İran savaşı: Askeri üstünlük, stratejik belirsizlik ve küresel hesaplar

Gürsel Tokmakoğlu Independent Türkçe için yazdı

Fotoğraf: Reuters

Günümüzün savaşı, klasik “kazan-kaybet” mantığının ötesinde cereyan etmekteydi. Bunun en belirgin örneği halinde 2026 İran Savaşı, 28 Şubat’ta ABD ve İsrail’in İran’a yönelik kapsamlı hava harekâtıyla başladı. Dini Lider Ali Hameney’in öldürülmesi, İran’ın misillemeleri, Hürmüz Boğazı’nın fiilen kapatılması ve ABD’nin 13 Nisan’dan itibaren İran limanlarına yönelik deniz ablukası ile savaş, yeni bir safhaya taşındı. Askeri sahada ABD, silindir gibi geçti; ancak stratejik planda tablo çok daha karmaşık olacaktı. Savaşlar artık beşinci nesil çatışmalar: Hibrit, ekonomik ve küresel. Cephedeki füze sayısından ziyade cebinize baktığınızda ne kaldığı belirleyici oluyor, bu gözle bakılmadıkça sonuçlar görülemiyor.


Askeri gerçek: ABD’nin sahadaki hakimiyeti

ABD ve İsrail’in ilk 12 saatte 900’e yakın hedefi vurması, İran’ın hava savunmasını, füze altyapısını ve komuta merkezlerini büyük ölçüde felç etti. İran ordusu “hâlâ savaş durumunda” olsa da, stratejik kapasitesi ağır darbe aldı. ABD donanması, İran limanlarını abluka altına aldı; petrol ihracatı Mart 2026’daki 1,85 milyon varil/günden nisanda yaklaşık 567 bin varile geriledi. Depolama kapasitesi dolmak üzere ve yıllık 9-15 milyar dolarlık gelir kaybı konuşuluyor.
İran yönetimi iç kamuoyuna “ayaktayız, sistem devam ediyor” mesajı verirken, dış ilişkiler yetkilileri başka kapıları dolaşıp “ne yapabiliriz?” sorusunu soruyor. Petrol ve doğalgaz satışının durması, ekonomiyi tam abluka altına aldı. Halkla yönetici ilişkisi hâlâ “birlik” görüntüsü verse de, direnç zamana ve ekonomik baskıya bağlı.


Stratejik boyut: Cepheye bakmak yetmiyor

Savaşın askeri üstünlüğü tartışmasız ABD’de. Ancak stratejik kazanımlar hâlâ soru işareti. Daha önce yazdığım gibi (Mart-Nisan 2026 “İran Operasyonu” serisinde), “askeri olarak ABD üstünlüğünü inkâr eden varsa tartışsın; ama stratejik olarak ne elde edildi?” diye sormuştum. Bugün hâlâ aynı soruyu soruyoruz.

Küresel enerji dengeleri altüst oldu. Hürmüz Boğazı üzerinden dünya petrol ticaretinin %25’i, LNG’nin %20’si geçiyordu. İran’ın kapatma ve ABD’nin karşı-ablukası “çift abluka” yarattı. Petrol fiyatlarındaki dalgalanma (77-119 dolar arası) sadece İran’ı değil, Avrupa’yı, Çin’i, Rusya’yı ve Asya’yı vurdu. Tayland’dan Japonya’ya enerji ithal eden herkes cebine baktı.

En çarpıcı gelişme: Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), 28 Nisan 2026’da OPEC ve OPEC+’tan ayrıldığını açıkladı. Ulusal çıkarlarını öne sürerek 1 Mayıs itibarıyla gruptan çıkıyor. Bu, Suudi Arabistan liderliğindeki OPEC’in petrol üretim ve fiyatlandırma gücünü zayıflatıyor. ABD’nin petrodolar sistemini koruma projesi bağlamında Körfez ülkeleri yeniden pozisyon alıyor. Venezuela’dan sonra İran baskısı, enerji ticaretinde yeni dengeler doğuruyor.

Dilemma: Venezuela, Maduro ve anlaşma, İran, Hürmüz ve abluka kısa sürede herkesin gözü önünde cereyan ediyorken, konuyu bir yandan teoloji diğer yandan füze hesabı ile açıklayanların cebindeki paraya ne oldu?


Petrodolar ve yeni enerji düzeni

Güvenilir analizler, savaşın petrodolar sistemini sarstığını gösteriyor. Örnekler: CSIS’e göre İran, “gerçek savaşını küresel ekonomiye karşı veriyor”; Hürmüz’ü mayınlayarak dolar cinsinden enerji ticaretini hedef alıyor. Reuters ve Deutsche Bank stratejistleri, “petroyuan”ın yükselişini ve petrodoların erozyonunu tartışıyor. 

ABD, savunma bütçesini 1 trilyona çıkardı, stokları eritti ama yeni üretimle silah ekonomisini canlandırıyor. Füzelerin raf ömrü dolanları tüketildi, yenileri üretiliyor ve müttefiklere “bunları satın alacaksınız” deniyor. Savaş, ABD’ye savunma sanayii için yeni pazarlar açıyor. Bu da o bilinen savaş ekonomisi konusu, ki ben bunları uzun uzun yazdım. 

ABD faturayı kime kesecek? Dolar hesabı bir konu, ikincisi petrol fiyatlarının belirlenmesi (petrol arzı meselesiyle beraber), bir de küresel silah ihtiyacı, üretimin ve ticaret yollarının güvenliği meseleleri… Bunların maliyeti olduğu açık da bedeli ödeyenler kimler?

Venezuela, İran derken, bugün ortaya çıkan yeni bir petrodolar hesabı var.


“Kazandı-kaybetti” tartışması ve algı hatası

İfade ettiğim gibi: “Kazanmak veya kaybetmekle ilgili bir problem yoktu.” İşgal yoktu, İran için konu hiç bu şekilde düşünülmedi, hazırlık bile yoktu. Rejim değişikliği hedeflense de İran’ı bugün kim yönetiyor sorusu var. Venezuela’dakine benzer düşünülse ne sonuç çıkar? Bazı çevreler “İran kazandı” diye heyecanla alınan haberleri büyüttü; oysa 30-40 gün sonra bile Mücteba Hamaney’in hayatta olup olmadığını, sağlığının nasıl olduğunu yazanlar çıkıyorsa, kim hangi konudan emin? Ben savaşın ilk haftasında İran yönetiminde ikilik var dediğimde anlaşılmadı, şimdi önemli sayılan küresel medya organları konu ediyor, diğerleri de böyleymiş diye haberleri kopyalıyor. 

Sonuçta bu bana göre ne biliyor musunuz? Bu, “bin yıl öncesinin aklıyla beşinci nesil savaşı okumak” demek. Akıl değişmedikçe ceplere hükmedenlerin işi kolaylaşmakta.

Savaş, tepkisel yorumlarla anlaşılmaz. 


Büyük resim, görünen resim

ABD küresel politikalarına devam ederken iç meseleleriyle de uğraşıyor; üçüncü uçak gemisini bölgeye getirdi, devam eden savaşta stratejik baskısını sürdürüyor. CENTCOM vurabiliriz diye mesaj verdi. Bu bir işaret mi?

İran’da karar verme güçlüğü devam ediyor. Bir arayış var ve bu arayışın varacağı noktayı hesap etmekteki güçlükleri görülüyor. 
Olup bitenden Rusya, Avrupa, Çin hepsi etkileniyor. Etkilenmeyen var mı? BAE, OPEC’ten çıktı. Petrodolar büyüdü.

Savaşı küresel boyutta izleme zamanı.


Küresel sınama vakti

İran Dışişleri Bakanı Arakçı Rusya’ya gitti. Putin daha sonra Trump’ı telefonla aradı. 

Trump ve Putin telefon konuşması: Trump ve Putin arasındaki Alaska rüzgârı esmeye devam ediyor. Dün 1,5 saate yakın zaman telefonla görüştüler. Eğer Biden yönetimi zamanında olsaydı bu görüşme için Cenevre’de zirve toplantısı yapmak zorunda kalırlardı. Putin ve Trump’ın telefonda birbirlerine ulaşabiliyor olmaları uluslararası ilişkiler bakımından farklı bir değerlendirmeye tabi tutulmasını gerektiriyor olmalı. Bu işin diğer tarafı, konuşulan konu elbette İran, Hürmüz Boğazı ve küresel enerji arzı. İran Dışişleri Bakanı Arakçı’nın istişare amaçlı Rusya seyahatinde Putin ile görüşmesi ve bunun sonuçlarının Rusya tarafından Amerika’ya iletildiği husus. Talepler, beklentiler… İkinci konu ise Ukrayna. Amerika, Rusya, Ukrayna, Avrupa bağlamında nelerin görüşüldüğünü tahmin edebiliyorsunuz. 1,5 saati dolduran bu iki başlık bütün dünyanın hop oturup hop kalktığı konularla alakalı.

İran konusu ne olacak? Canlı başlık!.. Hürmüz kadar nükleer madde işleri var. Rusya bu konuya daha yakın. İran’daki nükleer madde ne olacak? Bunu Putin açıklayabilir. Görüşmelere etki eder bir başlık.

Bu tür görüşmelerde Trump daha özel bilgilere sahip olabilir. Karşılıklı görüşmede gizlenen ama diğerinde aktarılan gerçek durum! Bunu da unutmamak gerekir.

Trump, Kral III. Charles’i ağırladı, neler konuşuldu?

Kral Charles’ın ABD ziyareti: Özel ilişkinin dayanıklılığı ve değişen dünya düzeni.

Nisan 2026’da Kral III. Charles’ın ABD’ye gerçekleştirdiği devlet ziyareti hem sembolik hem de jeopolitik açıdan önemli bir olay olarak kayıtlara geçti. Ziyaret, İran savaşı, NATO gerilimleri ve ticaret anlaşmazlıkları nedeniyle zorlanan ABD-İngiltere (“özel ilişki”) ilişkilerini onarma amacı taşıyordu.

Kral Charles, Kongre konuşmasında NATO’yu, Madde-5’in devreye girmesini ve Ukrayna’ya “sarsılmaz kararlılık” çağrısını öne çıkardı. Arktik’teki eriyen buzullardan Orta Doğu’daki çatışmalara kadar küresel belirsizliğe dikkat çekti ve demokraside “yürütme gücünün kontrole tabi” olduğunu hatırlattı. Charles, Süveyş krizinden sonra annesi Kraliçe Elizabeth’in 1957 ziyaretini anımsatarak “Bugün öyle bir şey hayal etmek zor… Ama ilişki her zamankinden önemli” mesajı verdi.

Konuşmalarda doğrudan isim verilmese de İran ve Orta Doğu’ya dolaylı göndermeler vardı. Kral, “Avrupa’dan Orta Doğu’ya kadar çatışmaların yaşandığı büyük belirsizlik zamanları”ndan bahsetti ve barış, diyalog ile çok taraflılığı vurguladı. Trump ise yemekte “İran’ın nükleer silah sahibi olmasına asla izin vermeyeceğiz… Charles benimle hemfikir, benden bile daha güçlü” dedi. Kral bunu ne doğruladı ne yalanladı; protokol gereği doğrudan politikaya girmemesi, İngiltere’nin temkinli duruşunu yansıtıyordu.

Dünya sistemi, eski ittifakların dayanıklılığını test etmeye devam ediyor.

Trump’ın Çin ziyaret olacak, Xi Jinping ile görüşmeler hazırlanıyor. 


Gelecek: Herkes üstüne düşeni alacak

Savaşın süresi (üç ay, beş ay?) belirsiz. Hürmüz’deki her değişiklik, Pasifik’ten Kuzey Avrupa’ya kadar anlaşmaları yeniden yazacak. Kimin kiminle “evlilik” yapacağı, metinlerdeki gizli maddeler, yeni ittifaklar hâlâ şekilleniyor. Kimse iddialı laflarla ortaya çıkmasın. Gördüğünüz bildiğiniz sınırlı ve propaganda ürünü olanlar da az değil.

Benim daha önce yazdığım stratejik tespitler (lojistik rolü, Hürmüz’ün jeopolitiği, büyük güçlerin ikilemleri) bugün teyit ediliyor. 

Bugün savaşlar kılıç-kalkan değil; küresel hesapları yönetme sanatıdır. 

Tepkileri bırakın, insanlar hazmetsin. İran, Çin ya da başka bir aktörle karşı karşıya kalan herkes, kısa-orta-uzun vadede Amerika’yla nasıl plan içinde olacağını düşünmek zorunda. Biliyorum diye çıkmayın! Çünkü halen şekillenene bir düzen var, neyi bilebilirsiniz ki?

Sonuçta herkes cebine bakacak. İran vatandaşı, Suudi Arabistan, BAE, Tayland, Japonya… Petrol varilinin gücü abluka altında okunamıyor. Dünya düzeni değişiyor; elastikiyetini ve jeopolitik denklemini büyük düşünerek okumak lazım. Burada üç beş yüz hesabı yetmez.

Savaşlar çaresizlik üretir. Ama aynı zamanda yeni kapılar açar. Kimin ne kazandığını ne kaybettiğini hep birlikte göreceğiz. 

Olaylara böyle bakmak; bu algı mekanizmamızı doğru çalıştırmanın tek yolu.

 

 

*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU