Hamnet filmi: Acının felsefesi ve yasın dönüştürdüğü insan

Prof. Dr. Mustafa Çevik Independent Türkçe için yazdı

Hamnet filminden bir sahne

Bazı filmler izlenmez; insanın içine yerleşir. Bitince de sona ermezler. Günlerce zihnin karanlık bir yerinde yaşamaya devam ederler.

Çünkü onlar bir hikâye anlatmaz; insanın kendisinden kaçmak için ördüğü duvarları sessizce çözerler.

Hamnet tam da böyle bir film.
 

 

İlk bakışta bu, Shakespeare’in ölen oğlunun hikâyesi gibi görünür. Ama biraz dikkatle bakıldığında filmin asıl meselesinin ölüm olmadığı anlaşılır.

Çünkü insan ölüm fikrine sandığı kadar yabancı değildir. Hepimiz öleceğimizi biliriz.

Asıl yabancı olduğumuz şey, kaybın insanın içindeki dünyayı nasıl çökerttiğidir.

Bir insan öldüğünde yalnızca bir beden toprağa gitmez. Onunla birlikte ihtimaller ölür.

Gelecek ölür. Alışkanlıklar ölür. Bir ses ölür. Bir bakış ölür.

Ve bazen insan, kaybettiği kişiden çok, onun yanında olan kendisini kaybeder.

Hamnet işte tam olarak bunu anlatıyor:

Bir çocuğun ölümünü değil, ölümden sonra parçalanan benliği.
 

 

Modern dünya yas hakkında çok konuşuyor.

Psikoloji kitapları yas evreleri anlatıyor.

Terapiler, baş etme mekanizmaları öneriyor.

İnsanlara "devam etmesi" gerektiği söyleniyor.

Ama kimse şu soruyu sormuyor:

Bir insan gerçekten nasıl devam eder?

Çünkü bazı kayıplar yalnızca duygusal değildir; insanın dünya ile kurduğu anlam ilişkisini parçalar.

Ve insan öyle durumlarda, hiçbir bilimin açıklayamadığı o eşiğe gelir:

"Neden yaşamalıyım?"

"Bu acıyla nasıl bir insan olacağım?"

"Bu kayıptan sonra aynı kişi kalacak mıyım?"
 

 

Film boyunca hissedilen ağır sessizlik, bu cevapsızlığın içinden bize sesleniyor.

Çünkü bazı acılar çözülmez. Bazı kayıplar "atlatılmaz."

İnsan yalnızca onlarla yaşamayı öğrenir. Hatta çoğu zaman öğrenemez; sadece taşır.

Bu yüzden filmdeki yas, duygusal bir durum değil; ontolojik bir kırılmadır.

Martin Heidegger insanın "ölüme doğru varlık" olduğunu söylerken aslında şunu ima ediyordu:

Ölüm, hayatın sonunda duran bir olay değildir. Ölüm, hayatın tamamını biçimlendiren görünmez ufuktur.

İnsan ancak ölümlü olduğunu gerçekten hissettiğinde yaşamaya başlar.

Belki de bazı insanlar terapi odalarından iyileşmeden değil, cevaplanmamış sorularla çıkar.

Çünkü kimi acılar yalnızca ruh hâlini değil, insanın varoluş anlayışını da parçalar.

Hamnet tam da bu hissin filmi.

Çünkü filmdeki gibi bazı ölümler yalnızca bir kişiyi öldürmez; o evin içindeki zamanı da öldürür.

Her şey aynı görünür ama hiçbir şey artık aynı değildir.

İşte yasın en ürkütücü tarafı budur:

Dünya döner ama yaşam durur. 

Bir fincan aynı fincandır ama artık başka bir boşluğu taşır.

Bir oda aynı odadır ama artık eksiktir.

Bir anne aynı anne değildir.
 

 

Filmdeki Agnes karakteri bu yüzden yalnızca çocuğunu kaybetmiş bir kadın değildir.

O, kendi benliğinin parçalanışına tanıklık eden bir insandır.

Jessie Buckley’nin performansını büyük yapan şey de budur.

Acıyı dramatize etmiyor; onu bedenleştiriyor.

Sanki yas, ruhundan çok kaslarına yerleşmiş gibi oynuyor.

Çünkü bazı acılar düşünülmez; bedende yaşanır.

Modern insanın en büyük yanılgılarından biri, hayatı akılla yönetebildiğini sanmasıdır.

Oysa ölüm, hastalık, ayrılık ve kayıp insanın zihinsel düzenini paramparça eder.

Filmde salgının eve yaklaşmasıyla birlikte herkesin kontrol yanılsaması da çökmeye başlar.

Epictetus’un o meşhur ayrımını hatırlıyoruz: 

Kontrol edebildiklerimiz ve edemediklerimiz.

Film bu farkındalığa çağırıyor bizi.

Ama insanın trajedisi işte burada başlar.

Çünkü insan kontrol edemediği şeyler üzerine hayat kurar:

Sevdikleri üzerine…

Bedeni üzerine…

Zaman üzerine…

Yarın üzerine…

Sonra bir gün hayat gelir ve şunu söyler:

Hiçbiri sana ait değildi.
 

 

İşte varoluşsal kriz dediğimiz şey, çoğu zaman insanın ilk kez bunu fark etmesidir.

Bu nedenle Hamnet yalnızca yas filmi değildir; insanın kırılganlığı üzerine yazılmış sessiz bir felsefe metnidir.

Filmin en sarsıcı yönlerinden biri de dilin yetersizliğini göstermesi.

Karakterler konuşuyor ama birbirlerine ulaşamıyorlar. Çünkü bazı acılar dile çevrilemez. Dile gelmez.

İnsan bazen hissettiği şeyi anlatacak kelime bulamaz; bazen de kelime bulursa acının gerçekliğinin azalacağından korkar.

Ludwig Wittgenstein’ın o meşhur cümlesini hatırlayalım: 

Üzerine konuşamayacağımız şeyler hakkında susmak gerek.


Ama film başka bir ihtimali daha gösteriyor:

Belki insan bazen sustuğu için çürür.

Çünkü ifade edilmeyen acı kaybolmaz.

Yalnızca biçim değiştirir. Bedene yerleşir.

İlişkilere sızar. Sessiz öfkelere dönüşür.

İnsanlardan uzaklaştırır.

Ve sonunda insan kendi içine kapanmış bir yabancıya dönüşebilir. 

Belki de bu yüzden bazı insanlar yalnızca rahatlamak istemez.

Anlamak ister. Çünkü insan bazen acıyı azaltmaya değil, onunla nasıl yaşayacağını kavramaya ihtiyaç duyar.

Bugün modern insanın yaşadığı büyük yalnızlığın altında biraz da bu vardır.

İnsanlar konuşuyor ama hakikatlerini söylemiyorlar.

Birbirlerine yakınlar ama birbirlerine değmiyorlar.

Yas bile performansa dönüşüyor artık.

Sosyal medya çağında insanlar acıyı yaşamaktan çok, göstermeyi öğreniyor.

Hamnet ise tam tersine insanı sessizliğin içine bırakıyor.

Kaçacak müzikler, hızlandırılmış dramatik sahneler ya da kolay teselliler sunmuyor.

Çünkü hayat da sunmuyor.

Belki filmin en güçlü tarafı burada:

Acıyı romantikleştirmemesi.

Çünkü acı insanı otomatik olarak olgunlaştırmaz.

Bazen insanı daha kırılgan, daha öfkeli, daha sessiz yapar.

Ama bazen de insan tam kırıldığı yerden başka bir bilince doğar.
film burada yeniden Shakespeare’e bağlanıyor.

Hamnet’in ölümünden sonra doğan Hamlet, yalnızca bir tiyatro oyunu değildir artık.

O, acının dile dönüşmesidir. İnsan kaybettiği şeyi geri getiremez ama onu anlamın içine yerleştirmeye çalışır.

Belki sanatın en eski işlevi de budur:

Kaybı tamamen yok olmaktan kurtarmak.

Bir ağıtla…

Bir şiirle…

Bir hikâyeyle…

Ya da bir trajediyle.

Bu yüzden Hamnet izleyiciye şu rahatsız edici soruyu bırakıyor:

İnsan gerçekten neden sanat üretir?

Kendini ifade etmek için mi?

Yoksa kaybettiklerini mezarsız bırakmamak için mi?

Film bittikten sonra insanın içinde kalan şey üzüntü değil aslında.

Daha ağır bir duygu: Fanilik.

Bir gün herkesin kaybolacağı gerçeği.

Ama belki de tam bu yüzdendir hayatın hâlâ anlamlı olması.

Çünkü insan sonsuz olduğu için değil, sonlu olduğu için sever.

Ve belki yas dediğimiz şey de sevginin ölümden sonra bile dünyada kalmaya devam eden biçimidir.

Bazı yaralar kapanmaz. İnsan yalnızca o yarayla başka biri hâline gelir.

Çünkü bazı acılar geçmez; insanın dünya ile ilişkisini değiştirir sadece.

 

 

*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU