip-B konteynerlerle özel güvenlik, sıcaklık kontrolü ve radyasyon kalkanı gerekir. İran için “teslim etmek” rejim içinde “yenilgi” olarak görülür, iç muhalefet yaratır. ABD için ise lojistik kâbus: Güvenli nakil, zincirleme kontaminasyon riski, İran’ın “kazara sızıntı” tehdidi.
Çelişki: Maddeyi yok etmek bile zor (derin tüneller), teslim almak da. Bu belirsizlik her iki tarafı da “tam emin değiliz” noktasında tutuyor ve müzakereyi zehirliyor.
İnceleme:
Nükleer madde (zenginleştirilmiş uranyum) nerede, ne durumda?
Şu an (Mayıs 2026 itibarıyla) durum genel açılardan tam olarak bilinmiyor çünkü IAEA (Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı) Haziran 2025’teki ABD-İsrail vuruşlarından beri Natanz, Fordow ve İsfahan’daki ana tesislere erişemiyor. İran işbirliğini askıya aldı, denetim yok. ABD ve İsrail istihbaratının elindeki bilgilerin ötesinde (ki bunları sadece kendileri bilir) en son güvenilir veri Haziran 2025 öncesi (savaş öncesi):
- Toplam zenginleştirilmiş uranyum stoğu yaklaşık 9.875 kg (U kütlesi).
- Bunların içinde kritik olan: 440.9 kg uranyum %60 zenginleştirilmiş (silah seviyesine çok yakın, teorik olarak 10 nükleer bomba hammaddesi).
- Kalanı daha düşük seviyelerde (%5, %20 vb.).
Depolama yerleri (en güncel IAEA ve uydu değerlendirmelerine göre):
- İsfahan Nükleer Teknoloji Merkezi (ENTC): En büyük stok burada. Özellikle yeraltı tünellerinde (derin mağaralar). IAEA Başkanı Grossi’ye göre stokun büyük kısmı (%60’lık HEU’nun çoğu) hâlâ burada, vuruşlardan etkilenmiş ama tamamen yok olmamış; moloz altında gömülü durumda. Uydu görüntüleri Haziran 2025’te İsfahan’a kamyon konvoyu (18 konteynerli kamyon) gösteriyor; muhtemelen Natanz/Fordow’dan malzeme buraya taşınmış.
- Natanz ve Fordow: Zenginleştirme tesisleri ağır hasarlı (yeraltı salonları dahil). Bir kısmı burada olabilir ama büyük bölümü İsfahan’a kaydırılmış gibi görünüyor.
(HEU, Highly Enriched Uranium, Uranyum-235 izotop oranı %20 veya daha fazla olan Yüksek Zenginleştirilmiş Uranyum'dur. Saf nükleer silah üretimi için bu oranın %85-%90'ın üzerinde olması gerekir. Nükleer enerji ve silah teknolojisinde, "hegza uranyum" ile kastedilen ise uranyum zenginleştirme sürecinde kullanılan Uranyum Hekzaflorür UF₆ bileşiğidir.)
Malzeme genellikle “UF₆ gazı” formunda (silindirlerde, “dalış tüpü” şeklinde) veya oksit/metal halde saklanıyor. Kimyasal olarak zehirli, radyoaktif ve kritiklik riski taşıyor (kazara zincir reaksiyon).
Kısaca: Malzeme İran topraklarında, büyük oranda İsfahan’ın derin tünellerinde, moloz altında ve IAEA “nerede, ne kadar, ne durumda” diye tam doğrulayamıyor. İran “zenginleştirme durdu, malzeme moloz altında” diyor, ama bu iddia bağımsız doğrulanmadı.
Teslim edilse nasıl taşınır?
Bu iş çok özel, uluslararası standartlara göre yapılır (IAEA kuralları ve nükleer taşıma paketi standartları). JCPOA döneminde (2015-2016) İran düşük zenginlikli uranyumu Rusya’ya benzer şekilde göndermişti:
1. Çıkarma aşaması: Moloz altından (İsfahan tünelleri) özel ekipmanla, radyasyon korumalı ekiplerce çıkarılır. Hasarlı tesislerde bu haftalar-aylar alır.
2. Paketleme: Malzeme IAEA onaylı “Tip B konteynerlere” (çok dayanıklı, kaza, yangın, çarpma geçirmez çelik/ kurşun kaplı silindirler) doldurulur. UF₆ için özel valfli, sızdırmaz “dalış tankı” tipi silindirler kullanılır.
3. Taşıma:
- Karayolu: Zırhlı konvoylarla (askeri koruma, IAEA mühürleri).
- Ardından hava (özel kargo uçağı) veya deniz (özel nükleer taşıma gemileri).
- Tüm süreç IAEA denetiminde, sürekli izleme, GPS, mühürler ve uluslararası gözlemcilerle.
Örnek: JCPOA’da İran 2015’te tonlarca uranyumu Rusya’ya hava/deniz yoluyla gönderdi; güvenliydi ama düşük zenginlikliydi. %60’lık HEU çok daha tehlikeli (kritiklik ve toksisite).
Bütün operasyon “tarihin en karmaşık uranyum çıkarma operasyonu” olarak tanımlanıyor.
İran ve ABD için neden bu kadar zorluk çıkarıyor?
İran açısından (en büyük engel):
- Siyasi/ideolojik: Bu malzeme rejimin “direniş sembolü”, bilimsel gururu ve caydırıcılığı. Teslim etmek demek zor: “Teslimiyet” olarak iç kamuoyuna anlatılamaz ve Devrim Muhafızları “satılamaz”. İran Dışişleri “uranyum hiçbir yere taşınmayacak” diye net reddediyor.
- Güvenlik riski: Taşıma sırasında İsrail/ABD sabotajı, ele geçirilme veya kaza ihtimali var. Malzemenin bir kısmı gizli tutulabilirse “gizil/latent kapasite” korunur.
- Pratik: Moloz altından çıkarma tehlikeli, zaman alır; İran “vermem” diyor, zorla alınırsa savaş riski artar. Teknik olarak almak zaten çok zor ve çok tehlikeli.
ABD (Trump yönetimi) açısından:
- Doğrulama sorunu: IAEA, 11 aydır erişemiyor. “Tüm malzeme teslim edildi mi, yoksa bir kısmı saklandı mı” sorusu cevapsız. Eksik stok demek gelecekte bomba riski demek.
- Teknik ve güvenlik riski: Hasarlı yeraltı tesislerinden çıkarma radyasyon, kimyasal tehlike (UF₆ zehirli gaz), lojistik kâbus. Bana göre bu, “binlerce asker, özel kuvvetler, aylar süren operasyon” diyor. Kazada çevre felaketi veya malzeme kaçırma ihtimali yüksek.
- Diplomatik: İran “asla vermem” diyor. Müzakerelerde Trump “önce uranyum dışarı, yoksa abluka devam” baskısı yapıyor, ama bu “güven yok” döngüsünü derinleştiriyor. Zorla almak ise yeni savaş sebebi veya daha da uzaması için temel neden olabilir.
- Önceki ders: JCPOA’da bile tam güven oluşmadı; 2018’de ABD çekilince İran stok artırdı.
Özetle: Fiziksel taarruzlar tesisleri yıktı, ama malzeme (özellikle İsfahan’daki %60’lık stok) hâlâ orada ve “akıldan silinmedi”. Teslim ve taşıma, sadece lojistik değil; rejimin varoluşsal reddi ve ABD’nin tam doğrulama ihtiyacı yüzünden çözülmüyor. Bu yüzden müzakereler tıkanıyor: İran “kalır” diyor, ABD “dışarı çıksın” istiyor. Bu düğüm çözülmeden “anlaşma” olsa bile kalıcı olmaz; çünkü nükleer kapasite “bilgi ve malzeme” ikilisinden oluşuyor ve malzeme hâlâ İran’ın elinde, erişilemez derinlikte duruyor.
MESELE 3: Diyelim anlaşma oldu, garanti, denetim, güven sorunu ve güncel görüşmeler neler olur?
İran “silah yapmayacağım” derse bu kâğıt üstünde kalır. Gerçek garanti sürekli, müdahaleci denetim (IAEA ve belki hibrit mekanizma). Bugüne kadar Ek Protokol bile tam çalışmadı; İran erişimi kısıtlıyor. ABD buna nasıl güvenecek? Uluslararası sistem (IAEA) yetersiz kaldı. Rusya’ya güvenmek? Mümkün değil, çünkü Rusya hem İran’la iş yapıyor hem de kendi çıkarlarını kolluyor. Güncel durum (2026): Müzakereler Hürmüz güvenliği ile nükleer öncelik arasında gidip geliyor. İran “önce yaptırımlar kalksın”, ABD “önce stok dışarı ve sıfır zenginleştirme”. Çözüm yönü: Kalıcı denetim, stok ihracı ve bölgesel güvenlik paketi. Ama rejim “egemenlik”ten taviz vermeden bunu kabul etmiyor. Çelişki: Kâğıt anlaşma kolay, uygulama neredeyse imkânsız.
Diyelim ki İran ve ABD (Trump yönetimi) nükleer konuda bir anlaşmaya varıyor. Metinde “İran nükleer silahtan tamamen vazgeçti” diye bir cümle yazmak yetmiyor. Bu, kâğıt üzerinde kalır ve geçmişte (JCPOA 2015) olduğu gibi güvensizlik döngüsünü kırılmaz. ABD buna “rıza” göstermez; çünkü 2018’de tek taraflı çekilme sonrası İran’ın stokları patladı ve 2025-2026 savaşından sonra “güven” sıfırlandı. Bunu adım adım açalım, bugünkü gerçek müzakere durumuna dayanarak, kritik noktaları ve nereye gideceğini söyleyeyim.
İnceleme:
1. İran’ın “garantisi” neden yetersiz? ABD nasıl ikna olur?
Anlaşma metninde İran’ın “nükleer silah yapmayacağım, programımı barışçıl tutacağım” diye “kendi rızasıyla taahhüt” etmesi zorunlu (NPT ve yeni protokol). Ama bu kâğıt üzerinde kalır. Neden?
- İran’ın 2025 öncesi %60 zenginleştirilmiş uranyum stoğu (440.9 kg; 10 bomba hammaddesi) hâlâ İsfahan’ın yeraltı tünellerinde moloz altında duruyor. IAEA, 11 aydır erişemiyor. İran “moloz altında, çıkarmayacağız” diyor ama bağımsız doğrulama yok.
- Rejim ideolojisi: Nükleer “direniş sembolü”. Devrim Muhafızları bunu “teslimiyet” diye içerde kullanır.
ABD’nin rızası sadece kâğıda değil, “sürekli ve derin doğrulamaya” bağlı. Trump ve ekibi net: “Nükleer önce, yoksa abluka ve vuruş devam.” Bu yüzden anlaşma metninde şu unsurlar şart:
- Stoktakilerin tamamının ihracı veya imhası (Rusya’ya veya üçüncü ülkeye, IAEA denetiminde).
- Zenginleştirme yasağı veya sıfır seviye (JCPOA’daki %3.67’den daha sert; bazı tekliflerde İran topraklarında hiç zenginleştirme yok, bölgesel konsorsiyum önerisi; BAE/Suudi Arabistan’da).
- Kalıcı “Ek Protokol” ve 25 yıllık ekstra denetim (IAEA kameraları, çevrimiçi izleme, santrifüj fabrikalarına erişim).
Bunlar olmadan ABD “evet” demez.
2. Sürekli denetim: Uluslararası sistem yetmez mi? ABD’nin “kendi başına durması” veya “güvenmesi” gereken kim?
Bugüne kadar hiçbir uluslararası mekanizma (IAEA, JCPOA) tam çıkmadı. Neden?
- JCPOA’da IAEA 7-24 izliyordu, ama İran gizli faaliyetleri sakladı, ABD 2018’de çekilince sistem çöktü.
- Savaş sonrası (Haziran 2025 taarruzları ve Şubat 2026 harekâtı) IAEA denetçileri İran’dan çekildi; erişim askıya alındı. İran “işbirliği durdu” diyor.
Çözüm ne olur?
- Temel: IAEA ve ek protokol (kalıcı hale getirilir, “kapsamlı sonuç”: İran’ın programı tamamen barışçıl diye IAEA onay verir).
- ABD’nin istediği ekstra: Doğrudan ABD/İsrail gözlemcileri veya “güvenilir üçüncü taraf”. Ama Rusya’ya güven olmaz! Rusya, İran’ın müttefiki (S-400, nükleer işbirliği), Trump ekibi “Rusya/Çin taraf tutar” diyor.
- Gerçekçi model: JCPOA’dan dersle “Müşterek Komisyon” güçlendirilir (ABD, İngiltere, Fransa, Almanya ile Çin, Rusya, ama veto hakkı sınırlı). Veya bölgesel konsorsiyum (Suudi/BAE denetimiyle). ABD’nin “kendi başına durması” için: Sürekli istihbarat paylaşımı ve gerçekçi geri dönüş yaptırımları (ihlal anında otomatik geri dönüş).
- Pratik: Malzeme taşınırsa IAEA mühürlü konteynerler, GPS, ABD/Avrupa askeri koruma. Ama İran “güvenlik riski” diye reddediyor.
Kısaca: Denetim uluslararası ve ABD’nin doğrudan dahil olduğu hibrit model olur. Tamamen IAEA’ye bırakmak ABD için “tekrar 2018” riski.
3. Bugünkü (Mayıs 2026) anlaşma çerçevesindeki kritik görüşme konuları ve nereye gidiyor?
Müzakereler 4 tur geçti: Nisan 2025’te başladı (Umman), Haziran 2025’te savaşa dönüştü, Şubat-Mart 2026’da yeniden (Cenevre, İslamabad). Şu an tıkanıklıkta; son teklifler (Nisan sonu) şöyle:
İran’ın son teklifi (Hürmüz odaklı): Boğaz’ı 30 günde aç, abluka kalksın, dondurulmuş varlıklar çözülsün, savaş bitsin. Nükleer dosyayı sonraya atalım (“birkaç santim uzakta” diyorlar ama “maksimalist ABD talepleri” diye şikâyet).
ABD/Trump’ın tavrı: “Nükleer önce, yoksa olmaz.” Trump: “En önemli nokta nükleer, o çözülmedi.” Talep: Kalıcı “nükleer silah yok” taahhüdü, stok ihracı, zenginleştirme yasağı ve tam IAEA erişimi.
Kritik görüşme konuları (masadaki düğümler):
- Nükleer stok ve zenginleştirme: 440 kg %60’lık malzeme ne olacak? (İsfahan tünelleri). İran “moloz altında kalır” diyor; ABD “dışarı çıksın, yoksa güvensizlik devam”.
- Hürmüz Boğazı ve abluka: İran “önce açalım” diyor; ABD “nükleer çözülmeden olmaz” (petrol fiyatları ABD’de 4.43 dolara çıktı diye baskı var).
- Yaptırımlar ve varlıklar: İran “kaldırın” istiyor; ABD “aşamalı, kilometre taşlarına bağlı” (stok ihracı demek ilk rahatlama demek).
- Balistik füze ve bölgesel caydırıcılık: ABD dolaylı olarak dahil etmek istiyor (İran “kırmızı çizgi”).
- Denetim mekanizması: IAEA erişimi ve ek araçlar (çevrimiçi izleme, deklere edilmemiş sitelere 24 saat erişim).
Nereye doğru gidiyor (beklenti)?
- Kısa vadede tıkanıklık devam eder: (Trump “yeniden vuruş” sinyali veriyor, İran “savaş dönebilir” diyor). İran iç protestoları (2025 sonu) ve ekonomik çöküş nedeniyle yumuşayabilir ama rejim “nükleer hak”tan vazgeçmez.
- Eğer anlaşma olursa (zor, ama olası): JCPOA’dan daha sert olur; zenginleştirme sıfır veya bölgesel, stok tamamen dışarı, 25-30 yıl müdahaleci denetim. Karşılığında yaptırımlar kademeli kalkar ve güvenlik garantisi (rejim değişikliği sözü yok). Ama “kabul” kısmı hâlâ zayıf: Rejim zihninde “gizli kapasite” kalır.
- Uzmanlar (NYT, Carnegie): Başarı “erken uyarı ve müdahale”ye bağlı. Taarruzlar program geciktirdi ama “akıldan silmedi”.
Özetle: Anlaşma metni kâğıt, garanti ve sürekli, hibrit denetim (IAEA, ABD/uluslararası) içermeli. Bugünkü görüşmeler tam da bu düğümde: Hürmüz’e karşılık nükleer konu öncelik. Rusya’ya güven yok; çözüm “güven inşa etmek” için somut adım (stok ihracı). Bu olmadan “anlaşma” olsa bile kalıcı olmaz, döngü devam eder. Gerçekçi bakarsak, Trump’ın “bütün kartlar” baskısı İran’ı zorluyor, ama rejim ideolojisi hâlâ direniyor.
MESELE 4: ABD için IRGC ve rejim yapısı ile nükleer bağlantı nasıldır?
IRGC, rejimin “ideolojik ordusu”. Füzeleri, vekilleri ve nükleer altyapıyı kontrol ediyor. Rejim için nükleer, “devrimin devamı” ve “anti-emperyalist” gurur kaynağı. Barrack Obama teknik sınırlamayı denedi (JCPOA); Trump ise rejim odaklı baskı ve taarruz tercih etti. Neden rejim değişikliği gündeme geliyor? Çünkü nükleer program rejimin DNA’sında. Rejim değişmeden (veya stratejik paradigma değişmeden) program kalıcı olarak bitmez. IRGC’nin ekonomik gücü ve ideolojik eğitimi “vazgeçme”yi rejim intiharı gibi gösteriyor. Bu tespit, meselenin neden “sadece nükleer” olmadığını en iyi açıklıyor.
ABD’nin İran rejimi ve Devrim Muhafızları (IRGC) ile nükleer programı neden bu kadar iç içe gördüğü, tam da rejimin ideolojik ve yapısal kurgusundan kaynaklanıyor. Bu, “sadece tesisleri vurursak biter” diye özetlenecek basit bir mesele değil. Rejim için nükleer program, hayatta kalma, ideolojik direniş ve bölgesel hegemonya aracıdır. ABD (özellikle Trump dönemi) bunu “rejim değişikliği” olmadan kalıcı çözülemeyecek bir tehdit olarak görüyor.
İnceleme:
İran rejiminin yapısı ve ideolojik kurgusu
1979 İslam Devrimi’nden beri İran, velayet-i fakih (fıkıhçının velayeti) sistemiyle yönetiliyor: Üstün dini lider hem dini hem siyasi mutlak otorite. Rejim, “İslam devrimi ihracı”, “emperyalizme (ABD/İsrail) direniş” ve “bağımsızlık” üzerine kurulu. Ulus-devlet mantığından ziyade devrimci-Şii ideoloji hâkim: Dünya mazlumlarını kurtarma misyonu, Batı karşıtlığı, İsrail’in yok edilmesi gibi unsurlar.
Devrim Muhafızları (IRGC/Pasdaran) rejimin omurgası:
- Normal ordu (Arteş) sınırları korurken IRGC, devrimi koruma ve ihraç için kuruldu. Anayasada “ideolojik ordu” olarak tanımlanıyor.
- Yapı: Kara, hava (füze programı), deniz, istihbarat, Besic (milis) ve Kudüs Gücü (yurtdışı operasyonlar).
- Ekonomi: Büyük holdingler, kaçakçılık, yaptırımlara direnç; rejimin finansal gücü.
- Nükleer bağlantı: Balistik füze programı IRGC kontrolünde (Şahab serisi). Nükleer tesis güvenliği, paralel araştırma ve karar alma süreçlerinde etkili. IRGC, rejimin “direniş ekseni” (Hizbullah, Husiler vb.) stratejisinin motoru.
IRGC ideolojik eğitimle yoğruluyor: Cihat, velayet-i fakih, anti-Amerikanizm, anti-Siyonizm. Üyeler “devrimci din adamı-asker” gibi eğitiliyor. Bu yapı rejimi ayakta tutuyor; reformcular bile sınırlarını aşamıyor.
Nükleer programın rejimle bağlantısı
Nükleer, rejim için sadece silah değil, ideolojik ve stratejik varlık:
- Bağımsızlık sembolü: Batı’ya (özellikle ABD’ye) karşı “kendi kendine yeterlilik”. Şah dönemi Barış İçin Atomlar’dan devralınan program, devrim sonrası “İslamcı bilimsel zafer” haline getirildi. Hamaney “ulusal varlık” diyor.
- Caydırıcılık ve rejim güvenliği: ABD/İsrail “rejim değişikliği” tehditlerine karşı sigorta. Libya örneği ezberlenmiş. Nükleer gizil (hızlı bomba yapma kapasitesi) rejimin hayatta kalma garantisi.
- IRGC rolü: Füze ve nükleer entegrasyonu IRGC’de. Program, rejimin “devrimi ihraç” ve bölgesel hegemonya (Şii ekseni) vizyonunun parçası. IRGC, nükleer kararlarında etkili; “sınırsız nükleer” savunucusu.
- İdeolojik gurur: Bilimsel başarı ve direniş. Zenginleştirme “hak” olarak sunuluyor (NPT’ye göre sivil). Vazgeçmek demek ideolojik yenilgi demek.
Kısaca: Nükleer, rejimin DNA’sında. Rejim ayakta kaldıkça program (veya gizil kapasite) devam eder; çünkü ideoloji “teslimiyet”e izin vermez.
ABD’nin bakışı: Neden “rejim değişikliği” masada?
ABD için İran tehdidi nükleer, rejim ideolojisi ve IRGC üçlüsü. Nükleer tek başına değil; rejim nükleeri vekillerle (Hizbullah, Husiler) birleştirerek bölgesel istikrarsızlığa yol açıyor.
Obama dönemi (farklı yaklaşım): Angajman (diyalog) ve JCPOA (2015). Nükleeri teknik sınırlamalarla (stok, santrifüj, denetim) frenledi, yaptırımları kaldırdı. Rejimi değiştirmek yerine “ılımlı” unsurları teşvik etti. Ama füze, vekiller ve ideolojiyi ele almadı. Trump’a göre “zayıf” ve “zaman kazandırdı”. (ABD bakış açısı: Obama’ya yapılan eleştirinin özü bu ki zamanla ortaya çıkan tablo onun yanıldığını gösterdi.)
Trump yaklaşımı (ve genel ABD şahinleri):
- “Maksimum baskı” ve rejim değişikliği sinyalleri. Nükleer ve rejim ideolojisi bir bütün: IRGC ve velayet-i fakih sistemi değişmedikçe nükleer tehdit kalıcı. Trump “en iyi anlaşma” derken rejim değişikliğini “gerekli” görüyor; çünkü Obama tarzı “anlaşma rejimi kurtardı”. Savaş sonrası (2025-2026 vuruşlar) stoklar ve tesisler hasarlı ama “akıl” (ideoloji) silinmedi.
- Neden rejim değişikliği? Rejim “devrim ihracı” ve anti-ABD’yi bırakmadıkça nükleer (veya gizli) caydırıcılık peşinde olur. IRGC’nin ekonomik/askeri gücü rejimi ayakta tutuyor. Trump için bu “yapısal tehdit”.
Özetle, nükleer program rejimin ideolojik omurgasını (direniş, bağımsızlık, Şii devrim) besliyor. IRGC bunu askeri/ekonomik olarak koruyor. ABD (Trump) rejimi değiştirmeden nükleeri kalıcı çözmenin imkânsız olduğunu düşünüyor, çünkü kâğıt anlaşma (garanti) ideolojiyi değiştirmez. Obama “teknik çözüm” aradı, Trump “kök çözüm” (rejimi değiştirme arzusunun nedeni şeklinde) istiyor. Bu yüzden müzakerelerde “nükleer ve davranış değişikliği” dayatılıyor.
Gerçekçi tespit ne? Rejim nükleer kapasiteyi “varoluşsal” gördüğü sürece, taarruzlar veya yaptırımlar geciktirir, ama bitirmez. Çözüm, ya rejimin stratejik hesaplarını değiştirmek (güvenlik garantisi ve ekonomik rahatlama) ya da yapısal değişim. ABD’nin “rejim değişikliği” ısrarı buradan geliyor; “nükleer sadece semptom, ideolojik yapı kök sebep”. Bu dinamik 2026 müzakerelerinde de masada.
MESELE 5: Rusya ve Çin gerçekten ne istiyor? Uluslararası çözüm mümkün mü?
Rusya ve Çin nükleer silahlı İran istemiyor. İstikrar bozulur, enerji fiyatları yükselir, kendi nüfuz alanları risk altına girer. Ama mevcut rejimle ekonomik/askeri ilişkilerini koruyorlar (Buşehr, Kuşak Yol Projesi, silah ticareti).
Çelişki şurada: Nükleer yayılmayı önlerken rejimin ayakta kalmasını da tercih ediyorlar. Bu yüzden sadece ABD-İran masası yetmez. Uluslararası çözüm (P5+1 tarzı) şart ama Rusya-Çin’in “rejim desteği ve nükleer karşıtlığı” ikilemi her anlaşmayı karmaşıklaştırıyor. İki taraflı yol tıkanmaya mahkûm.
Rusya ve Çin’in İran’ın nükleer silah sahibi olmasını “isteyip istemediği” oldukça açık ve şeffaf bir şekilde biliniyor. Bu, sadece diplomatik açıklamalardan değil, stratejik analizlerden, istihbarat değerlendirmelerinden ve düşünce kuruluşları raporlarından (Hudson Institute, Carnegie, US-China Economic and Security Review Commission gibi) da netleşiyor. Kimse “gizli bir plan” peşinde değil; resmi pozisyonları ve ulusal çıkarları bunu ortaya koyuyor.
İnceleme:
Rusya’nın ve Çin’in gerçek tavrı nedir? Her ikisi de İran’ın nükleer silah sahibi olmasını istemiyor.
Rusya: Moskova resmen “İran’ın nükleer silah geliştirmesini istemiyoruz” diyor. Lavrov ve Putin’in açıklamaları, IAEA denetimlerini destekliyor ve “silahlaşma kanıtı yok” vurgusu yapıyor. Ama sivil nükleer hakkı (zenginleştirme) savunuyorlar. Putin, Trump’a ve İran’a “sıfır zenginleştirme” anlaşmasını teşvik etti; Rusya’nın uranyum stoğunu (İsfahan’daki %60’lık HEU dahil) kabul etmeye hazır olduğunu tekrarladı. Rusya, İran’la nükleer santral (Buşehr) ve yakıt işbirliği yapıyor, ama silah programına doğrudan katkı iddiaları resmi olarak reddediliyor veya sınırlı (çift kullanım teknoloji). Neden? İran’ın nükleer silahı, Rusya’nın kendi nükleer caydırıcılığını (NATO füze savunma sistemleri) zayıflatır, Orta Asya ve Kafkasya’da istikrarsızlığa yol açar ve NPT’yi (Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Antlaşması) çökertir.
Çin: Pekin daha da net. Şöyle: “İran’ın nükleer silah geliştirmesine karşıyız.” Çin Dışişleri Bakanlığı (Mao Ning ve diğer sözcüler) defalarca “barışçıl nükleer enerji hakkı”nı desteklediklerini ama silahlanmaya karşı olduklarını söylüyor. Çin, JCPOA’yı (2015 anlaşması) destekliyor, vuruşları kınıyor ama “diyalogla çözün” diyor. Stratejik neden: Körfez’den gelen petrol ithalatı (enerji güvenliği), Kuşak ve Yol Girişimi (BRI) ve Orta Doğu’da istikrar Çin’in önceliği. Nükleer İran, Suudi Arabistan-Türkiye gibi ülkelerde domino etkisi yaratır, NPT’yi bitirir ve Çin’in “sorumlu büyük güç” imajını zedeler. Çin’in İran’a silah (MANPAD vb.) veya çift kullanımlı malzeme gönderdiği iddiaları var ama nükleer silah yardımı yok.
Kim biliyor?
- Herkes: Resmi dışişleri açıklamaları, Lavrov’un konuşmaları, Çin’in BM ve NPT konferanslarındaki tutumu kamuoyunda.
- İstihbarat ve uzmanlar: ABD istihbaratı, IAEA, Carnegie Endowment, Hudson Institute, Arms Control Association gibi kurumlar yıllardır bu pozisyonları takip ediyor. Gizli bir “istek” yok; stratejik çıkarlar ortada.
Eğer Rusya veya Çin gerçekten İran’ın nükleer silah sahibi olmasını isteseydi, çoktan teknoloji veya hatta savaş başlığı transferi yaparlardı (Kuzey Kore gibi). Yapmıyorlar çünkü kendi güvenliklerini riske atar.
Rejimle alışveriş devam ederken uluslararası çözüm mümkün mü?
Evet, mümkün; ama sadece uluslararası (çok taraflı) yolla.
Rusya ve Çin, İran rejimiyle ekonomik/askeri/enerji alışverişini (Rusya: Nükleer santral, drone işbirliği; Çin: petrol, BRI, çift kullanım) sürdürüyor, ama bu “nükleer silahı desteklemek” anlamına gelmiyor. Tam tersine:
- Rusya, uranyum stoğunu almak için teklif veriyor ve “anlaşma olursa yardımcı oluruz” diyor.
- Çin, “Çin karakterli anlaşma” (konsorsiyumla uranyum yönetimi) öneriyor ve Trump-Xi görüşmelerinde arka planda rol oynuyor.
Uluslararası perspektif (P5+1 formatı): JCPOA tam da bu yüzden P5+1 (ABD, Rusya, Çin, İngiltere, Fransa, Almanya) ve AB ile yapıldı. Rusya ve Çin:
- BM Güvenlik Konseyi’nde veto gücü var.
- Teknik rol oynuyor (Rusya yakıt, Çin olası konsorsiyum).
- İran üzerinde nüfuzları var (ekonomik kaldıraç).
Yaptırımlar, IAEA denetimi ve stok ihracı ancak onların onayıyla kalıcı olur. Çift taraflı (sadece ABD-İran) masada oturmak yeterli değil; 2018’de Trump JCPOA’dan çekilince Rusya ve Çin anlaşmayı korudu, İran stokları artırdı. 2026’da da (savaş sonrası müzakerelerde) Rusya “arabulucu” rolü üstleniyor, Çin “diyalog” çağrısı yapıyor. İran’ın uranyum stoğu, zenginleştirme ve yaptırımlar gibi düğümler ancak P5+1’de çözülür.
Özetle: Rusya ve Çin İran’ın nükleer silahını istemiyor; rejimle ticari/stratejik ilişkilerini korurken nükleer dosyanın “kontrollü” kalmasını tercih ediyor. Konu uluslararası perspektifte çözülebilir (ve çözülmesi gereken); çünkü Rusya ve Çin olmadan ne yaptırımlar kalıcı olur ne denetim ne de stok ihracı. ABD’nin tek başına İran’la masaya oturması “anlaşma” getirebilir ama kalıcı barış getirmez; döngü devam eder. Şu anki (Mayıs 2026) müzakereler de tam bu yüzden Pakistan arabuluculuğunda ilerliyor ama Rusya-Çin faktörü masada. Gerçek çözüm, çok taraflı “kabul, doğrulama, çıkar dengesi”nde.
MESELE 6: Trump’ın savaş hazırlığı, yürütmesi ve dünya kamuoyunun bakışı nasıl?
Trump taarruzları “nükleer tehdidi önleme” diye sundu. Hazırlık ve icra teknik başarı getirdi ama dünya kamuoyu ikna olmadı. Çoğu ülke “bölgesel güç mücadelesi” olarak görüyor. Anketlerde nükleer endişe var ama “savaş onayı” düşük.
Neden başarılı olamadı? Çünkü mesaj “küresel risk” değil, “ABD-İsrail önceliği” gibi algılandı. Dünya, gizliliği, rejim ideolojisini ve NPT domino etkisini yeterince görmedi. Ortak irade oluşmadı; bunun yerine ekonomik kaygı (petrol) ve “savaş yorgunluğu” öne çıktı.
Bu konuyu objektif şekilde irdeleyebilmek adına bir anlığına Amerika’yı, İsrail’i ve Trump’ı bir kenara bırakalım. Konu gerçekten İran’ın nükleer silah sahibi olmaması ise, dünya kamuoyunun bunu nasıl görmesi gerektiği, olayın şu anki gerçek hali ve neden hâlâ “ciddi bir küresel mesele” olarak yeterince anlaşılmadığı çok net bir tablo ortaya koyuyor. Bu, ne “bölgesel kavga” ne de “bir ülkenin iç işi”; uluslararası nükleer düzenin temelini sarsacak bir kırılma noktası.
İnceleme:
Dünya kamuoyu bu konuyu nasıl görmeli?
Nükleer silahlı bir İran, küresel güvenlik mimarisini doğrudan tehdit eder. Neden?
Çünkü:
- NPT’nin (Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Antlaşması) çöküşü: İran, NPT üyesi ve “barışçıl” program hakkı iddia ediyor. Ama %60 zenginleştirilmiş uranyum stoğu (440 kg civarı, yaklaşık 10 bomba hammaddesi) ve know-how ile “eşik ülke” konumunda. Silah edinirse, NPT’nin “hiç kimse yeni silah yapmayacak” kuralı fiilen biter. Dünya, 1970’lerden beri ayakta tuttuğu “yayılmayı önleme” rejimini kaybeder. Bu, sadece İran’ı değil, her ülkeyi etkiler.
- Orta Doğu’da zincirleme silahlanma yarışı: Suudi Arabistan Veliaht Prensi MbS defalarca “İran nükleer silah yaparsa biz de yaparız” dedi. Başka ülkeler de (bölgesel güç olarak) aynı yolu izleyebilir. Bir nükleer İran, Körfez’den Akdeniz’e kadar “nükleer domino” etkisi yaratır. Petrol fiyatları, enerji güvenliği ve ticaret yolları (Hürmüz Boğazı) küresel ekonomiyi vurur. Bu, sadece Orta Doğu değil, Avrupa, Asya ve Afrika’nın enerji faturasını da yükseltir.
- Küresel istikrarsızlık ve risk artışı: İran’ın balistik füzeleri (Şahab serisi) ve vekil ağları (Hizbullah, Husiler vb.) zaten var. Nükleer kapasite eklenirse, bölgesel krizler (örneğin Yemen, Lübnan, Suriye) nükleer gölgede kalır. Silahın “teröristlere aktarılması” düşük ihtimal olsa da, rejimin ideolojik yapısı (devrim ihracı) ve geçmiş davranışları (füze teknolojisi paylaşımı) bu korkuyu haklı kılar. Sonuç: Daha fazla savaş riski, daha yüksek petrol fiyatları, daha fazla mülteci akını ve küresel tedarik zinciri kırılması.
Kısaca, dünya kamuoyu bunu “İran’ın kendi hakkı” diye değil, “herkesin ortak güvenliğini tehdit eden bir kırılma” olarak görmeli. 2012 Pew anketinde 21 ülkede ezici çoğunluk “İran nükleer silah edinmesin” demişti; bu görüş hâlâ geçerli ve tarafsız olması gereken bir tutum.
Olay şu anda nereye geldi?
Mayıs 2026 itibarıyla İran’ın nükleer programı “ağır hasarlı ama tamamen bitmemiş” durumda:
- Haziran 2025 ve Şubat 2026 taarruzları Natanz, Fordow ve İsfahan’ı vurdu. Zenginleştirme tesisleri büyük ölçüde devre dışı, bilim insanları ve altyapı kaybedildi.
- Kritik stok (440.9 kg %60 zenginleştirilmiş uranyum) büyük oranda İsfahan’ın yeraltı tünellerinde, moloz altında. IAEA, Haziran 2025’ten beri erişemiyor; denetim askıda.
- Program “geriletildi” ama “yok edici” değil. Bilgi (know-how) ve gizli kapasite (karar verilirse haftalar içinde silah seviyesine çıkma) hâlâ İran’da. IAEA: “Yapılandırılmış bomba programı yok” ama “barışçıl güvence veremiyoruz”.
Müzakereler (2025’te başladı, 2026’da devam ediyor) tıkanık: İran “önce abluka kalksın” diyor, Batı “önce stok dışarı ve sıfır zenginleştirme” istiyor. Malzeme hâlâ İran topraklarında ve erişilemez derinlikte. Yani tehlike “anında bomba” değil, ama “kalıcı gizil tehdit” olarak duruyor.
Neden hâlâ yeterince anlaşılmış değil?
Çünkü konu karmaşık ve kolay kutuplaştırılıyor:
- Kamuoyları “ABD-İsrail’ karşı İran” diye görüyor; küresel yayılma riskini (NPT çöküşü, bölge ülkelerinde domino etkisi) gözden kaçırıyor.
- Teknik detaylar zor: “%60 zenginleştirme ne demek?”, “moloz altındaki uranyum ne kadar tehlikeli?”, “gizil/latent kapasite nedir?” gibi sorular halka ulaşmıyor. Medya savaş görüntülerine, petrol fiyatlarına odaklanıyor.
- İran rejimi “hak” diye sunuyor, bazı kesimler “savunma” olarak algılıyor. Oysa rejim ideolojisi (direniş ekseni) ve nükleer toplamıyla risk katlanıyor.
- Geçmişte (JCPOA gibi) “anlaşma ile çözülür” umudu vardı; vuruşlar sonrası “bitti” algısı oluştu ama gerçekte “akıl ve malzeme” silinmedi.
Sonuç: Dünya kamuoyu bunu ciddi bir küresel mesele olarak görmeli. Çünkü bir ülkenin nükleer silahı, sadece o ülkeyi değil, herkesin güvenliğini ve uluslararası düzeni bozar. Şu anki durum “tehlike geçti” değil; “tehlike geciktirildi ve gizlendi”. Anlaşılmadıkça, çözüm de (kalıcı denetim, stok ihracı, bölgesel mutabakat) zorlaşıyor. Bu, tarafsız bir bakışla ele alınması gereken, herkesin ortak çıkarı olan bir konu.
Sonuç
Mesele “tesisleri vurmak” veya “kâğıt üzerinde anlaşma” ile bitmiyor. Rejimin stratejik kabulü (nükleeri “sigorta” olmaktan çıkarması) şart.
Bunun için:
- Güçlü, sürekli IAEA denetimi ve stok ihracı.
- Çok taraflı garanti mekanizması (Rusya-Çin dahil).
- Rejime “güvenlik ve ekonomik rahatlama” karşılığında stratejik vazgeçiş teklifi (ama rejim değişikliği baskısı olmadan olmaz).
- Dünya kamuoyuna arka planın (gizli taraflar) ve ideolojik boyutun anlatılması.
Tüm bu bölümler bir araya gelince ortaya çıkan tablo şu: İran nükleer meselesi çok katmanlı bir düğüm. 2025-2026 taarruzları taktik başarı getirdi, ama stratejik düğümü çözmedi. İran nükleer kapasitesi rejimin DNA’sına işlemiş bir “direniş aracı”. Bunu anlamadan her çözüm geçicidir. Dünya, meseleyi “taraf savaşı” değil, “küresel nükleer düzenin geleceği” olarak görmelidir. Aksi takdirde döngü devam eder: Vuruş, gerileme, yeniden inşa ve yeni kriz.
Bugün anlaşılan şu: Fiziksel taarruz ve diplomasi yetmiyor; çünkü rejimin ideolojik kabulü, gizil kapasite ve uluslararası çelişkiler (Rusya-Çin ikilemi) devam ediyor. En büyük sorun İran’ın sertlik yanlılarından ve kurulan devlet yapısından kaynaklanıyor. Kimse bir ülkeye böyle bir devlet olmaz da diyemiyor; hem dese ne olacak? İşte savaş böyle karmaşık bir halde! Dünya kamuoyu işin bu yönünü “taraf meselesi” diye gördüğü için yeterince ciddiye almıyor. Bu konu bir kıyamet senaryosu mu değil mi?
Ben burada İran’ın meselesini masaya yatırdım. İsrail ondan aşağı değil, dünya biliyor. Nükleer meselelerde denge esastır, bunu da bilmeyen yok. Ama işte nükleer kapasiteyi yaşamsal gören IRGC gibi bir yapıya dayalı İran ile nükleer kapasiteye ulaşmış bir İsrail bölgeye ne denli sorun çıkarıyor, ortada. Orta Doğu bu istikrarsızlıkla daha ne kadar yaşar ayrı bir konu. En azından şu anki konuyu bir şekilde ele aldık, ki diğerlerini de bu perspektiften inceleme açısından detaylandırma alıştırması yapmış olduk.
(Konuyla doğrudan alakalı değil ama bu arada yazayım, çünkü sürekli soruluyor: Uluslararası anlaşmalara ve hukuka saygılı, NATO üyesi, demokratik ülke Türkiye, küresel ve bölgesel nükleer denge esasına göre nükleer kapasiteye sahip olmalıdır. Öyle ki, bu manada, nitelikleri yönüyle Türkiye’ye yakın bazı Avrupa ülkeleri de bu tür çalışmalara dahil olmak niyetinde olabilirler, bunların işaretlerini de almak mümkün. Ancak demokrasinin ve hukukun olmadığı yerlerde yeni tehdit unsurlarının ortaya çıkması, dünya barışının tehlikeye girmesi anlamına gelir. Böylesi insanlığın geleceğini temsil eden stratejik meselelerde hassas ayrımları doğru yapmak gerekir.)
Savaşa dönelim: Görüşmeler ne noktada? Hürmüz ve nükleer. Neden nükleer konu önemli, işte bu inceleme size konuyu açıklama imkânı yarattı. Eğer bir çözüm veya formül olacak ise buradaki bilgilerden istifadeyle, durum nereye seyrediyor veya kim kendi iradesini anlaşmaya aksettirdi, işte bunu ortaya çıkarabilmek mümkün olacak. Hatta savaşa devam edilecekse bunun nedeni de buradan daha iyi anlaşılmış olacak.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish