Ömer Kocaman'la Türk dünyasını konuşmak: Dede Korkut'tan bugüne uzanan hat

Elif Sena Darbaz Independent Türkçe için yazdı

Teşkilatı Genel Sekreter Yardımcısı Ömer Kocaman, Independent Türkçe için Elif Sena Darbaz'ın sorularını yanıtladı

İstanbul’da yağmurun şehri yavaşlattığı sabahlardan biri. Sokaklar henüz dolmamış, sesler bastırılmış, gündem kendini dayatmak için biraz daha vakit bekliyor. Böyle anlarda konuşulan meseleler de farklı bir tona bürünüyor. Gürültü çekildiğinde geriye kalan şey, çoğu zaman daha sahici oluyor.

Türk dünyası üzerine yapılan tartışmalar da genelde böyle bir sessizliği pek bulamıyor. Ya hızlı hüküm veriliyor ya da büyük cümlelerin içine yerleştirilip mesafe kaybediliyor. Bir tarafta her gelişmeyi tarihsel bir uyanış gibi okuyan yaklaşım, diğer tarafta bu alanı sembolik bir yakınlık olarak görüp ciddiye almayan bir dil.

Bu iki uç arasında kalan şey ise çoğu zaman gözden kaçıyor: Türk dünyası dediğimiz yapı ne bir anda ortaya çıkmış bir birlik ne de kendiliğinden dağılacak bir temas alanı. Bu alan yıllara yayılan, katman katman ilerleyen ve büyük ölçüde görünmeyen ilişkiler üzerinden şekilleniyor.

Bu yüzden bu başlığı anlamaya çalışırken büyük anlatılardan biraz uzaklaşıp sahaya bakmak gerekiyor. Kurumlara, ilişkilere, insanların birbirine nasıl temas ettiğine… Hangi noktada bağ kurulduğuna, hangi noktada koptuğuna.

Ömer Kocaman ile yapılan sohbet tam da böyle bir yerden açıldı. Bir teşkilatın faaliyetlerinden önce, o faaliyetleri mümkün kılan zihinsel arka plan konuşuldu. Çünkü bazı hikâyeler masa başında başlamaz. Çok daha erken bir yerde, fark edilmeden yönünü belirler.

Ve çoğu zaman, o ilk yönelim anlaşılmadan bugünkü tabloyu anlamak mümkün olmaz.
 

Çocuklukta kurulan yön

Bazı meslekler sonradan seçilmez. Daha doğru ifadeyle, seçim çok sonra yapılır ama yön çok daha erken belirlenir. Ömer Kocaman’ın anlattıkları bu açıdan dikkat çekici.

İlkokul yılları. Okuma yazmanın yeni öğrenildiği bir dönem. Elinde Yüz Büyük İnsan. Tarih boyunca iz bırakmış isimler… Cengiz Han’dan devlet adamlarına, düşünürlere kadar uzanan bir dünya. Bu ilk temasın ardından gelen Dede Korkut Hikâyeleri. Henüz akademik bir çerçevesi yok ama belirgin bir istikamet var: tarih, hafıza ve o hafızanın uzandığı coğrafya.

Bu tür başlangıçlar çoğu zaman hafife alınır. Halbuki dış politika dediğimiz alanın arkasında çoğunlukla böyle erken temaslar bulunur. Kitapla kurulan ilişki zamanla coğrafyaya, coğrafya da meseleye dönüşür. Üniversite tercihi, yüksek lisans, doktora… Bunlar yönü değiştiren değil, var olan yönü derinleştiren adımlar hâline gelir.

Kocaman’ın hikâyesinde de benzer bir hat var. Uluslararası ilişkiler eğitimiyle şekillenen bir akademik zemin. Ardından gelen teorik birikim. Fakat bu hikâyeyi belirleyen esas kırılma noktası akademi değil, saha oluyor.

Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı (TİKA) Başkanlığı ile kurulan temas, bu zihinsel yönün somut karşılığını bulduğu yer. Teoride öğrenilen dünya ile sahada karşılaşılan gerçeklik ilk kez burada üst üste geliyor.

Bu noktadan sonra anlatılan şey bir kariyer çizgisi olmaktan çıkıyor. Daha çok, zihinde kurulan bir dünyanın sahada karşılık bulmasının hikâyesine dönüşüyor.

Ve o karşılık, çoğu zaman beklenenden daha güçlü oluyor.


Saha ile karşılaşma: Algının ağırlığı

Teori ile saha arasındaki mesafe, çoğu zaman kâğıt üzerinde göründüğünden daha geniştir. Haritalar yön verir, kavramlar çerçeve kurar; fakat o çerçevenin içinin neyle dolduğunu görmek için sahaya temas etmek gerekir.

Ömer Kocaman’ın anlattıkları tam bu kırılma noktasına işaret ediyor. Akademide kurulan zihinsel dünya, sahada ilk kez gerçek karşılıkla buluşuyor. Orta Asya’dan Doğu Afrika’ya uzanan hatta tekrar eden bir gözlem var:

Beni en çok etkileyen şey insanların Türkiye’ye olan sevgisiydi.


Bu cümle ilk bakışta genel bir izlenim gibi durabilir. Fakat sahada karşılaşılan örnekler bu ifadenin altını dolduruyor. Zanzibar’da Osmanlı’ya ve II. Abdülhamid’e yönelik canlı hatıra, Kenya’nın Malindi bölgesinde karşılaşılan Osmanlı izi… Bunlar tek başına büyük veriler sayılmaz. Ancak bir araya geldiklerinde bir algı haritası oluşturur.

Asıl dikkat çekici olan, bu algının nasıl ifade edildiği:

Bize ‘our whites’ diyorlar.


Bu ifade, alışıldık dış politika dilinin dışında bir yere oturuyor. Bir yandan tarihsel bir mesafeyi ima ederken, diğer yandan o mesafenin farklı biçimde kurulduğunu gösteriyor. Batı ile kurulan ilişki biçimi ile Türkiye’ye yönelen algı arasında sahada hissedilen bir ayrım var.

Bu ayrımı anlamadan Türkiye’nin dış sahadaki etkisini okumak zorlaşıyor.

Çünkü burada mesele yapılan projelerin büyüklüğü değil. Asıl mesele, o projelerin nasıl okunduğu. Aynı faaliyet bir yerde mesafe üretirken başka bir yerde yakınlık kurabiliyor. Bu farkı belirleyen unsur ise çoğu zaman teknik kapasite değil, niyetin algılanışı.

Bu yüzden sahada kurulan ilişkiyi klasik “yumuşak güç” kavramıyla açıklamak eksik kalıyor. Burada oluşan şey bir etki alanından çok bir güven zemini.
Ve güven, büyük projelerle değil; tekrar eden temaslarla, küçük karşılaşmalarla ve zamanla oluşuyor.

Saha bu açıdan belirleyici. Orada kurulan bağ, masa başında kurulan dilin sınırlarını çiziyor.
Kurulan o bağ anlaşılmadan yapılan her değerlendirme, ister istemez eksik kalıyor.


Sahada sınırlarla karşılaşmak

Saha, temasın kurulduğu yer olduğu kadar sınırların da en net göründüğü alan. Haritalarda mümkün görünen birçok şey, sahada farklı bir karşılık bulur. İmkân ile niyet arasındaki mesafe burada ölçülür.

Ömer Kocaman’ın anlattığı en çarpıcı örneklerden biri Kenya’daki Dadaab Mülteci Kampı.

Dadaab, rakamlarla anlatıldığında büyük bir kamp. Fakat oraya gidildiğinde mesele rakam olmaktan çıkıyor. Doğmuş, büyümüş, evlenmiş ve hayatı boyunca o kampın dışına çıkmamış insanlar… Dünyayı tel örgülerin gerisinden tanıyan bir hayat.

Kocaman’ın bu tablo karşısında kurduğu cümle, meselenin ağırlığını açık biçimde ortaya koyuyor:

Orada doğmuş, büyümüş, evlenmiş ama o kampın dışına hiç çıkmamış insanlar gördüm.


Bu gözlemden sonra bir fikir ortaya çıkıyor. Eğitim, spor ve sosyal alanların bir araya geldiği bir merkez. Çocukların farklı imkânlara ulaşabildiği bir yapı. Projesi hazırlanıyor, çerçevesi çiziliyor.

Fakat sahada her fikir hayata geçmez.

Projeyi oluşturmuştuk ama gerçekleştiremedik. Hâlâ aklıma gelir.


Bu cümle, çoğu zaman anlatılmayan bir tarafı görünür kılıyor. Dış politika anlatılarında genelde tamamlanan projeler yer bulur. Açılan okullar, yapılan yatırımlar, gerçekleşen programlar…

Oysa sahada çalışanların zihninde başka bir liste daha vardır. Yapılamayanlar, yarım kalanlar, uygun zemin bulunamayan girişimler.

Bu durum bir eksiklikten çok, sahadaki gerçekliğin kendisini gösterir. Çünkü her coğrafyanın kendi dengesi vardır. Yerel şartlar, güvenlik ortamı, uluslararası yapı, finansal imkânlar… Bunların her biri bir projenin kaderini belirler.

Bu yüzden sahada kurulan her hedef, aynı zamanda bir sınırla karşılaşır.

Ve bu sınır, çoğu zaman masa başında görünen dünyadan daha öğreticidir.

Çünkü dış politikada asıl belirleyici olan, neyin yapılabildiği kadar neyin yapılamadığını da doğru okuyabilmektir.

Bu okuma yapılmadan kurulan her anlatı, sahayı eksik yansıtır.


Küçük görünen projeler, büyük anlamlar

Sahada kurulan temas her zaman büyük ölçekli yatırımlarla ilerlemez. Çoğu zaman kalıcı iz, ilk bakışta sınırlı görünen müdahalelerden çıkar. Bir yapının büyüklüğü ile bıraktığı etki her zaman aynı ölçekte ilerlemez. Bazı işler vardır; teknik olarak dar bir çerçevede kalır, fakat hafıza düzeyinde derin bir karşılık üretir.

Ömer Kocaman’ın anlattığı iki örnek bu durumu açık biçimde ortaya koyuyor.

İlki, Kazakistan’da Hoca Ahmet Yesevi’nin hocası Arslan Baba için yapılan bir şadırvan.

Türkistan coğrafyasında yerleşmiş bir ziyaret düzeni var. İnsanlar Hoca Ahmet Yesevi’ye gitmeden önce Arslan Baba’ya uğrar. Bu hat, bir ziyaret alışkanlığından fazlasını taşır; bilgi aktarımını, silsileyi ve aidiyeti içinde barındırır.

Sahada karşılaşılan durum ise oldukça net:

Abdest alma şartları müsait değildi.


Bu eksiklik üzerinden kurulan çözüm teknik olarak sınırlı bir müdahale: bir şadırvan. Fakat müdahalenin etkisi bulunduğu yerin anlamıyla genişler.

Çok basit bir proje ama çok anlamlı buluyorum.


Bu cümle sahadaki işlerin nasıl okunması gerektiğini gösterir. Çünkü bazı projeler rakamlarla değerlendirilir, bazıları dokunduğu yerle.

İkinci örnek ise Almatı’da Ahıska Türkleri için yapılan lise.

Ahıska Türkleri’nin hikâyesi yerinden edilme ve yeniden tutunma sürecidir. Stalin döneminde yaşanan sürgün, kuşaklar boyunca taşınan bir hafıza üretir. Bu yüzden inşa edilen bir okul, eğitim faaliyetinin ötesine geçer. Bir süreklilik hissi oluşturur. Bir yer duygusu kurar.

Kocaman’ın bu projeyi anlatırken verdiği detay, işin başka bir katmanını açığa çıkarıyor:

3 yılım şantiyede geçti.


Bu ifade, diplomasi ile sahadaki emek arasındaki ilişkiyi doğrudan ortaya koyar. Bir yapı ortaya çıkarken karar, takip, sabır ve yerinde bulunma iç içe ilerler.
Burada ortaya çıkan tablo şu şekilde okunabilir:

Sahada yapılan işler iki katmanlıdır. Üstte görünen fiziksel yapı yer alır; okul, şadırvan, proje… Altta ise bu yapının taşıdığı anlam bulunur. Kalıcı olan da çoğu zaman bu ikinci katmandır.

Bu katman görülmediğinde yapılan değerlendirmeler eksik kalır. Proje, teknik bir faaliyet gibi görünür. Oysa sahada kurulan her şey bir anlam üretir. Bu anlam bazen bir geleneğe bağlanır, bazen bir hafızaya, bazen de bir topluluğun geleceğe tutunma arzusuna.


Türk Devletleri Teşkilatı: Kurulan yapı mı, bekleyen potansiyel mi?

Türk dünyası başlığı açıldığında tartışma hızla iki uca kayıyor. Bir tarafta her gelişmeyi büyük bir bütünleşmenin işareti olarak okuyan bir dil, diğer tarafta bu alanı sembolik bir yakınlık çerçevesine yerleştiren bir yaklaşım.

Bu iki uç arasında kalan süreç daha zor görülüyor: yavaş ilerleyen, katman katman kurulan bir yapı.

Ömer Kocaman ile sohbetin bu kısmında konu doğrudan Türk Devletleri Teşkilatı’na geldi. 2009’da Nahçıvan’da atılan adımla ortaya çıkan bu yapı, son yıllarda daha görünür bir çizgiye taşındı. Zirveler, ortak kararlar, iş birlikleri…

Dışarıdan bakıldığında hareketli bir alan var. Bu hareketliliğin neye karşılık geldiği sorusu ise açık duruyor.

Kocaman çerçeveyi geniş bir yerden kuruyor:

Haritaya baktığınız zaman dünyanın kalpgâhında bulunan bir coğrafyadan bahsediyoruz.


Yaklaşık 170 milyonluk bir nüfus. Genç bir demografi. Enerji hatları, madenler, geçiş yolları… Bu veriler yan yana geldiğinde ortaya çıkan tablo geniş bir imkân alanı sunuyor.

Fakat bu tabloyu belirleyici kılan, kullanılan kavram:

Biz bir ekosistem oluşturduk.


Bu ifade, meselenin nasıl okunması gerektiğini gösteriyor. Ortaya çıkan şey tamamlanmış bir birlik görüntüsü sunmuyor. Parçalı bir yapıdan da söz edilmiyor. Kurulan bir zemin var.

Bu zeminin nasıl oluştuğunu anlamak için büyük projelere bakmak tek başına yeterli olmaz. Asıl değişim daha derinde ilerliyor.

Bakanlıklar arasında kurulan düzenli temaslar. Çalışma grupları. Sürekli tekrar eden toplantılar. Farklı alanlarda kurulan iş birlikleri…

Kocaman bu süreci şöyle anlatıyor:

Hemen hemen her ay bakanlar toplantısı yapıyoruz. Farklı alanlarda sürekli bir araya geliyoruz.


Bu temaslar zamanla alışkanlık üretir. Kurumlar birbirini tanır. Bürokratlar doğrudan iletişim kurar. Süreçler hızlanır. Resmî kanalların ötesine geçen bir ilişki ağı ortaya çıkar.

Bu noktada bir başka cümle dikkat çekiyor:

Artık kurumlarımız birbirini tanıyor, süreçler daha hızlı ilerliyor.


Bu ifade, uluslararası ilişkilerde çoğu zaman gözden kaçan bir katmana işaret eder. Kalıcı olan çoğu zaman imzalanan metinlerden önce kurulan ilişkidir.
Bu ilişkiler güçlendikçe, alınan kararların sahaya yansıma ihtimali artar.

Bu yüzden Türk Devletleri Teşkilatı’nı değerlendirirken ortaya çıkan tabloyu keskin başlıklarla sınırlamak zorlaşır. “Tamamlandı” ya da “henüz başlangıç aşamasında” gibi ifadeler bu süreci açıklamakta yetersiz kalır.

Burada ilerleyen şey bir inşa sürecidir.

Zamana yayılan, katman katman derinleşen ve ilerledikçe kalıcı hâle gelen bir süreç.

Bu sürecin sahadaki en görünür karşılıklarından biri ulaştırma hatlarında ortaya çıkıyor. Özellikle Orta Koridor meselesi bu bağlamda öne çıkıyor.

Son yıllarda yaşanan gelişmeler bu hattın önemini daha görünür kıldı. Özellikle Rusya-Ukrayna Savaşı sonrasında doğu ile batı arasındaki alternatif geçiş yolları yeniden gündeme geldi.

Kocaman bu değişimi şu şekilde ifade ediyor:

Orta Koridor’un değeri son gelişmelerle birlikte daha da arttı. Dünya bu hatta ihtiyaç duyuyor.


Burada konu bir ulaşım hattıyla sınırlı kalmaz.

Orta Koridor, Türk dünyasının kendi iç bağlantılarını güçlendirme arayışının bir parçası olarak okunur. Demiryolları, limanlar, karayolları… Bu başlıklar teknik görünür. Arka planda ise daha geniş bir yönelim bulunur.

Birbirine bağlanan şehirler kadar ticaret, güvenlik, hareketlilik ve zamanla oluşan karşılıklı bağımlılık da bu hattın içinde yer alır.

Bütün bu tablo bir araya getirildiğinde ortaya çıkan sonuç şu şekilde okunabilir:

Türk Devletleri Teşkilatı henüz son hâline ulaşmış bir yapı görünümü sunmaz. Dağınık bir potansiyel görüntüsü de taşımaz.

İkisi arasında, kurulmakta olan bir düzen var.

Ve bu düzenin yönü, kurulan ilişkilerin derinliğiyle belirlenecek.


Ortak anlatı meselesi: Medya, dil ve kamuoyu boşluğu

Birlik fikri kurumlar üzerinden ilerler. Fakat o fikrin toplumda karşılık bulması başka bir hat üzerinden kurulur: anlatı.

Türk dünyası söz konusu olduğunda bu alanda belirgin bir boşluk dikkat çekiyor. Devletler temas kuruyor, bakanlıklar düzenli olarak bir araya geliyor, ulaştırma ve ticaret hatları güçleniyor. Buna rağmen toplumlar arasında aynı yoğunlukta bir temas görülmüyor.

Bu farkın en net hissedildiği alan medya.

Soruyu doğrudan bu çerçevede yönelttim:

Ortak bir haber dili kurulabilir mi?

Türk dünyası kendi kamuoyunu oluşturabilir mi?

Kocaman bu alandaki mevcut durumu şu şekilde anlatıyor:

Dezenformasyonla mücadele konusunda ülkelerimiz arasında ciddi bir iş birliği var. Türkiye’nin tecrübesi diğer ülkelere aktarılıyor.


Bu ifade, teknik düzeyde bir koordinasyona işaret ediyor. Fakat mesele bununla sınırlı kalmıyor. Çünkü medya, bilgi aktarımının yanı sıra bir anlam kurma biçimidir.

Kocaman’ın bir başka vurgusu bu alanın henüz tamamlanmamış olduğuna işaret ediyor:

Ortak televizyon fikri zaman zaman gündeme geliyor. Şu an için ertelenmiş bir konu diyebiliriz.


Bu cümle, aslında daha geniş bir sorunun kapısını aralıyor. Ortak medya yapıları kurulmadan, ortak bir dil gelişmeden, farklı toplumların birbirini doğrudan tanıması zorlaşıyor.

Bugün Türk dünyasının farklı noktalarında yaşayan gençler, birbirleriyle temas kurarken çoğu zaman doğrudan bir içerik akışıyla karşılaşmıyor. Bir Kazak gencin gündemi ile bir Türk gencin gündemi arasında belirgin bir mesafe var. Aynı durum Azerbaycan, Kırgızistan ya da Özbekistan için de geçerli.

Bu mesafe teknik bir eksiklikten çok anlatı boşluğuna işaret ediyor.

Kocaman bu durumu daha temkinli bir çerçevede ele alıyor:

Ülkelerimizin kendi medya yapıları güçlü. Bu yapılar arasında içerik paylaşımı giderek artıyor.


Bu artış önemli. Fakat bir eşik daha var. İçerik paylaşımının ötesine geçen, ortak bir bakış açısı üreten bir dil.

Çünkü birlik fikri, toplum tarafından hissedilmediği sürece kurumsal düzeyde sınırlı kalır. Zirvelerde alınan kararlar, kamuoyunda karşılık bulmadığında kalıcılığı zayıflar.

Burada ortaya çıkan tablo şu şekilde okunabilir:

Türk dünyasında ekonomik ve kurumsal temas güçleniyor. Ulaştırma hatları genişliyor. Ticaret hacmi artıyor. Kurumlar birbirine yaklaşıyor.

Fakat anlatı düzeyi bu gelişmelerin gerisinde ilerliyor.

Bu fark kapanmadıkça ortaya çıkan yapı eksik bir görüntü sunar. Çünkü ortak bir gelecek fikri, ortak bir hikâye ile taşınır.

Bu hikâye kurulmadan, birlik duygusu geniş kitlelere ulaşmaz.

Ve o duygu oluşmadan, kurulan yapı derinlik kazanmakta zorlanır.


Kerkük meselesi: Duygu ile gerçeklik arasındaki çizgi

Ortak anlatı meselesi konuşulurken fark edilen boşluk, ister istemez başka bir başlığa kapı aralıyor: duygunun hızlandığı, gerçekliğin ise daha ağır ilerlediği alanlar.

Kerkük tam bu kesişim noktasında duruyor.

Sohbet bu noktaya geldiğinde mesele artık teknik bir başlık olmaktan çıkmıştı. Türk dünyası fikrinin sahada nasıl bir karşılık bulduğu, hangi noktalarda güçlendiği, hangi noktalarda sınırla karşılaştığı konuşuluyordu. Bu yüzden Kerkük’te yaşanan son gelişmeyi özellikle açtım.

Bir Türkmen valinin göreve gelmesi Türkiye’de güçlü bir karşılık buldu. Bu karşılığı anlamak zor değil. Kerkük, tarihsel bağın en yoğun hissedildiği şehirlerden biri. Adı geçtiğinde ortaya çıkan duygu, herhangi bir şehirle kurulan ilişkiden farklı bir yerde durur.

Tam da bu yüzden soruyu doğrudan ve biraz da o heyecanın içinden sordum:

Türk dünyası açısından bu gelişme nasıl okunmalıydı?

Bu durum kalıcı bir güç değişiminin işareti olabilir miydi?

Kocaman’ın cevabı bu heyecanı daha geniş bir çerçeveye yerleştirdi:

Dünyanın farklı yerlerinde soydaşlarımız var. Bulundukları ülkelerde güçlü olmaları, o toplumların bir parçası hâline gelmeleri bizim için önemli.


Bu ifade, Kerkük’te yaşanan gelişmeyi tekil bir olay olmaktan çıkarıp daha uzun bir sürecin içine yerleştiriyor. Mesele bir makamdan fazlasını içeriyor. Bulunduğu yerde kök salan, o yapının içinde güç kazanan bir varlık.

Sorunun ikinci kısmı daha da keskinleşti. Türk dünyasının bu tür alanlarda nasıl bir rol oynayabileceğini, bu etkinin ne ölçüde genişleyebileceğini sordum. Çünkü sahada dolaşan dil giderek büyüyordu. “Kerkük kazanıldı” gibi ifadeler, gerçekliğin önüne geçmeye başlamıştı.

Kocaman burada daha net bir sınır çizdi:

Türk Devletleri Teşkilatı egemen devletlerden oluşan bir yapı. Bu çerçevede hareket ediyor.


Bu cümle, duygusal beklenti ile kurumsal yapı arasındaki mesafeyi açık biçimde ortaya koyuyor. Türk dünyası fikri güçlü bir aidiyet üretir. Fakat bu aidiyetin siyasi karşılığı belirli sınırlar içinde şekillenir.

Bu noktada ortaya çıkan tabloyu iki katman üzerinden okumak gerekir.

İlk katmanda tarihsel bağ var. Kerkük, Türkiye için Irak’taki herhangi bir şehir değildir. Türkmen varlığı bu bağın canlı unsurudur. Bu bağın toplumda güçlü bir karşılık üretmesi şaşırtıcı değildir.

İkinci katmanda ise mevcut düzen yer alır. Devletler arası ilişkiler, uluslararası hukuk, bölgesel dengeler… Bu alan farklı kurallarla ilerler.

Bu iki katman üst üste geldiğinde ortaya bir gerilim çıkar. Duygu hızlı hareket eder. Gerçeklik daha temkinli ilerler.

Kocaman’ın yaklaşımı bu gerilimi dengede tutan bir çerçeve sunuyor. Sahada oluşan her gelişmenin, daha geniş bir sürecin parçası olarak okunması gerektiğine işaret ediyor.

Kerkük’te yaşanan durum bu yüzden bir sonuçtan çok bir işaret olarak değerlendirilebilir. Bir yön gösterir. Fakat o yönün nereye varacağı zamanla netleşir.

Bu tür başlıklarda acele hüküm vermek yerine süreci izlemek daha sağlıklı bir okuma üretir.

Çünkü sahada kurulan denge, tek bir gelişmeyle değil; birikimle şekillenir.


Devletsiz Türk toplulukları: Sessiz ama kritik hat

Kerkük üzerine konuşurken açılan çerçeve, ister istemez daha geniş bir alana taşınıyor. Bir şehir üzerinden kurulan bağ, farklı coğrafyalarda yaşayan benzer toplulukları hatırlatıyor. Kırım, Gagauzya, Yakutistan, Çuvaşistan… Haritada dağınık duran bu noktalar, hafıza düzeyinde birbirine temas eden bir hat oluşturuyor.

Sohbet bu noktaya geldiğinde soru biraz daha genişledi. Kerkük üzerinden açılan başlığı büyüterek sordum:

Devlet yapısı içinde yer almayan, farklı ülkelerin sınırları içinde yaşayan Türk toplulukları için nasıl bir perspektif var?

Bu alan Türk dünyası açısından nasıl okunuyor?

Kocaman’ın cevabı, konunun hassasiyetini doğrudan yansıtan bir çerçeveyle geldi:

Türk Devletleri Teşkilatı egemen devletlerden oluşan bir yapı. Bu çerçevede sorumluluk alanımız belirlenmiş durumda.


Bu cümle, başlığın sınırını net biçimde çiziyor. Çünkü burada mesele tek başına aidiyet ya da tarihsel bağ değil elbette.  Uluslararası sistemin kuralları, devletlerin egemenlik alanları ve bölgesel dengeler doğrudan devreye giriyor.

Fakat bu sınır, konunun tamamen dışarıda kaldığı anlamına gelmiyor.

Kocaman’ın bir başka vurgusu, bu toplulukların bulundukları ülkelerde güç kazanmasının önemine işaret ediyor:

Soydaşlarımızın bulundukları ülkelerde güçlü, etkili ve saygın bir konuma gelmesini önemsiyoruz.


Bu yaklaşım, doğrudan müdahale yerine yerinde güçlenme fikrini öne çıkarıyor. Yani merkezden yönetilen bir yapıdan ziyade, bulunduğu yerde kök salan bir varlık.

Bu nokta, Türk dünyası tartışmalarında çoğu zaman gözden kaçıyor. Çünkü duygusal bağ güçlü olduğunda beklenti de büyüyor. Fakat sahada ilerleyen süreç, daha temkinli bir çizgide hareket ediyor.

Burada ortaya çıkan tabloyu anlamak için bir dengeyi görmek gerekiyor.

Bir tarafta tarihsel bağ var. Dil, kültür, ortak geçmiş… Bu bağ, farklı coğrafyalarda yaşayan toplulukları birbirine yakın tutar. Bu yakınlık, doğal olarak bir sahiplenme duygusu üretir.

Diğer tarafta ise mevcut düzen yer alır. Her topluluk, bulunduğu ülkenin siyasi yapısı içinde varlık gösterir. Bu yapı, dışarıdan kurulacak doğrudan bir müdahaleye kapalıdır.

Bu iki katman üst üste geldiğinde ortaya hassas bir alan çıkar.

Bu alan, yüksek sesle konuşulan başlıklardan çok daha sessiz ilerler.

Kocaman’ın yaklaşımı bu sessizliği koruyan bir çerçeve sunuyor. Geniş iddialar yerine, uzun vadeli bir yerleşme fikrine işaret ediyor.

Bu süreçler zaman alır. Bulunduğu yerde güçlenen bir yapı daha kalıcı olur.


Bu cümle, meselenin yönünü açık biçimde gösteriyor. Hızlı sonuçlar üreten bir modelden ziyade, zaman içinde derinleşen bir hat.

Bu yüzden devletsiz Türk toplulukları başlığı, Türk dünyasının en kritik fakat en az görünür alanlarından biri olarak duruyor. Gürültülü tartışmaların dışında, daha dikkatli bir dil ve daha uzun vadeli bir bakış gerektiriyor.

Çünkü burada atılan her adım, bulunduğu coğrafyanın dengeleriyle doğrudan temas eder.

Ve bu temas, yanlış kurulduğunda geri dönüşü zor sonuçlar doğurur.


Gücün yönü, yönün sorumluluğu

Sohbetin sonuna gelindiğinde mesele tekrar geniş bir çerçeveye açıldı. Bölge, ittifaklar, dinî hatlar, yeni arayışlar… Son dönemde sıkça kurulan o büyük sorular.

Bu soruların içinden birini özellikle sordum. Türk dünyasının başka güç merkezleriyle kurabileceği ilişkiler, olası yakınlaşmalar, dışarıdan gelebilecek yeni hatlar…

Kocaman’ın cevabı kısa, net ve tartışmayı doğrudan kesen bir yerden geldi:

Türk Devletleri ne kadar güçlüyse, Türk Dünyası da o kadar güçlüdür.


Bu cümle, bütün sohbet boyunca kurulan çerçevenin özünü taşıyor.

Çünkü konuşulan her başlık —Afrika’daki temas, Orta Asya’daki hafıza, Türk Devletleri Teşkilatı’nın kurduğu yapı, Orta Koridor, Kerkük, devletsiz topluluklar— dönüp dolaşıp aynı yere bağlanıyor: merkezdeki kapasite.

Birlik fikri güçlü bir çağrı üretir. Tarihsel bağ, bu çağrıyı derinleştirir. Coğrafya, bu bağı genişletir. Fakat bunların hiçbirinin sahada karşılık bulabilmesi için bir zemin gerekir.

O zemin güçtür.

Ekonomi, eğitim, teknoloji, kurumlar… Bunlar olmadan kurulan her ilişki sınırlı kalır. Kurulan her bağ kırılgan olur. Söylenen her söz bir süre sonra etkisini yitirir.

Bu yüzden dışarıda kurulan her temas, içeride oluşan kapasiteyle doğrudan bağlantılıdır.

Sohbet boyunca çizilen tablo bu gerçeği farklı başlıklar üzerinden tekrar etti. Afrika’da karşılaşılan algı, Orta Asya’da yapılan küçük müdahalelerin büyük anlam üretmesi, kurumlar arasında kurulan ekosistem, ulaştırma hatları, medya boşluğu, Kerkük’te ortaya çıkan duygusal dalga, devletsiz toplulukların sessiz hattı…

Bütün bu parçalar bir araya geldiğinde ortaya çıkan şey, tamamlanmış bir hikâye değil.

Devam eden bir inşa.

Bu inşa, hızla sonuç veren bir süreç gibi ilerlemiyor. Katman katman oluşuyor. Görünür olanla sınırlı kalmıyor. Çoğu zaman en önemli kısmı görünmeyen yerde kuruluyor.

Bir çocuğun eline aldığı kitapla başlayan bir merak, yıllar sonra farklı coğrafyalarda kurulan temaslara dönüşüyor. O temaslar kurumlara bağlanıyor. Kurumlar bir ilişki ağı kuruyor. O ağ zamanla bir yön oluşturuyor.

Ve o yön, bugünün dünyasında kendine bir yer açmaya çalışıyor.

Bu hikâyeyi anlamak için büyük cümlelere ihtiyaç yok. Daha çok, o cümlelerin altını dolduran süreci görmek gerekiyor.

Çünkü Türk dünyası dediğimiz alan, ne geçmişin bir hatırası ne de geleceğin hazır bir projesi.

Arada bir yerde duruyor.

Kuruluyor.

Derinleşiyor.

Ve yönünü, en çok da onu taşıyanların kurduğu kapasite belirliyor.

Sonuçta mesele şuraya geliyor:

Bağ kurmak mümkün.

Hafıza güçlü.

Zemin hazır.

Yön ise tek bir şeye bağlı:

O gücü neyin üzerine kurduğuna.

 

 

*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU